- Kategori
- Gündelik Yaşam
Gerçek zaman

Öyle bir alışkanlığım yok, sadece arkadaşlarımı görmek için arada sırada bir uğrarım. Zamanın en hoyratça harcandığı yerdir orası; Kahvehaneler.
Zamanın adı yaşanması gerekenlerin yaşanması için hazırlanan ortamın adıdır. Gerçek yaşamın.
Hadi bugün siyasetten spordan uzaklaşalım yaşamın içinden bir şeyler paylaşalım. Bir öyküye ne dersiniz?
“Bir gün bir araştırmacı, köyünden kalkar hiç görmediği ama hep hayalini kurduğu kente gitmesi gerektiğini hisseder. Kendi benliğinin hiç bilmediği derinliklerinden kaynaklanan bu tür duyguları çok ciddiye alması gerektiğini öğrenmiştir. Bu nedenle hemen çıkar yola.
Tozlu yollarda birkaç gün taban teptikten sonra o kente yaklaşır. Kente varmadan önce patikanın sağındaki tepe dikkatini çeker. Muhteşem bir yeşillikle kaplıdır, birçok çeşit ağaç, büyüleyici çiçekler ve kuşları görür. Etrafı cilalı ahşap alçak çitlerle çevrilidir. Bronz bir kapısı vardır. Adeta kendisini içeri davet eder gördükleri. Karar verir ve içeri girerek dinlenmek ister.
İçeri girer ağaçların altında rastgele duran beyaz taşların arasında gezinmeye başlar. Bakışlarının bu rengârenk cennetin her ayrıntısında bir kelebek gibi oynamasına izin verir, her şeye göz atar. Eh serde araştırmacılık var ve dayanamaz taşların üzerindeki yazıları da okumak ister. Bir taşta aynen şöyle yazılıdır; Abdul Taran, 8 yıl, 6 ay,2 hafta 3 gün yaşadı…
Bu taşın alelade bir taş değil mezar taşı olduğunu fark ederek ürperir. İçinden ne kadar küçük bir çocuk diye düşünür ve hüzünlenir. Çevresine bakınca yandaki taşın üzerinde de bir yazı olduğunu görür ve merak eder okur; Yakut Kâtip,
5 yıl, 8 ay 3 hafta yaşadı…
Muhteşem bir yer cennetten bir köşedir burası ama mezarlıktır, okudukları ise mezar taşlarıdır. Teker teker tüm yazıları okumaya başlar. Hemen hepsinde benzeri şeyler yazılıdır, bir isim soyadı ve ölümün kesin yaşam süresi. Ancak dikkatini çeken şudur; en uzun yaşayan ancak on bir yıldan uzun bir süre hayatta kalamamıştır. Çok üzülür ve gözlerinden birkaç damla yaş süzülür…
O sırada oradan geçmekte olan mezarlık bekçisi yanına yaklaşır adam gözyaşlarını siler ve bekçiye selam verir vermez bekçi sorar. Bir yakınınız için mi ağlıyorsunuz?
“Hayır” der adam” hiç yakınım yok burada, bu insanlara ne oldu korkunç bir olay mı yaşandı ya da salgın bir hastalık mı? Ölü çocukların sayısı neden bu kadar fazla? Çocuklar bir lanetle mi karşılaştı böyle bir mezarlık yapıldı?”
Bekçi sakin olun dedikten sonra başlar anlatmaya; “Lanet falan yok salgın da olmadı. Bu eski bir gelenektir. Bir genç on beş yaşını bitirince anne babaları boyunlarına asması için kendi boynundakini göstererek benim ki gibi bir deftercik hediye eder. Geleneğimize göre bu yaştan itibaren bir şeyden derin haz duyan kişi defterciğini açıp kayıt tutar. Defterin sol tarafına neyin keyfini çıkardıysa onu, sağına bu hazzın ne kadar sürdüğünü yazar. Örneğin;
Sevgisiyle tanışıp ona âşık olması, bu müthiş tutku ve onu tanımanın hazzının ne kadar sürdüğünü, bir hafta mı iki mi üç buçuk hafta mı?
Ardından ilk öpücüğün heyecanını, muhteşem keyfini... Ne kadar sürdü? Öpücüğün süresi bir buçuk dakika mı iki gün mü üç hafta mı?
İlk hamilelik ve ilk çocuk, arkadaşlarının dostlarının düğünleri, gerçekleşmesini istediği en uzun yolculuk, uzak bir yerdeki akrabalarını kardeşini dostunu karşılamak, tüm bunların keyfini çıkarması ne kadar sürdü? Saatler mi günlerce mi?
İşte böyle, yani keyfini çıkardığımız her anı bu minicik defterciğe kaydederiz, ama aklınıza gelen keyifli her anı...
Biri öldüğünde geleneğimize göre onun defterini açar haz duyarak geçirdiği anları toplar ve mezar taşına yazarız.
Örneğin; 8 yıl, 6 ay 5 hafta 3 gün 7 saat yaşadı gibi…
Çünkü bizim için bu toplam, “GERÇEKTEN YAŞAMIŞ OLDUĞU “ biricik ve tek zamandır…”
***
Yani dostlarım neredeyse senelerdir içimize kara bulutlar yerleşti, bir türlü çıkmayı da bilmiyor. Sabah kalkıyoruz üzüntülü bir haber okuyoruz içimiz kararıyor, duyuyoruz kahroluyoruz, izliyoruz gördüklerimize şaşıp kalıyor, hatta insan olduğumuzu unutuyor, hayata neşeyle umutla bakamıyoruz. Oysa hepimizin en doğal hakkıdır, yaşımız ne olursa olsun hayattan keyif alarak yaşamı sonlandırmak. Kimin ne haddine böyle bir yaşama bizleri mahkûm etmek. Üstelik kendimiz seçiyoruz kendi gardiyanlarımızı kendimiz atayarak…
Vakit geç olmadan hayattan ve yaşamak için can attığınız ne varsa en kısa zamanda yaşayın ve bundan derin bir haz alın ki, gerçek yaşam karnenize bir not daha düşülsün…
Aklıma gelmişken ben yazdım topladım felaket çıktı isterseniz birde siz deneyin bakalım…
Keyifli ve daima sağlıklı sevgi dolu zamanlar sizin olsun efendim…
Erdoğan Özgenç