​ Fotografını çekemediğin sana ıstırap kalan konular vardır!.. / Fotoğraf / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

01 Aralık '11

 
Kategori
Fotoğraf
 

Fotografını çekemediğin sana ıstırap kalan konular vardır!..

YAZI DİZİSİ: 08

Türk insanı – Türk’ün san’at anlayışı – Türk fotograf tarihçesine özet bakış –  Türk’ün Dünya ülkeleri önünde medeniyet katına çıkamama sebepleri – San’at dünyasında acı rekabetin vurduğu piyasa ve iş adamları – Adı rekabet olan, aslı rezaleti aşamayan işler sonunda, bugün Türkiye’nin vardığı olumsuz  neticeler.

Biz bu arada kendilerine bir terbiyesizlik olmasın diye, Fatih Belediyesi Başkanı Sayın Mustafa Demir Beyin resmî e-posta adresine bilgi sunduk. Sonraki yazılar için de bilgi sunmaya devam edeceğiz. Müze broşürü sebebi ile ilgilisi olduğunu zannettiğimiz (Ayrıntılı bilgi, röportaj ve görsel malzeme talepleriniz için:Aylin Gözen a.gozen@hotmail.com ) tasrihli, kişi vee-posta adresine de e-posta ile bilgi sunduk. Fotograf Müzesi’ndeki ilgiliye de bu konuda bilgi verdik. Henüz hiç kimseden cevap almış değiliz. Ancak ve elbet cevap alacağımız kanaatine sahibiz. Hazır görsel malzemeden söz etmişken, ilâvede yarar görüyorum ki; bu kadar görsel iş yapan değerli insanlar ve de Bir  Fotograf Müzesi için hazırlanmış olan, bilumum görsel belgenin, A’dan Z’ye kadar hepsinin, üzerinde özel çalışılsa bile, bu denli berbat hazırlanması, ancak bu işi kotaran kişi ve/veya kişilere ait olmakla; herhalde kişi ve/veya kişiler hakkında, herkes için bir ön bilgi de oluşturmuştur. Adeta aşerilerek beklenen böyle bir nimete, atılması gerekli olan mücellâ, müzeyyen, mutantan ve muazzam ilk kepçe, bu ayarda ve böylesi bir nakıs altı Bir vasatta ise; Allah ardından gelecek nimetten herkesi korusun. Zîra, bundan Bir adım ilerisi, sadece göze değil; tüm sindirim sistemi ve bağırsaklara bile zarar verir. Akıllı Bir Belediye Başkanı sayesinde ve Onun himmetleri ile Bir Fotograf Müzesinin açılışına sebep teşkil ediyorsun. Ancak, o konudaki tüm basılı malzemeyi, adeta çöpe atılsın diye, çiziktirme aklından uzak duramıyor ve meslektaşlarına karşı, bu kusurdan dolayı, bir sakınca da görmüyorsun! Tabiî her marifet, hem sahibini tarif eder,hem de sahibine yaraşır. Hatta bu marifet bir adet halinde, zaman içinde sahibine de yapışır. Ve sonra da O sahip yapış yapış bir hâlde alkışlanır.  O alkışın esasen alkış olmadığını da, bir tek kendisi anlamaz.

Önceden işaret etmiştim. Gültekin Çizgen’in Babası ile Babam çok yakın arkadaştılar. Benim kızım ile Gültekin’in kızı da, can ciğer arkadaşlar. Biz ise; Göztepe Rıdvan Paşa sokaktan karşı komşu olduğumuz hâlde, çocukluk arkadaşı değiliz. Yanlış okumuş değilsiniz. Anadan doğma tanışız ama arkadaş değiliz. Bilindiği üzre: Arkadaş olmak için, önce ahlâkdaş olmak esastır. O da yetmez. Fikirdaş olmak da gerekmektedir. Daha sonra da paydaş olmak lâzımdır. Bütün bunlar varsa, rakip olmanızı asla engellemez. Hatta ülke için, insanlar için yararlı da olur. Biz fotograf konusunun “fotograf” isminde paydaş ama şekli dahil, san’at yaklaşımı dahil hen fotograf konusunda hem de diğerlerinin tümünde zıttaştık. Zannımca öyle de devam ettik. Öyle de devam edeceğiz. Buna rağmen çocuk yaşlarımda, darda kaldığım bir iki sefer, çektiğim filmleri Gültekin banyo etmişti. Onun bir merdiven altı karanlık odası, bir de kendi imalâtı olduğunu söylediği, yanılmıyorsam konserve kutusundan yapılmış Bir agrandizörü vardı. O konularda girişken ve başarılı bir çocuk da sayılırdı. Ben o tarihlerde karanlık oda konusunda sıfır bilgiye sahiptim. Tüm karanlık oda bilgisinin, en fazla bir tam günde öğrenilecek, basit Bir bilgi olduğunu bilseydim, o işi çoktan yalar yutardım ama, cehalet işte. Gültekin’in O zaman da banyo ettiği filmlerimde, özensiz olduğu gözüme çarptığı için, daha fazla film vermedim. Oysa, banyo giderlerine de yardımcı olmak sureti ile bu servisi rahatlıkla kendisinden reca edebilirdim. Sonra biz oradaki evimizden diğer evimize taşınınca, Melike Demirağa’nın babası Turgut Demirağa’ya ait olan, o tarihlerin meşhur lüksü sayılan bahçe sinemalarından, Göztepe And  Sinemasında karşılaşmalarımız haricinde, Gültekin’i de sık sık göremez oldum. Ben iç mimarî ile uğraşırken, Onun da fotografçı olarak bir imza taşımaya başladığını duyduğum her zaman, tabiî onun adına hep sevindim.

Bu arada Gültekin’in babası Abdullah (Çizgen) Amca, Topkapı Sarayı’nın en değerli restoratör ressamlarındandı. Gültekin’in annesinden ayrıldıktan sonra, tiyatro  oyuncusu olan Tûluğ Çizgen’in annesi ile evlenmiş, memur maaşı ile kavrulup giden çok namuslu, derviş mizaç, hoş sohbet bir İstanbul Beyefendisiydi. Bu özelliğinin yanı sıra, gerçekten gününün mükemmel ressamlarından biriydi. Ve neredeyse yaptığı her resmini, Peder Bey boyası kurumadan satın alırdı. Bir yanda Gültekin’e büyük bir kadraj bilgisi sağlayan bu avantajlı ortam, diğer tarafta Abdullah Amcaya, istikbâl için pek fazla Bir imkân sağlayamadı. Yaptığı bütün resimleri, neredeyse bizde olduğu için, tanınmasına ve meşhur olmasına imkân olamadı. Pederin iyi niyeti yüzünden hasıl olmuş olan bu abes işin, ben farkına vardığım zaman, artık çok geç olmuştu. Ama artık yapılabilecek bir şey de yoktu. Nitekim, bu konuyu bir ara kendisi ile de konuşmadım değil. Yıllar sonra Bir gün, hiç adeti olmadığı halde, çat kapı bana gelmişti. Ben ardından Peder Beyin de geleceğini zannederken, “-Haydar bakınma baban yok. Ben seni ziyarete geldim.” dedi. Ben de sohbet esnasında, bu konuyu açtım. Tebessüm etti ve biraz düşündü. Sonra o günlerin zor günler olduğunu ve her ne olduysa, iyi olmuş olduğunu söyleyerek konuyu kapattı. Ve bana “- Sen şimdi geçmişi bırak da geleceğe bak. Senden bir recam var. Kurbağalı dere köprüsünün, Yoğurtçu park tarafındaki ayağından, Fenerbahçe fenerine doğru, bahar sonu yaz başında, bana birkaç poz fotograf çeker misin?” dedi. Bana tuhaf gelen bu istek üzerine, ben de çok doğal olarak, “-Aman Abdullah Amca Gültekin varken, bize halt etmek düşer. Benim ne haddime, Size fotograf çekmek?!.” dedim. Keşke demez olaydım. O sakin, derviş ve beyefendi adam, bir anda adeta çıldırdı. Tekrar sakin olduğu sürece kadar, bir baba ağzından evlâdı için, duymuş olduklarımı hiç duymak istemezdim. Baltayı öyle berbat bir taşa vurmuştum ki; ne taş, ne balta, ne sap, ne de saman ve de zamanla mekân adeta kalmamıştı... Biraz sakinleşip bir çay içtikten sonra da gitti. Ne hazindir ki; benim için ne büyük ve ne ödenemez bir borçtur ki; O büyük insana, O büyük san’atkâra, istediği fotografı yetiştiremeden, yurt dışında bulunduğum Bir dönemde, Rahmet-i Rahmana kavuştuğunu Peder Beyden öğrendim. Her ne zaman o köprüden geçsem, halâ içim sızlar, zaman kavuşmadığı için çekemediğim ve Abdullah Amcaya borçlu kaldığım o fotograf, meslek hayatımın en affedilmez tek borcudur bence. Cenab-ı Hakk makamını Cennet, Kabrini pür nur eylesin.

Peder de durmadan fotograf çekerdi ama, zannımca Valide ile Pederin niyeti, ikisi de müzik insanı oldukları için, herhalde beni müzisyen yapmaktı. O konuda çok başarılı da oldular tabii. Ancak ben, emeklemeye başladığım ilk gün, önce prize parmağımı soktum. Sonra annemin fotograf makinesine el attım, derken pederin daktilo makinesine musallat oldum. Sonra da dumdumlu Rus Negant’ına saldırdım. Adam olmayacak çocuk, amelinden belli olur. Bilmem bu güne kadar, hele çocukluğumda, beni kaç kez elektrik çarptı? O tabanca, fotograf makinesi, daktilo her nereye saklandıysa, bilmem kaç kez ve her seferinde onları bulup ortaya çıkarttım. Bu rezilliklerin sonunda da, bir mühendis kadar elektrikten, bir kavboy kadar silâhtan anlar oldum. Fotograf ve daktilo konusu ile ilgili de elhamdülillah hayatımı kazanabilecek işlere imzalar atabildim. Bu arada tabiî silâh taşıdığımı kimse görmedi. Ama silâh kullanırken, her silâhın menzili içinde sigarayı vurduğumu çok insan gördü. Fotograf makinesi taşıdığımı da, neredeyse kimse görmedi. Ama hiçbir müşterimin hiçbir işimden şikâyeti olmadı. Elektrik ile kendi kendime çok eğlendim. Neticelerini dostlarım gördü ama benimle birlikte olan kişiler, bu stüdyodaki elektrik anahtarlarının ne işe yaradığını, hangi lâmba ya da prize elektrik taşıdığını bir türlü ezberleyemedi. Dün yine elektrik çarptı ama halâ ölmedim. Müzik, bir zamanlar iyi icra ettiğim ama şimdi hatıraları süsleyen amatör bir tutku olarak kaldı. İç mimarlığı ve heykeltıraşlığı da neredeyse hiç yapamadım. OnBeş kitap yazdım, ama hiç birini halâ bastıramadım. Zannımca bu ülkede fuzuli ile uğraşmaktan, doğru düzgün işlere ayırabilecek bir vaktim de olmadı. Şu yazdığım içimi aşırı acıtan aşırı sızlatan yazı da, aslında fuzulî ile iştigâl. Ama artık ve ardımızdan gelecek olan nesiller, millet ve tüm milletlerin menfaatleri için, bunu yapmam da vacip oldu. Ben bu meslektaşlarımın bazılarına 1940’lı yıllardan beri dayandım. Şimdi de biraz Onlar bana dayansınlar bakalım.

İlk başta, benim bu elektrik, daktilo, tabanca ve fotograf makinesi ile ilgim, kimseyi ilgilenmiyordu. Hatta elektrik konusunda herkes tedirgindi. Silâh kullanmasını çocuk yaşta çok iyi ve çok çabuk öğrenmiştim. Ancak belli bir süre sonra, annem fotograf makinesini, babam da daktiloyu  bana verince, yangın bacayı sarmıştı. Ve her Pazar bizim köşkte toplananlar arasında, yanından fotograf makinesini ayırmayan, nam-ı diğer Deli Hüseyin (Amca) benim bu durumuma vaziyet etti. Hatta bu işi kendine vazife etti. Ve her Pazar öğlen yemeğinden sonra, belli bir süre bıkmadan üşenmeden benimle ilgilendi. O tarihte henüz okula bile gitmiyordum ama verdiği dersleri de kusursuz hallediyordum. Bu alış veriş 1970 yılında O Seksen Doksan yaşları civarında ölene kadar devam etti. Tabiî ben 1.Nisan.1960 yılında profesyonelliğe ilk adımı attıktan, fotograftan ilk paramı kazandıktan sonra, boynuz kulağı geçmişti ama O halâ aynı makine ile mükemmel neticeler alıyordu. Ve tabiî bir tarafta da teknoloji de alıp başını gidiyordu. Onun Dünyası rahatsız olmasın diye, Ona hiçbir zaman, Hasselblad gibi son teknoloji ürünü makinelerimi göstermedim. Ve fakat teknolojinin dışında, fotografın ruhu ile ilgili olarak, Onunla çok uzun tartışmalarda bulundum. Atatürk ile aynı yıllarda doğduğunu zannettiğim, çok genç yaşta fotografa merak saldığını bildiğim için, elinde Osmanlı’dan Türk’e müthiş bir arşiv vardı. Ben tabiî Binlerce İstanbul fotografı görmüşümdür. Ancak, O lezzette İstanbul ve bazı Türkiye fotograflarını, ben hiç kimsede, hiçbir arşivde görmedim. Muhtevasında ney çalınan, batı lodos esen, mevlit okunan, helvanın kavrulma kokusu bulunan, ninni söylenen, aşık olunan, aruz bulunan, avaz avaz çaresizlik haykıran, Onun çektiği gibi fotografları, hiç görmemişimdir. Ne yazıktır ki; gördüğüm tüm İstanbul ya da başka yer fotografları çoğunlukla informatif fotograflardır. Türk’ün o hiç tanınmayan fotografçısı ile 1970 yazında Kanlıca’daki o asır dide çınarın altında, uzun uzun görüşmüştüm. Esasen anneannemin arkadaşı olmasına rağmen, hiç kimse nerede oturduğunu bilmiyordu. Ben de hiç sormamıştım. Nasıl olsa her Pazar bize geliyordu. Zannımca evinde kimsenin görmesini istemediği, çaresiz bir hastası vardı. Onunla görüştükten hemen sonra, Avrupa’ya gitmiş, döndükten sonra da Onu bir daha görememiştim. Oysa, arşivini bana bırakmak niyetindeydi. Ve o arşiv bugün sözü edilen Fotograf Müzesi için, insanımız için, insanlık için, ve fotografın ne olduğu konusunda, daha çok yol alması gerekenler için, mutlaka servet değerinde bir san’at hazinesi olabilirdi.

Haydar Volkan

Çiftehavızlar: 30.11.2011

Bu yazı dizisi, başlığındaki konularla ilgili olarak, devam edecektir. Lûtfen takip ediniz. Ki; bilmediğiniz çok enteresan konulara vakıf olunuz. Hem kendinizi hem de çevrenizi tanıyınız.

 
Toplam blog
: 148
: 492
Kayıt tarihi
: 04.02.09
 
 

Haydar Volkan: 21.05.944 Rebabi bestekar Sabahaddin Volkan ve Piyanist Mukadder Volkanın oğlu olar..