​ Geçmiş zamana dair çevre ve çehre hikayeleri -1 / Anılar / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Temmuz '10

 
Kategori
Anılar
 

Geçmiş zamana dair çevre ve çehre hikayeleri -1

Geçmiş zamana dair çevre ve çehre hikayeleri -1
 

Ne yalan söyleyeyim, ben okuma - yazmayı öğrendikten sonra, okumayı çizgi romanlar ve Kemalettin Tuğcu’nun eserleriyle geliştirdim. İlk okul 4. Sınıfa kadar “koca müdür” babamın görevinden dolayı bir köyde idik. “Koca Müdür” Perşembe günleri halı motifleriyle örülü heybesini “java” motorunun arkasına atar, atlar motoruna kasabaya doğru yol alırdı.

Akşam dönüşleri onu lojmanımızın yolunda beklerdim. Heybeyi içeri taşırken beni görünce yolda, o iri elini, heybenin ön gözüne sokar, oradan üst kenarları “tırtırlı” Tolga çizgi romanın son sayısını verirdi. Boyum, onun uzun boyunun yanında (1.92 galiba) ancak pantolonunun kayışı hizasına gelirdi. Bacaklarına sarılırdım sevinçle. Lambalı, lükslü gecelerdi. Ne kadar sessiz ve sâde gecelerdi! Lojmanın arkasındaki “yılgınlık”tan geceye uluyan köpekler ve bizim Makaryos’un onlara cevabı…

Canlı dışındaki tek teknik ses, cızırtılı radyodan çıkan sesti. Koca müdür, genelde “ajans” dinlediği için ben de ona tâbi olurdum anlamasam da… Babamın tâyini köyden “Kasaba”ya çıkınca çizgi roman alışkanlığım çeşitlilik kazandı. Tommisk, Tom Braks, Teks, Kaptan Swing… Tabii ki ille de Kemalettin Tuğcu…

Hayatımızda ne televizyon, ne bilgisayar ne de ev ve/veya cep telefonu. Geceler loş ışıklar altında. Erken uykular. “Karga ‘dışkı’sını yemeden uyanmalar. Sonraları “bozkurt” olmuştum ama hiç yavrukurt olmamıştım. Obam da olmadı oymak beyim de. Siyan önlüklü, beyaz yakalı, kısa pantolonlu ilk okul yılları… Sarı defterler, kuru ağaç dallarından özenle kesilmiş çubuklar ve evden getirdiğimiz fasulyeler.

Babamın müdür olduğu okulun ana yola çıkan yolun karşısında o zamanlar apartmandan eser yoktu. Birkaç ev. Evlerin önü çimenlik. (Hatta o zamanlar o civara “Bahçelievler” denirdi.) Ağaçtan elektrik direkleri kale yapıp akşam inene kadar <ı>(Ki o zamanlar izin ölçüsü akşam ezanı idi. Akşam ezanı okundu mu koşarak giderdik evlerimize.) futbol oynardık. Geç kalmışsak ve aramaya başlamışlarsa bizi, okulun arkasındaki sazlıklarda saklanırdık. Bataklıkta boy veren sazlıklarda. Arananlardan önce de koşa koşa, soluk soluğa evlerimize ulaşırdık.

Mahallemizdeki Fıçıcı Hafız Amca’nın kereste dükkânında Ömer ve Zeki Ağabeyler’in teşvikiyle kasa çakardım yazları. Aldığım paraların çoğunu yine “kitaba” yatırırdım. Çizgi romanlar (vazgeçilmezim elbette Tolga) ve Tuğcu kitapları… O zaman diliminde her yeni sayısını almak için günleri “iple çektiğim” Doğan Kardeş dergisi ile de tanışıyorum. Hem renkli hem de parlak kâğıda basılı. Zamanla “işin raconu”nu da öğrenmiştik: O zamanlar da şimdiki yerinde olan rahmetli Alaattin Amca’nın işlettiği Beldeşan Sineması’nın önünde çizgi romanlarımızı sandık içinde getirir, arkadaşlarla değiştirir ya da “bir simit parası”na satardık. İşte o günlerin birinde sinemayla tanıştım.

Beldeşan Sineması ve Alaattin Çokan

Sinema afişlerinin sergilendiği camekanın altında oturmuş, sandığımda kalan kitapları sayıyordum. Siyah rugan bir çift ayakkabıya takıldı gözlerim. Başımı kaldırdım, kısa boylu, temiz, sinek kaydı tıraşlı biri bana bakıyordu. Alaattin Amca’ydı bu. Beldeşan Sineması’nın işletmecisi. Sandığımın önüne eğilerek sordu:

-Bayağı kazandın mı bari? -Eh, işte dedim.

-Sen müdürün oğlu değil misin?

-Evet. Babamı tanıyordu çünkü aynı mahallede oturuyorduk.

Eliyle “içeri gir” işareti yaparak:

-Geç bakalım, film başlayacak. Git film seyret. Bugünlük bu kadar ticaret yeter, dedi.

-Ama benim o kadar param yok…

-Senden para isteyen kim evlâdım.

Sandığımı kapmamla birlikte koşarak çıktım soldaki merdivenleri. Kadife perde daha kapanmamıştı. Yanlardan sızan loş ışık, ortası boş uzunca salonu aydınlatıyordu. Tahta kısımları siyah renge boyanmış kırmızı meşin koltuklar.Tam karşıda büyükçe bir beyaz perde. Kısa boylu olduğum için öne yakın bir yere oturdum. Nefesimi tutmuş, perdeye yansıyacakları merakla bekliyordum. Önce bir zil sesi, sonra sönen ışıklar. Tekrar bir zil, ardından da “ding dong” sesi. Film başlıyor.

Büyülenmiş gibiyim. Öylece kalıyorum koltukta. Hareketlenen perdeye “iri” bir yazı düşüyor: “Boş Çerçeve” Hülya Koçyiğit, Kartal Tibet ve Münir Özkul. Kareler sürekli değişiyor. Müzik, renk, manzara, insanlar… Konuşan, gülen, ağlayan… insanlar. Büyülenmiş gibiydim. Ve o müzik ne kadar içli, ne kadar yürekten ve ne kadar pürüzsüzdü:

“Artık bülbül ötmüyor

Gül dolu pencerede.

Yalnız hatıran kaldı

Ah, boş kalan çerçevede!”

O filmle ben; sinemanın, beyazperdenin, ” yeşilçam”ın esiri olmuştum sanki. Her hafta gider olmuştum sinemaya. Özellikle de cuma günleri. 2 film birden ikisi de renkli. Alaattin Amca sinema girişinin sağ kısmında kalan cam bölmede bilet keserdi. Biryantinli saçlarını, küçük bir kartalın gagasına benzeyen burnunu, tıraşlı yüzünü ve kiraz renkli tişörtünü hâla hatırlarım.

Bazen:

-Ne o, bugün kitap sandığını erken kilitlemişsin, diye takılırdı küçük, “tırtırlı” bileti keserken.

Çok kere duymazdım bile. Bileti kaptığım gibi koşar adım çıkardım Beldeşan Sineması’nın salona çıkan merdivenlerini.

 
Toplam blog
: 300
: 1022
Kayıt tarihi
: 13.06.10
 
 

Tarih, edebiyat, şiir, dil ..