- Kategori
- Gündelik Yaşam
Gecenin içinden sesler...

Saçlarım gibi aklım da dağınık. Son zamanlarda halim bu. Tarakla sertçe tarıyorum saçlarımı sanki düşüncelerim tarağın dişleri arasında bir hizaya girecekmiş de, ben de huzura kavuşacakmışım gibi. Biz insanlar bazen gerçekten çok anlaşılmaz oluyoruz. Ne zaman bir durumun içinden çıkamasak saçma bir hareketle yol açmaya çalışıyoruz kendimize. Aslında bazıları böyle durumlarda uyumayı tercih eder ama ne yazık ki ben onlardan değilim. Değilim çünkü problem çözmeden yatağa girdiğimde o yataktan çiviler çıktığını ve o çivilerin sağıma soluma battığını hissederim. Gecenin bir yarısına kadar oturur ve o sorunu mutlaka çözmek için kendimi paralarım. Ve gecenin geç vakitlerinde elimde kalan paralanmış bir ruh, uykusuzluktan şişmiş gözler, saate bakıp duran sersemlemiş bir kafa ve "yarın ola hayrola" klasiğine sığınmış bir çaresiz olur.
Aslında akıl karıştıracak bir sorun yok. Bunu gayet iyi biliyorum. Günlük saçmalıklardan ibaret herşey. Sabahları yataktan çıkmaya üşenen bir ben, yaz geldiği için iş yerinde bilgisayar başında mavi deniz, güneş ve plaj havlusu hayalleri kuran bir ben, akşamları neden bu kadar bezgin ve yorgun olduğuna şaşarak "yaşlanıyorum galiba" diyen bir ben, okuduklarına aklını veremeyen ve bu yüzden kendisi ile sürekli kavga eden bir ben tüm sorun. Sorun tamamen ben üzerine kurulu. Diyorum kendi kendime, uğraşıp durma kendinle. Ama ben beni dinlemiyorum nedense. Sözü söyleyen de sözü işiten de insanın kendisi olunca bu ciddi bir sorun oluyor. Sanırım birinin kolumdan çekip de "Hey sen...Ne diye uğraşıp duruyorsun kendinle bakayım..." demesi gerekiyor. Ama ne yazık ki hepimiz yalnızca kendimizle meşgulüz. Kendimizle kavga etmekten başka birinin derdine merhem olacak zamanı bulamıyoruz. Varsa yoksa ben, kendim, şahsım bizzat ben durumundayız.
Sokakta yürürken insanlara değil vitrinde kendi yorgun yüzümüze bakıyoruz mesela. Tüm dünya kendi üzerimize kurulu ya... Onların sorunlarını da sırtlanacağımızı sanma gafletindeyiz. Saçmalık. Kim kimin derdini alabilmiş ki bunca zaman? Olsa olsa dinler paylaşırsın. Çok mu zor? Değil. Sorun olduğunda kendi kendimize söyleniyoruz ya da. Etrafta bizi dinleyecek bir kulak bulamıyoruz nedense. Söylenmesek bile yazıp çiziyoruz öfkelerimizi, sıkıntılarımızı, dertlerimizi... Yazarken de daha bir didik didik ediyoruz kendimizi oysa. Sonra biri okuyor yazılanı, o da didiklemeye başlıyor kendini. "İyi de şimdi bu kendi kendime söylenmelerimin kime ne faydası oldu." diye hayıflanıyoruz sonra da. Sanki sıkıntıları silip atmak yerine daha da bir kazıyoruz hayatın sayfalarına. Yazılanlar orada dursun da, biz hayata hesap sorarken "bak bana neler yaşattın sen" diye yazılı kanıtlar olsun elimizde istiyoruz. Sonra durup düşünüyoruz; tüm edebiyat aslında kendi kendine söylenmelerden, mırıldanmalardan ve delirmelerden ibaret değil midir?
Vakit gece. Yatakta çiviler ve akılda saçma sapan sorun bile denemeyecek küçük soru işaretleri. Mırıldanıp duruyorum kendime. Deli miyim? Bence değilim. En azından öyle olduğumu sanmıyorum. Herkes kadar belki. İyi ama delilik nedir ki zaten? Deliliğin tanımı herkese göre değişmez mi? Ben şimdi gece vakti kendi kendime konuşuyorum diye deli diye nitelenebilir miyim? Belki... Ya da öyle nitelensem bile kimin umurunda? Kendi deliliğimle barışık yaşıyorsam bu deliliğin zararı kime? Hem ne der Bukowski "Bazıları hiç delirmez. Ne korkunç bir hayat sürüyorlardır kim bilir?"
Nereden nereye gelmiş aklım. Tuhaf. Gecenin en koyu yerinde sıçraya sıçraya gitmişim düşüncelerin o incecik ipi üzerinde. Başlangıç noktası neydi ve neredeyim şimdi? Böyle çalışması iyi aslında aklın. Yorucu ama iyi. Bu delilikse eğer en azından korkunç bir hayatım olmayacak demektir...
RESİM: Guiseppe Mariotti
Aslında akıl karıştıracak bir sorun yok. Bunu gayet iyi biliyorum. Günlük saçmalıklardan ibaret herşey. Sabahları yataktan çıkmaya üşenen bir ben, yaz geldiği için iş yerinde bilgisayar başında mavi deniz, güneş ve plaj havlusu hayalleri kuran bir ben, akşamları neden bu kadar bezgin ve yorgun olduğuna şaşarak "yaşlanıyorum galiba" diyen bir ben, okuduklarına aklını veremeyen ve bu yüzden kendisi ile sürekli kavga eden bir ben tüm sorun. Sorun tamamen ben üzerine kurulu. Diyorum kendi kendime, uğraşıp durma kendinle. Ama ben beni dinlemiyorum nedense. Sözü söyleyen de sözü işiten de insanın kendisi olunca bu ciddi bir sorun oluyor. Sanırım birinin kolumdan çekip de "Hey sen...Ne diye uğraşıp duruyorsun kendinle bakayım..." demesi gerekiyor. Ama ne yazık ki hepimiz yalnızca kendimizle meşgulüz. Kendimizle kavga etmekten başka birinin derdine merhem olacak zamanı bulamıyoruz. Varsa yoksa ben, kendim, şahsım bizzat ben durumundayız.
Sokakta yürürken insanlara değil vitrinde kendi yorgun yüzümüze bakıyoruz mesela. Tüm dünya kendi üzerimize kurulu ya... Onların sorunlarını da sırtlanacağımızı sanma gafletindeyiz. Saçmalık. Kim kimin derdini alabilmiş ki bunca zaman? Olsa olsa dinler paylaşırsın. Çok mu zor? Değil. Sorun olduğunda kendi kendimize söyleniyoruz ya da. Etrafta bizi dinleyecek bir kulak bulamıyoruz nedense. Söylenmesek bile yazıp çiziyoruz öfkelerimizi, sıkıntılarımızı, dertlerimizi... Yazarken de daha bir didik didik ediyoruz kendimizi oysa. Sonra biri okuyor yazılanı, o da didiklemeye başlıyor kendini. "İyi de şimdi bu kendi kendime söylenmelerimin kime ne faydası oldu." diye hayıflanıyoruz sonra da. Sanki sıkıntıları silip atmak yerine daha da bir kazıyoruz hayatın sayfalarına. Yazılanlar orada dursun da, biz hayata hesap sorarken "bak bana neler yaşattın sen" diye yazılı kanıtlar olsun elimizde istiyoruz. Sonra durup düşünüyoruz; tüm edebiyat aslında kendi kendine söylenmelerden, mırıldanmalardan ve delirmelerden ibaret değil midir?
Vakit gece. Yatakta çiviler ve akılda saçma sapan sorun bile denemeyecek küçük soru işaretleri. Mırıldanıp duruyorum kendime. Deli miyim? Bence değilim. En azından öyle olduğumu sanmıyorum. Herkes kadar belki. İyi ama delilik nedir ki zaten? Deliliğin tanımı herkese göre değişmez mi? Ben şimdi gece vakti kendi kendime konuşuyorum diye deli diye nitelenebilir miyim? Belki... Ya da öyle nitelensem bile kimin umurunda? Kendi deliliğimle barışık yaşıyorsam bu deliliğin zararı kime? Hem ne der Bukowski "Bazıları hiç delirmez. Ne korkunç bir hayat sürüyorlardır kim bilir?"
Nereden nereye gelmiş aklım. Tuhaf. Gecenin en koyu yerinde sıçraya sıçraya gitmişim düşüncelerin o incecik ipi üzerinde. Başlangıç noktası neydi ve neredeyim şimdi? Böyle çalışması iyi aslında aklın. Yorucu ama iyi. Bu delilikse eğer en azından korkunç bir hayatım olmayacak demektir...
RESİM: Guiseppe Mariotti