​ Genel Kurmay Başkanı konuştu - 1 / Siyaset / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Temmuz '10

 
Kategori
Siyaset
 

Genel Kurmay Başkanı konuştu - 1

Genel Kurmay Başkanı konuştu - 1
 

Genel Kurmay Başkanımız İlker Başbuğ’un Uğur Dündar ile yapmış olduğu uzun söyleşi Türkiye’nin her kesiminde ilgiyle izlendi. Herkes de bu söyleşide Başbuğ’un açıklamalarını kendine göre değerlendirdi. Beğenenler oldu, beğenmeyenler oldu, şiddetle karşı çıkanlar oldu…

Bu durumlar nalıncı keseri misali, sürekli kendine doğru yontulduğu için böyle değişik tepkiler olması da normaldir.

Ben her şeyden önce bu konuşmaları son derece samimi buldum. Genel Kurmay Başkanımız lafı hiç eğip bükmedi. Ne kimselere şirin görünmeye çalıştı, ne de bazılarına imalı ithamlarda bulundu. Yaşadıklarını da, düşündüklerini de açık yüreklilikle anlattı. En önemlisi ise kullandığı üsluptu. Göreve başlarken kullandığı üslup ne ise, artık bırakma günlerinin geldiği bu zamanlarda da aynı üslubu sürdürdü. Belli ki, kaygısı da, umudu da, amacı da devlete hizmet gayretiydi.

Söylediğim gibi, bu konuşmaları herkes yorumladı ve yorumlamaya devam ediyor. Bu konuşmadan bazı cümleleri ben de yorumlamak istedim.

“Her terör örgütü eylem yapar. Eğer uzun süre eylemsizlik halinde kalırlarsa üst kadrolarda bölünme başlar. Alt kademedeki teröristleri de bir arada tutamazsınız…”

Bunu TSK yirmi beş yıllık tecrübeyle zaten biliyor da, bizler de yaşaya yaşaya öğrendik. Ama içimizdeki örgüt hayranları bu eylemsizlik süreçlerinin bir hazırlık dönemi olduğunu düşüncelerden kaçırmak için sürekli olarak ateşkes ve silahların susması masallarıyla bizleri uyutmayı başardılar. Bu türlü süreçler her seferinde kanlı baskınlar ve yüreğimizi yakan ağır zayiatlarla sonuçlandı.

“Eğer siz terörle bağlantılı sorunları eylemler sonucunda gündeme yoğun olarak alırsanız ve bunları tartışmanın içine girerseniz bir noktada terör örgütünün amacına hizmet ediyorsunuz demektir…”

Bu bir bakış açısıdır ve bence haklılık payı da çoktur. Terör örgütünün istekleri silahların gölgesinde tartışılmaz. Örgüt eylem yapıp askerlerimizi şehit ettikten sonra “bunlar şunları istiyor, istekleri haklı mı, haksız mı” tartışmaları bile çok yanlıştır ve karşı tarafa isteklerini silah zoruyla kabul ettirebileceği inanç ve düşüncesi verir ki, bu durum terörü tırmandırmaktan başka bir sonuç getirmez. Eğer bir bölgemizin ve bir kısım vatandaşlarımızın var olduğu iddia edilen sorunları tartışılacaksa bu irade terör baskısıyla değil, devletin ve milletin inisiyatifiyle gerçekleşmelidir. Bunun böyle olacağı da herkese hissettirilmelidir. Devlet baskıya boyun eğmez ve de eğmemelidir.

“Türkiye Cumhuriyeti büyük devlettir. Hiçbir zaman teröristle pazarlık yapmaz. Bunun düşünülmesini bile son derece yanlış buluyorum.”

Ne yazık ki düşünülmenin ötesinde sürekli olarak yüksek sesle ifade edilmektedir. Devletin terör örgütüyle pazarlık yapması, hapisteki örgüt lideriyle masaya oturması kendilerine uzman diyen pek çok kişi tarafından ısrarla önerilmektedir. Aynı önerinin Türkiye’nin “model” ortağı ve de diğer müttefikleri tarafından da telkin edildiğini konusunda yaygın bir kanat hakimdir. Üstelik Kandil’den gelen bir gurup teröristin Habur’da karşılanıp zafer konvoylarıyla düzenlenmesi ve çadırda kurulan seyyar mahkemelerde yargılanarak salıverilmeleri de gerçekten dolaylı ya da dolaysız bazı görüşmelerin yapıldığı ve bazı konularda mutabakat sağlandığı kanaati veriyor. Sonuç düşünüldüğü gibi olmamış olabilir. Belki de taraflar sözlerinde durmamışlardır. Ama bir ön anlaşma olduğu kesindir.

“Önümüzdeki süreç terör eylemleri bakımından hassas bir süreçtir. İstihbaratımız da dahil, gerekli önlemler üst düzeyde alınmalıdır. Aynı hassasiyet batı bölgelerimizde de gösterilmelidir ve de gösteriliyor.”

Genel Kurmay Başkanımız bu sözleri belli bir istihbarat sonucuna göre söylüyordur diye düşünüyorum. Demek ki örgüt eylemlerini yurt geneline yayma gayreti içinde olacak.

“Terörle mücadelenin içinde ekonomik boyut var, terörle mücadelenin içinde sosyokültürel boyutlar var. Eğitimden tutun da sağlık boyutlarına kadar, terörle mücadelenin içinde psikolojik harekât, bazıları bunu sevmiyor, o zaman daha sempatik söyleyelim propaganda faaliyeti var. Terörle mücadelenin içinde uluslararası boyutu var, şimdi terörle mücadele bu. Güvenlik Kuvvetleri olarak biz terörle mücadelenin içinde hangi bölümde görev yapıyoruz veya direkt bizim sorumluluğumuz nedir? Silahlı Kuvvetler olarak, Polis olarak bizim terörle mücadeledeki sorumluluğumuz güvenlik alanıdır. Sorumluluğumuz çok açık, teröristler neredeyse arayıp, bulup, etkisiz hale getirmek, bizim görevimiz bu. Diğer görevler kime düşüyor, diğer görevler Devlete, Devletin Kurumlarına, topluma ve hatta sivil toplum örgütlerine…”

Sürekli olarak askerin terörü bitiremediğini dile getirerek Türk Silahlı Kuvvetlerini başarısız gösteren ve silahlı mücadele yerine teröre teslim olmayı telkin eden kafalar bu sözleri iyi değerlendirmeliler. Sürekli açılım muhabbetleriyle bizi hayal alemlerine götürenlerin de önce terörün kaynaklarını kurutacak önlemleri hayata geçirmeleri gerekir.

“26 yılda 30 bine yakın teröristi etkisiz hale getiriyorsunuz, 10 bin de sağ, yaralı, teslim olanlar var, toplam 40 bin. Peki terör örgütünün dağ kadrosu ne kadar? Değişiyor tabi yıllara göre, ama ortalama olarak, altı bin diyebiliriz. Yani bazen yedi bin oluyor, 1990’larda en fazla on bine çıktı. Şu anda dört binler civarında. Buna biz ortalama altı bin dersek otuz bini altıya bölün beş çıkar değil mi? Yani biz bu örgütün dağ kadrosunu beş defa bitirmişiz.”

Bu rakamlar bir şeyi açıkça ortaya koyuyor. Terörle mücadelede başarısızlık güvenlik güçlerimizde değil, devletin diğer kurum ve kuruluşlarındadır. Ordu teröristi bitiriyor ama dağa çıkış sürecini durduramadığınız sürece örgütün insan kaynakları sürekliliğini koruyor. Bu sorunu çözmesi gerekenler devlet yönetimini elinde bulunduranlardır.

“PKK terör örgütü aslında konjonktür olarak şanslı bir örgüt. Tam böyle çökme noktasına, çözülme noktasına geliyor, fakat maalesef konjonktürel durumlar hep lehine cereyan ediyor.”

Başbuğ’un bu sözlerini biraz ihtiyatla karşılıyorum. Bu örgütün kuruluşunda ve de varlığını sürdürmesinde ABD’nin payı olduğu herkesçe bilinen bir gerçek. Bu durumda örgütün şansı olarak değerlendirilen sürecin de bu terörist devlet olarak önceden planlandığını söylemek yanlış olmaz.

“Avrupa’da yakalanan narkotiklerin yüzde 80’i PKK’yla ilişkili. İkincisi, insan kaçakçılığı. Bu pek bilinmiyor, aslında insan kaçakçılığı da finans konusunda çok önemli bir husus. Üçüncüsü de insanlardan, özellikle Avrupa’daki insanlarımızdan toplanan haraç. Şimdi burada özellikle finans kaynaklarının kesilmesi konusunda işte Avrupalı dostlarımızın çok büyük sorumluluğu var. Belki bazen bazı şekillerde anlatılmak istenen olay da bu. Çünkü gerçekten örgütün asli finans kaynağı Avrupa, Avrupa Ülkeleri. Avrupa Birliği içinde beraber olduğumuz ülkeler var. Dolayısıyla biz bu ülkelerden özellikle örgüte yönelik finans kaynağının kontrol edilmesi ve kesilmesi üzerinde ciddi çalışmalarını, sonuç almalarını beklemek, bunu istemek bizim hakkımız değil mi?”

Şimdi bu çok açık tespitleri hükümetimizin ve de sayın başbakanımızın bilmemesi mümkün müdür? Eğer biliyor ise, aynen Davos’ta yaptığı gibi “van minut” diyerek aslanlar misali ortaya çıkıp bunun hesabını bu ülkelerden sorması gerekmez mi? Mavi Marmara için İsrail ile savaş ihtimalini bile ima eden Dış İşleri Bakanımızın bu konuda sessiz kalması üzücü değil mi?

Çocuklarımız ölmeye devam ederken terörü besleyen ülkelerle hiçbir şey olmamış gibi ilişkiler sürdürülebilir mi?

“Irak'ta bir Merkezi Hükümet var. Bu Merkezi Hükümetin sorumluluğu var. Kendi toprakları üzerinde terör örgütlerine yardım yapmaması, barındırmaması lazım. Belki diyebilirsiniz ki, Merkezi Hükümetin orada defakto olarak gücü yok, bu boyutu ile doğrudur. Peki, orada güçlü unsurlar var, Irak'ın kuzeyindeki unsurlar var, bunlar ne yapıyorlar? Bunlar ne için arzu edilen etkili sonuçları almıyorlar? Artık sözün bittiği yerdeyiz. Yani Türkiye bakın son bir, iki ayda ne kadar şehit verdik. Bu hepimizin yüreğimizi yakıyor ve dolayısıyla artık bu konuda sorumlulukları olan kişiler, kuruluşlar, devletler, yapılanmalar işte Irak'ın kuzeyindeki, üzerlerine düşmelerini yapmaları zamanı geldi geçiyor. Burada ben Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kararlı olduğunu düşünüyorum. Bunlar elbette görüşülüyor, ifade ediliyor artık bizim de istediğimiz bu konularda somut ve etkin sonuçların alınması.”

Bu tespitler ve bu sitemler haksız değil. Irak’ın kuzeyinde kendi ülkesini bölmek için işgalci düşmanla işbirliği yapmış olan peşmerge lideri Barzani aynı çabayı Türkiye’de gösteren ve aynı amaçlara sahip olan terör örgütünü kendi çıkarlarına uygun bulup yataklık yaptığı gibi bu konuda Türkiye’nin talepleri karşısında küstahça söylemlerde de bulunabilmektedir. Zamanında bunlar sınır aşırı sıcak takip hakkımızı kullanırken bizi savaşla tehdit etme cüretini bile göstermişlerdi. Ama terör örgütüne güçlerinin yetmediğini söylüyorlar. Onları zorla ya da güzellikle, bir şekilde ikna etmesi gereken Dış İşleri Bakanımız ise Peşmerge liderine “abi” diye hitap ederek bunları daha da yüreklendirmektedir.

“Irak'ın kuzeyindeki PKK varlığı bugün elbette Türkiye için en büyük tehdit, en büyük risk bu tartışmasız. Ancak Amerikalılara biz açıkça şunu da ifade ediyoruz; bakın eğer siz Irak'tan asıl büyük kuvvetlerinizle çekildikten sonra eğer arkanızda problem bırakırsanız, bu durum bu bölge için ciddi bir sorun olur. Nedir problem? Amerikan Silahlı Kuvvetlerinin asli unsurlarının çekilecek, ama Irak'ın kuzeyinde o PKK varlığı olduğu gibi duracak, bu sorundur ve bir gün Irak'ın kuzeyindeki bu PKK varlığı Irak'ın bütünlüğüiçin de bir tehdit teşkil edebilir ve o bölgedeki çatışmalara neden olabilir, güveni bozar. Tabi en önemlisi, Irak'ın kuzeyindeki bu PKK varlığının önümüzdeki süreçte devam etmesi bir noktada Türkiye-Irak ilişkilerini olumsuz etkiler ve bir boyutuyla Türkiye - Amerika ilişkilerini de olumsuz olarak etkiler. Onun için bizim son yıllarda özellikle Amerikalı dostlarımızdan her zaman istediğimiz, her zaman dikkatlerine sunduğumuz konu, artık zaman geldiğimiz an Irak’ın kuzeyindeki PKK varlığının mutlaka ortadan kaldırılmasının hem Türkiye için hayati olduğu kadar en azından Irak’ın geleceği ve güvenliği için de önemli olduğu ve Türk - Amerikan ilişkileri açısından da önemli olduğu noktasındadır.”

Sanki bu sözleriyle başbuğ şunu söylemek istiyor: Ey Amerika, sen şimdiye kadar bu Terör örgütünü kendi çıkarların için kullandın, bu nedenle de onu koruyup kolluyordun. Ama artık Irak’da kendi düzenini kurdun. Bundan sonra bu örgüt sana gerekli değil. Bırak da imha edelim…

Ben yukarıdaki sözlerden bu anlamı çıkardım ama Genel Kurmay Başkanımızın bu sözlerine tamamen katılamıyorum. Çünkü bana göre ABD’nin hedefleri Irak ile sınırlı değil. Daha İran’ın da önce yalnızlaştırılması, bunaltılması, içindeki Kürt ve Azeri gibi etnik unsurlar vasıtasıyla bölünmesi ve işgal edilmesi planları olduğuna inanıyorum. Çünkü hiç Büyük Ortadoğu Projesi adıyla bir proje yapılır da bu projede İran yer almaz mı?

Bu konuya devam edeceğim.

 
Toplam blog
: 114
: 548
Kayıt tarihi
: 18.11.09
 
 

Emekli öğretmenim. Üç yıldır Söke Ekspres gazetesinde günlük yazılar yazıyorum. 2008 Yılında röpo..