- Kategori
- Kitap
Garip bir Anadolu çocuğu
Yazarı: Selçuk Ünsal
Garip, Anadolu’nun daha sonra ilçe olan küçük bir kasabasında doğar. Ağustos ayında doğduğu yazar cüzdanında. Annesine kesin doğum gününü sorduğunda ‘orak ve harman zamanıydı’ cevabını alır. Ancak Nüfus Müdürlüğünün bulunmadığı kasabada, böyle bir iş zamanında, kayıt için rençperin işini bırakıp da bağlı olduğu vilayete nüfus kaydı için gitmesi pek mümkün değildir.
Kırsal kesimde çocuğun doğum tarihi genelde Mushaf denilen Kur’an-ı Kerim’in arka boş sayfasına yazılır. Ancak Garip, böyle bir şey ne okumuş ne de görmüştür. Babası küçük bir çiftçidir. Yeterli arazi yoktur. Öğretmen olan büyük kardeşinin ve kayınpederinin birkaç dönüm tarlasını ekerek kıt-kanat ailenin geçimini sağlar. Orak biter, harman başlar, harman biter nadas ve güzlük başlar.
Para, adeta hiç görülmeyen bir şeydir. Kasabada alışverişler (genelde çay, şeker) bakkaldan veresiye alınır. Zaten çay ve şeker de çok kıt bulunur. Çay, 100 gramlık sarı karton kutularda satılır. O da kutu halinde değil, 25 gram olarak alınır. Bakkalda kağıt da kıt ya da hiç yoktur. Naylon poşet, o zamanlar zaten bilinmez. Bakkal oralardan bulduğu kirli bir gazete kağıdını yırtar ve 25 gram çayı kimya gibi tartarak, bu kirli eski gazete parçasına sarar, eve götürmek üzere çocukların eline tutuşturur.
Gazete bol değildir. Herkes gazete alamaz. Kahvehanede tek bir gazete okunur. Okuması iyi olan bir kişi gazeteyi okur. Diğer müşteriler onun etrafına toplanır. Okunan haberleri başlarını sallayarak dinlerler. Bazen iyi okuyacak birini ararlar. Zaman zaman Garip’i çağırır, ona okuturlar. Bu esnada çaylarını yudumlar, okunanları onaylarcasına başlarını sallarlar.
Radyo zaten çok ender bulunan bir cihazdır. Ancak bazı varlıklı kimselerin evinde vardır. Radyoda, Arkası Yarın programları ailenin ertesi günü dört gözle beklediği saatlerdir. Bilgisayar bilinmez. Avrupa ya da Amerika’dan gelenlerin bilgisayar konusunda anlattıkları tahayyül bile edilemez.
Daktilo da lüks bir yazı makinesidir. Garip çok hevesli bir öğrenci olarak ancak üniversite son sınıfta mezuniyet tezini yazmak üzere güç bela bir daktilo edinecektir. Çayı, sabah namazından gelen babalar içer. Aile ve çocuklar genelde çayı görmez. Onlar çorba ile yetinirler. Küçük, çinko kaplama iki bardaklık bir demlikleri vardır. Çay lükstür. Yasak olan da cazip gelir ya. Garip komşusunun oğluyla, onların evinde kimsenin olmadığı bir gün, sobada çay yapmak ister. Odunları tutuşturmak için dökülen gazyağı birden alev alınca, az kalsın evlerini yakarlar.
Çay her zaman bulunmaz. Bulunsa da Garip’lerin bütçesine göre ekonomik değildir. Garip, uzun süre çay yerine evlerinde ayva yaprağını içtiklerini hatırlar. Kesme şeker o zamanlar küp şeklindedir, nadir bulunur. Ancak bakkal tanıdık ise el altından 1-2 kg verir. Bir defasında Garip’e, bakkal amcanın hatıra binaen verdiği şeker, kese kağıdı yırtıldığı için yere dökülür. Şeker karaborsadır. İnsanlar ‘Nerden aldın?’ diye Garip’in etrafında toplanır. Garip, bakkalda suçüstü yakalanmış gibi mahcup olur.
Garip’in çilekeş annesi de bütün sene didinir. Namerde muhtaç olamamak için bütün aileyi kendi yağıyla kavurarak geçindirmeye çalışır. Kasaba çok küçüktür. Sadece bir ilkokulu vardır. Garip okul çağına geldiğinde bu okula gidecektir. Kasabada toplumsal etkinlik hiç yoktur. Daha sonraki yıllarda kasabada kurulan ve bir devlet kuruluşuna ait bir fabrikanın kendi mensupları için açtığı sinema, kasabaya biraz hareketlilik getirir. Oraya da ancak bu fabrika mensupları ve çocukları gidebilir. Fabrika ile ilişkisi olmayanlar yönetimin merhametine kalmıştır.
Garip’in okul hakkında da bir bilgisi yoktur. Okul nedir? Niçin gidilir? Ne yapılır? Okul yaşı geldiğinde bir önceki akşam babası ‘Yarın okula kaydolacaksın!’ der. O güne kadar okul arkadaşları ile oynayan Garip’in hayatında yeni bir sayfa açılır. Ertesi sabahı korku ve heyecanla bekler. Babası okulun yerini tarif eder. Kendisi götürmez. Garip’in eline o zamanlar küçük bir defter şeklindeki nüfus cüzdanını tutuşturur. Garip sora sora okulu bulur. Öğretmen haberlidir ve onu beklemektedir. Okul kapısında onu görekapa alır ve kaydını yapar. Garip’in ilkokul hayatı böyle garip bir ortamda başlar.
O günlerden hafıza ve hatıralarında kayda değer tek şey veli olarak babasının okula hiç uğramadığıdır. Garip’in ilkokul yılları bir rüya gibi geçer. O günlere ait kalıcı hatırası, okuma-yazmayı söktükten sonra büyük dayısının kendisine hediye ettiği ‘İkiz Kangurular’ kitabıdır. Bu onun ilkokulda ilk kitabıdır. Garip’in ilkokula dair kesin olarak bildiği, okulu sevmediği, isteksiz gittiği ve dersler zor geliyor dediğinde babasından dayak yediğidir. Aslında babası onun kul hayatıyla hiç ilgilenmez. Ancak okula gitmesi gerekiyordu. Çünkü ilkokul mecburidir. Gitmese babası ceza alır.
Babası, bütün tahsil hayatı boyunca da Garip’le ilgilenmez. Garip ilkokulun ne olduğunu anlamadan ilkokul biter. Babası çiftçidir, ona yardımcı lazımdır. Garip’i bunun için hazırlamaktadır. Öyle ya ilerde o bölgenin tabiriyle ‘çifti çubuğu’ ona bırakacaktır. ‘Anandan–atandan ne gördüysen onu devam ettir’ derler. Garip ya çiftçilik yapacaktır ya da askerliğini yaptıktan sonra kasabalarındaki işletmeye girmeyi düşünecektir. Çünkü orada çalışan işçiler kasabanın gözünde zenginlerdir. İşletmenin memurları kasabanın tek ana caddesinden geçerken, işletme ile alakası olsun olmasın, sanki vali geçiyormuş gibi herkes ayağa kalkar.
Kasabalıların dış dünyadan haberleri yoktur. Ufukları sanki yerleşim yerini çeviren vadi ile sınırlıdır. Dünyaları bundan ibarettir, dışarıya açılmak isteyenleri, ‘Oğlanın adı Memiş, yabanda kazanmış, yabanda yemiş’ diyerek caydırırlar. Böylece kasaba kendi içinde kapalı kalır. Halıcılık, gülcülük iyi bir gelir kaynağıdır. Hemen her evde bir halı tezgahı vardır. Ovada ziraat yapılır. Kasaba kendi yağıyla kavrulan küçük izole bir dünya gibidir, ta ki bir ortaokul açılana kadar.
Garip ilkokuldan sonra üç sene ara verir. Peki, bu üç senede ne yapar? Yazın harmanda babasına yardım eder. Kış aylarında evin yakacak odununu sağlamak için sonbaharı, merkeple dağdan çalı kökü kazarak geçirir. Bir keresinde ormancı yakalar, onu mahkemeye verir. Bu arada ortaokula başlayan Garip’i yargıç, ‘Mahkeme seni tahsilinden alıkoyacak kadar vicdansız değildir,’ diyerek affeder. Kışın zemheri soğuğunda 15 yaşlarında bir çocuk donmuş topraktan ne kazabilecek ki? Üstelik de kimsenin ayazda evinden çıkmadığı bir zamanda. Getirdiği de bir iki çalı-çırpıdır. Görenler, “Bu havada babası, bu çocuğu korkmadan dağa nasıl gönderebiliyor?” derler. Garip’in, babasından kavga dövüş koparabildiği, haftada bir çeyrek ekmek arası köfte parasıdır.
Garip çok afacan bir çocuktur. Mahallenin erkek çocuklarıyla dövüş eder ya da kızlarını döver. Bu yüzden kızların babası ona ‘eşkıya’ der. Çok yaramazdır. Kendine kızan bir komşu olursa, taş atar, onun camını kırar. Elinden sık sık kaza çıktığı için babası ona ‘sakar’ der.
Bilgisayar oyunu diye bir şeyi kimse bilmez. Bilgisayar neydi, o da bilinmezdi ki oyunu bilinsin. ‘Bilgisayar’ kelimesi daha TDK tarafından üretilmemiştir. Belki Türkçe’de de yoktur. Oyun dediğin sokakta oynanır. Dizini yarmak, başını yaralamak gayet sıradan bir iştir. Eski yara iyileşmeden yenisi gelir. Sahipsiz bilinen ağaçlara tırmanırlar. Kimisi düşer. Kolu-bacağı kırılmadıysa mesele yok. Eski oyunlardan şimdiki bilgisayar ve TV çocuklarının haberi bile yoktur. Garip’in nesli hareketlidir. Şimdikiler, TV ve bilgisayar karşısında saatlerce oturmaktan obez veya besiye çekilmiş koç gibi bir hal almışlardır.
Her tarafın karla kaplı olduğu kış gününde de Garip hiç boş durmaz. Oyun biter fakat hayat oyunu bitmez. Ahırdaki hayvanları evin önündeki boşlukta havalandırmaya çıkarır, onların başında bekler. Bu arada ahırı temizler, yemliklerde samandan arta kalan kesleri alır. Pazar günleri kasabadaki fabrikanın sinemasına gider. Başında beklemediği için sağa sola dağılan hayvanlar yüzünden babasından çalı odunuyla her tarafı morarıncaya kadar dayak yer. Babası onu dövdükçe adeta rahatlar. Nedendir bilinmez, babası Garip’i çok döver. Onun sinemaya gitmesini bile çok görür. Garip böyle bir babanın elinde baskı altında büyümesine rağmen, yaşam sevincini kaybetmez. Garip böylece baskı altında büyür ve kendine güveni kalmaz. Bu durum, ileriki yıllarda topluluk karşısında kendini çok belli ettirir. Garip çok sıkılgan olur.
Kasabada gülcülük de iyi bir gelir kaynağıdır. Bahçelerden sabahın erken saatlerinde derlenen ve çuvallara doldurulan güller aracılar tarafından toplanır. Bunlara ‘kooperatif’ denir. Güller bu aracılar tarafından vilayetteki gülyağı fabrikasına telsim edilir. 1950’lerde gülün kilosu çok iyi para eder. Daha sonra ilçede bir gülyağı fabrikası inşa edilir. Bu inşaatta, Garip de Ortaokulu bitirdiği sene bir yaz boyu çalışır. Gülün sıcak basmadan fabrikaya teslim edilmesi gerekir. Toplanması kalabalık aile işidir. Toplayan az kişi olursa sıcağa kalınır, gülün yağı için elzem olan çiğleri buharlaşır, fabrika bunları almaz, dökülür. Böylece üreticinin masrafı ve emeği boşa gider. Garip bunları görür ve çok üzülür. Çünkü kendilerinin de bir gül bahçesi vardır. Durumu bildiği için gül toplama ve teslimde acele etmesi gerektiğini çok iyi bilir.
Kasabada halıcılık da önemli bir gelir kaynağıdır. Hemen her evde bir halı tezgahı bulunur. Evin hanımı veya kızları vakit buldukça bu tezgahta halıcı denilen taşeron tarafından verilen modele göre serpme güllü halılar dokurlar. Böylece eve gelir ve kızların çeyiz parası temin edilir. Kasabanın halı dokuyan genç kızları bu monoton hayattan şikayet ederler. Öyle ya, yazın orak harman, kışın da halı başı onları çok yorar ve bıktırır. Böyle olunca da kasabanın dışında memur olan gençleriyle evlenip kurtulmaya can atarlar. Bir memurla evlenmenin havası da vardır.
Kasabada güzel adetler de vardır. Ancak bunlar yerlilere tabii gelir. Garip uzun yıllar şehirde yaşadıktan sonra yaz tatillerinde geldiği memleketinde bunların farkına varır. Öyle ya balık suyun içinde suyun kıymetini bilemez. Şehirlerde her şey paraya endekslidir. Garip memleketine tatile geldiğinde, sabahın erken saatinde kapısının önünde, bir sepet içinde taze toplanmış dut, bahçeden koparılmış taze mısır, bakraç içinde yeni sağılmış taze süt bulur. Bunlar komşu ya da akrabaların ikramıdır. Kapının önüne usulca bırakıp giderler. Kimse bunları satmayı düşünmez. Anadolu insanının farkı budur zaten.
Garip’in babası da bir-iki bostan eker. Eylül’de bostan bozulur, kağnılarla evlere taşınır, kiler denilen serin odaya depo edilir. Yenilen yenilir, yenilmeyen de hayvanlara verilir. Pazara götürüp satmak kimsenin aklına gelmez, hatta ayıp sayılır.
Evlerin kapıları kilitli olmaz. Kapının bir kanadındaki ip diğer kapı kanadının halkasına geçirilir. Bu yeterli görülür ve evde kimsenin olmadığını gösterir. Öyle ya eskiler ‘kilit dosta’ derler, düşman kilit tanımaz. Herkes birbirine güvenir ve kapısını kilitlemeye gerek duymaz. Hırsızlık ve cinayet hiç duyulmayan, bilinmeyen olaylardır. En basit çocuk hırsızlığı bile çok ayıplanır.
Tavuk eti çok nadir ve lükstür. Çok özel misafirler geldiğinde kümesten bir tavuk kesilir, suyu ve eti çeşitli şekilde değerlendirilir. Bu köy tavukları çok lezzetli olur. Şimdi o tavuklar bol olsa da o tatlar artık yok.
Garip günlerden bir gün hayvanları otlatmak için çayırlık bir alana gider. Karayollarının diktiği kavakların gölgesinde çeşmenin başında dinlenirken şose yolundan geçen bir araba durur. İçinden başında sarığı, sırtında cübbesiyle vakur bir zat iner. Tabi garip onun kim olduğunu bilmez, daha çocuktur. Kasabalarında çok dindar olduğu için Sofu Amca olarak bilinen ve karşıda bostan bekleyen yaşlı bir zat ‘Hocam hocam’ diyerek koşarak gelir. Eline sarılır Garip’e de onun elini öpmesini söyler. Garip denileni yapar. Bu zat da ona hayırlı dualar eder ve sırtını sıvazlar. Onunla sohbet eder. Onun o gün oradan geçtiği etrafta duyulmuştur.Garip, daha sonraki yıllar bu büyük insanın hayır duasını almış olmaktan çok mutludur. Çünkü başına gelen musibetler ve kurulan tuzaklardan gemisini kayalara çarpmadan yüzdüren kaptan gibi kurtulur. Bütün bunları o büyük zatın hayır duasına bağlar.
Garip ömrü sürgünlerde, zindanlarda geçmiş, sürekli gözetim altında tutulmuş, zaman zaman zehirlenmeye çalışılmış, birtakım karanlık uluslararası odakların bile hedefine oturtulmuş bu tarihi şahsiyeti iyi tanıyacaktır. Eserlerini okuyup inceleyecek ve o gün kiminle tanıştığını idrak edecektir. Bugün milyonların bizzat tanımak için can attıkları bu büyük insanla karşılaştığı için Allah’a şükredecektir. Kim şükretmez ki.
Garip, ailesinin hele de babasının içindeki “eğitim aşkını” görememesinden çok yakınır. Ailesi ona bir öğrenci gözüyle değil de bir ırgat gözüyle bakar. Bu onu derinden üzer. O babasına yardım ederken babası da “Oğlum müstakbel çiftçi olacak” diyerek için için sevinir. Hayır, bu hayat böyle gitmemeliydi, der. Garip üç senede ne bulduysa okur, sağda solda bulduğu o zamanlar pek nadir olan gazete, hikaye veya roman, habire okur. Fakat bu durumu babası dikkate almaz. Kasabada ortaokul da açılır artık. Ama Garip Ortaokulun sözünü bile edemez. Ne işi var okulda çiftçilik onu bekler. Babası zamanla yaşlanacak işleri ona devredecektir. Çiftçinin oğlu çiftçi olmalıdır, görüşü hakimdir. Babası ufku dar, cahil bir insandır. Ağabeyi yani Garip’in amcası Cumhuriyet dönemi öğretmendir. Bulunduğu köylerde ve sonradan kasabada akıl hocası geçinir. Garip’in babası için onun sözleri haşa Allah kelamı ya da kanun gibidir. Garip öğretmen olan amcasının babasına örnek olmasını bekler, fakat tam tersi olur.
Babasını ömür boyu (orakta, harmanda) ırgat gibi kullanan amcası, etki altına aldığı Garip’in babasını caydırır. Garip’in ortaokula gitmesini engellemeye çalışır. Çünkü Garip’in babası temiz bir rençperdir. Pulluk veya karabasanla ektiği tarlada ekin dışında ot olmaz, birim başına yüksek verim alır. Bu da amcanın işine gelir. Yani şahsi çıkarı, Garip’in geleceğinden çok daha önemli ve önceliklidir. İlkokuldan sonraki üç sene böylece boşa geçer. Fakat Garip’in içinde bir okuma merakı vardır. Bu da birilerinin dikkatini çeker. Bu birileri imkanları olup da daha Ortaokul açılmadan kasabanın bağlı olduğu ya da yakın vilayetlerde Ortaokul ve Lisede okuyan daha sonra da İstanbul, Ankara gibi şehirlerde -çünkü başka şehirde Üniversite yoktur- yüksel tahsile devam eden ‘okumuş abiler’dir.
Nihayet beklenen an gelir ve artık ilçe olan kasabada bir Ortaokul açılır. Bu, bordum kat üzerinde tek katlı taş bir binadır. Tahta baraka tuvaleti de dışarıda, üç sınıftan oluşmaktadır. Öğrencilerin çoğu civar köylerden gelen köylü çocuklardır. Bunlar ilçede ailelerin yanlarında kiraladıkları bir göz odada barınırlar. Tuvalet hariç her ihtiyaçlarını bu odada görürler. Köyden gelince kendilerini büyük şehre gelmiş sayarlar.
Öğretmen açığı kaymakam veya işletmenin mühendisleriyle doldurulur. Taşıma suyla değirmen döndürülmeye çalışılır. Öğretmen açığı meslek öğretmenleriyle kapatılabilir. Ama her ne hikmetse bu yapılmaz. Tayinle gelen bazı öğretmenler de fazla kalamadan tayinleri çıktığı için okuldan ayrılırlar. Müdür bu vesileyle onları postalar. Tabii okuldaki öğretim seviyesi bu yüzde son derece düşüktür.
Köyden gelen çocukların arasında muhakkak ki kabiliyetli olanlar vardır. Ancak “müdür” onlara kıyak geçtiği için kendilerini yormadan sınıf geçerler. Belki de gelecek için müdürün amacı budur. Okuldan sonra liseyi, olduğundan zor, başarılmaz gösterir. Öğrencilerin morallerini bozmak ister. Müdürü destek olması gerekirken köstek olur. Nitekim liseye devam etmek isteyen öğrenciler ortaokuldan bomboş geldikleri için devam ettiremeyecekleri düşüncesiyle tahsil hayatı sonlandırılır. Garip’in de bizzat yaşadığı bu yıllarda, Liseyi başaran öğrenci sayısı beki bir elin parmaklarını geçmez.
Fakat bu durum ilçenin yüksek tahsil yapan fedakar ve vefakar gençlerinin dikkatini çeker. Sıkıntı, öğretmen talebinde bulunmayan, öğrencilerle senli benliden öte laubali olan, onları “gevşeten” okulu geliştirmek için gayret sarf etmeyen müdürdedir. Bu müdür o ilçeden gitmelidir. Olay ilçenin bağlı olduğu ilin Vali ve İl Milli Eğitim Müdürüne intikal ettirilir. Müdür detaylıca soruşturulur. Garip de korkmadan ifade verir. Bildiklerini, gördüklerini, duyduklarını anlatır. Bu arada müdür, ispiyoncular vasıtasıyla durumdan haberdar olur. Müşteki öğrencileri korkutup baskı altına almaya çalışır. Bu arada Ortaokulu böyle zorluklarla bitiren garip, yakın vilayette Liseye devam eder.
Yakınlarından kimse Garip’e maddi yardımda bulunmayı düşünmez. Hatta para ister korkusuyla uzak dururlar. Oysaki Garip, sadece bir tebessüme ihtiyaç duyar. Anadolu’da meşhur kelamdır, “Para isteme benden, buz gibi soğurum senden.” Mesafeli durmalarının bir başka sebebi de Garip’in okuma isteği yüzünden babasıyla birbirlerine dargın olmalarıdır. Etrafın gözünde Garip, babasıyla tartışan “asi” (!) bir çocuktur. Tek suçu, okumak olan bu çocuğu hiç kimse anlamak istemez. Garip adı gibi böylece sessiz ve garip kalır. Ortaokul sıralarında yaz yalarında da amelelik yaparak para biriktirir. Okul yılı boyunca bu zor kazandığı parayı dikkatlice harcamaya çalışır. Garip Ortaokulu işte böyle bitirir, hatta iftiharla. Okulda üç sene boyunca iftihar tablosunda körüklü makinede çekilmiş siyah beyaz soluk resmi asılır.
Garip Ortaokul yıllarında babasına, orakta harmanda yardım eder. Fakat babasından Ortaokul masrafları konusunda gerekli maddi desteği göremez. Ayağında yırtık bir yarım lastik çizme vardır. Takım elbisesi zaten yoktur. Giydikleri derme-çatma, uydurduğu şeylerdir. Garip nerden para bulacaktır? Düşünür taşınır, harmandan sonra ambara depo edilen arpa ve buğdaydan ve hayvanların samanından satmaya karar verir. Satar da. Ancak babası bunu etraftan duyunca kıyametler koparır. Babasının korkusu evi ekmeklik buğdayının azalmış olacağı yönündedir. Aslında böyle değildir. Çünkü Garip ailenin çocuğu olarak o kadar ileri gidemez. Sattığı bir iki kile buğday veya arpadır.
1960 yılında Ortaokul biter sıra Liseye gelir. Tabi en büyük engel yine babasıdır. 27 Mayıs 1960 ihtilalinde üniversite gençliği zamanın Menderes Hükümetine karşı protesto yürüyüşlerine başlar. Arka planda başat CHP olmak üzere başka güçler vardır. Adnan Menderes hükümeti 1950’den beri iktidardadır. Türkiye’de hızlı bir kalkınma hamlesi başlar. Menderes’i Türk halkı çok sever. Bunda milletin kısa bir süre önce geride bıraktığı Milli Şef döneminin rolü de çok büyüktür. 1960’a kadar üniversite gençliği münevver bir kitle olarak halkın gözünde büyük bir itibar sahibidir. Ancak üniversite gençliğinin rol aldığı 27 Mayıs 1960 ihtilali akabinde başbakan Menderes’in idam edilmesi, Türk Milleti üzerinde şok etkisi yapar. Üniversite geçliğine sempati ve güven azalır. Bu gençlik “kullanılır”.
Garip artık Liseye başlar. Ancak maddi imkansızlıklar sürüp gider. Amelelikle biriktirdiği paraya güvenir. Her gün aynı yiyecek üzerinden hesap yapar. Her gün aynı şey yenir mi? Çocuk aklı işte, ne yapsın. Yakınlarından ona yardım etmedikleri halde biriktirmiş olduğu bu paraya göz dikenler vardır. Kara kara düşünürken babası “Ben sana demedim mi, neyle okuyacaksın?” der. Ama garip yılmaz. Liseye kayıt için düşer yollara. Lise takriben 40 km mesafedeki bir komşu vilayettedir. O zamanlar yollar asfalt değildir. Ulaşım vasıtası da çok azdır. Yola yaya çıkar ve yolun yarısını kat eder. Ucuz kösele ayakkabısının altı hemen delinir.
1960’larda şehirde bir ailenin yanında bir oda fiyatı 25-50 lira arasındadır. Bu önemli bir miktardır, hele de garip gibi hiç parası olmayanlar için büyük paradır. Kafasında binbir sıkıntıyla liseye başlar. Nihayet bir ailenin yanında 15 liraya küçük ve karanlık bir oda kiralar. Fakat iş bununla bitmez, hesapta olmayan okul ihtiyaçları çıkar. Garip Ortaokula olduğu gibi Liseye de çok hevesli başlar. Ancak gelmiş olduğu Ortaokulda müdürün verdiği ya da veremediği Fen derslerinin alt yapısı çok yetersizdir. Garip bu derslerden çok zorlanır. Garip’in yabancı dile de ayrı bir sempatisi vardır. Bu sempati Türkiye’de öteden batı ülkesine olan sempatiyle beslenir. Garip bu ülkenin dilini öğrenmeye heveslidir. O ülkeyi hayal eder, okul kitapları ve öğretmenlerinin o ülke hakkındaki bilgileri onun bu hevesini kamçılar. Ah, bu ülkeyi bir görebilse, bu onun için gerçekleşmesi çok zor bir emeldir. Elde avuçta metelik yoktur.
Bulunduğu ilçedeki işletmeye zaman zaman yurtdışından stajyerler gelir. Garip’in Ortaokulu bitirip Liseye başladığı sene, iki Avrupa ülkesinden ilçeye stajyerler gelir. Bunlar alçak gönüllü cana yakın mühendislerdir. Garip, yabancı dilini geliştirmek için onlara yaklaşır. Onlarla bu dilin kafasını gözünü yararak konuşmaya başlar. Onlar da onun hatalarını düzeltir. Onları evlerine davet eder, ikramda bulunur, bahçelerine götürür. Evlerine götürmeleri için meyveler verir. Anneciği de evlerinde bayatlamış Türk kahvesi ve tahta başında zamanla kurumuş lokum ikram eder.
Yabancı dilin özelliği sürekli üzerinde durmayı gerektirir. Okulların tatilde olması, öğrencilerin okulda öğrendikleri yabancı dili genelde unutmalarına yol açmaktadır. Yeni ders yılında öğrenciler Yabancı Dil derslerine adeta sıfırdan başlamaktadır. Eskiler “Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur” derler. Garip bu yaz tatilini bu stajyerler ve Türkçe açıklamalı Yabancı Dil kitaplarıyla geçirir. Garip Yabancı Dil üzerine her gün yeni şeyler koyar. Dil öğretmenin gözünde artık farklı bir öğrenci olur. Bunu gören öğretmenin kafasında geleceğe yönelik düşünceler oluşmaya başlar. Garip bunları sonra öğrenecektir.
Garip Yabancı Dil öğrenmeye olan hevesini hiç yitirmez. Şehirde nadiren rastladığı yabancı turistlere yaklaşır, basit cümlelerle kırık dökük yabancı diliyle onlarla konuşmaya çalışır. Onlar da iyi konuştuğunu, yalan da olsa söylerler. Garip buna çok sevinir, morali yükselir, kendine güveni artar. Garip büyük zorluklarla liseyi tamamlar ve artık hedefinde üniversite vardır. O, hep gözünü ileri diker ve yılmaz.
Garip askerliğini yapmakta olan Üniversiteli abisinin gönderdiği parayla üçüncü mevki bir tren bileti alarak üniversiteye kaydını yaptırmak üzere bir ılık Eylül günü yola çıkar ve kaydını yaptırır. Eylül ayında hava serinlemeye başlar. Güneş vardır fakat ısıtmaz. Herkes ceketle gezer, Garip ise üşür. Çünkü garipti, sırtında eski bir pardösüyle dolaşır. Onu görenler de “Sen şimdiden üşürsen burada kışı geçiremezsin,” derler. Haklılardır da, ama adı gibi, kendisi de gariptir. Bir kenarda mahzun mahzun durduğunu gören bir eski öğrencinin dikkatini çeker. Ona kayıt hakkında ve yurt için yardımcı olmaya çalışır. Yurda birlikte gider ve kayıt yaptırırlar. Garip, Aydın’lı bu arkadaşına minnettardır. Garip çok büyük şehirleri sevmez, korkar. Garip olduğu için de pısırıktır. Üzerinde yazlık elbise vardır.
Üniversite yıllarındaki başarısı etrafa yayılır ve takdir toplar. İlçesinde bunu gören hayır sahibi bir marangoz kendisine okul bitinceye kadar maddi yardımda bulunur. Tabii bu parayı Garip mezuniyetinden sonra ödeyecektir ve buna razıdır. Üniversitenin ilk yıllarında vaktiyle ilçesinde üniversiteli ağabeylerin kurduğu Kültür Derneğinden beş ay boyunca ayda 100 lira alır. Sonra da arkası kesilir. Çünkü derneğin imkanları kalmaz. Çeyrek ekmek 12,50 kuruş, 50 gram beyaz peynir ya da 100 gram siyah zeytin vs. bir de çay. Yurt kantininde bununla yetinir. Sıcak yemeğe hasrettir.
Üniversite giriş imtihanında çok yüksek puan almasına rağmen filolojiyi tercih eder. Çünkü idealidir, istese başka bölümlere de gidebilir. Mesela Tıp Fakültesi veya Fen Fakültesi gibi. Ama Fen derslerine pek ilgi duymaz. Bazı yurt arkadaşları sonraları başka Fakültelere geçerler, fakat o değiştirmez. Çocukluğundan beri bu alana büyük bir ilgi duyar. O zamanlar MEB burs verir. Garip de burs alabileceğini ümit eder. Ama müracaatı kabul edilmez. Öğrenim kredisine müracaat eder, o da kabul olmaz. Garip’in morali çok bozulur. Garip durmadan borç yapmak zorunda kalır. Arkadaşları onun bu halini fark ederler. Aralarında para toplayıp okulu bırakmasına engel olmaya çalışırlar. Fakat taşıma su ile değirmen dönmez. Nereye kadar yardım edebilirler ki.
1964 senesi Ekim ayının 22. günüdür. Garip Fakültede dersteyken, sınıfın kapısı çalınır. Ziraat Fakültesi üçüncü sınıf öğrencisi olan bir bayan Garip’i sorar ve kendisini takip etmesini ister. Garip denileni yapar ve beraber Fakültenin zemin katındaki muhasebe bürosuna giderler. Burada Garip’in önüne bir evrak uzatılır ve imzalaması istenir. Garip bunu önce okur ve sevinçle imzalar. Bu, Vehbi Koç’un TEV bursudur. Ayda 250 lira tutarındadır. Bu Garip için çok büyük bir paradır. Garip sevinçten sanki şok geçirir. Nasıl geçirmesin? Böyle bir parayı hiç bir arada göremedi ki. Garip o akşam yurttaki arkadaşlarına ikramlarda bulunur.
Garip, kendisine adeta ikinci bir bahar bahşeden, ömür boyu minnetle şükranla yad ettiği bu büyük insanı ancak 1989 senesi Aralık ayında bizzat görür. Rahmetli Vehbi Koç, Konya Mevlana ihtifalleri dolayısıyla Konya’ya gelir ve Konya Ticaret Odasında bir toplantıya katılır. O zamanlar Rektör Yardımcısı olan Garip de protokol gereği aynı toplantıdadır. Minnetini bizzat ifade etmek için bu bulunmaz bir fırsattır. Toplantı sonrası kaldığı otelde dinlenmeye çekilen rahmeti Vehbi Koç’u ertesi sabah ziyaret etmeye karar verir. Kaldığı otelin lobisinde odadan inen Vehbi Koç’un karşısına dikilir ve kendini tanıtır.
Vehbi Koç, Garip’in üstelik de bir Yabancı Dil profesörü olmasında özellikle durur. Garip bunu sebebini rahmetli Vehbi Koç’tan daha sonra öğrenir. Mesele şudur: Vehbi Koç 1960’larda Ford fabrikasını kurarken, ABD’ye Henry Ford ile görüşmeye gider. Bir randevu alır ve görüşürler. Henry Ford, Vehbi Koç ile baş başa görüşmek ister. Koç’a Almanca, Fransızca veya İngilizce bilip bilmediğini sorar. Vehbi Koç her defasında “No” der ve çok mahcup olur. Kendisinin yabancı dile çok önem verdiğini her vesileyle ifade eder. Modern bir insanın üç şeye mutlaka sahip olmasını tavsiye eder: Bir yabancı dil, bir sürücü ehliyeti, bir daktilo. Tabi şimdi daktilonun yerini bilgisayar aldı. Garip’in Yabancı Dil profesörü olması, Vehbi Koç’u bilhassa mütehassıs eder ve Garip ile ömrünün sonuna kadar yazışır. Hatta bazen bayram tebriklerini daha önce gönderir ve Garip’i mahcup eder.