- Kategori
- Öykü
Gereksiz bir eleştiri

Yorgun gözlerini önündeki taslak halinde duran karalanmış kâğıtlara çevirip, neler yazdığını inceliyordu. Amacı, kalıcı bir yapıt yazmaktı. İleride onun çok satıp satmayacağı ile pek ilgilenmiyordu. O, daha çok eserinin edebiyatın tüm özelliklerini içinde barındırmasını arzuluyordu. Gerisi ise zamana ve okurun takdirine kalmıştı.
Derken kapı birden açıldı ve içeriyi buyurgan bir ses doldurdu;
‘‘ Selim, arkadaşın geldi. ’’
Tüm dikkati dağılmıştı. Annesine bilmem kaç kez söylemişti, odasına girmeden evvel kapıya vurması gerektiğini. Ama hâlâ değişen bir şey yoktu.
‘‘ Neden kapıyı çalmıyorsun anne? ’’ diye tepki gösterdi.
Kadın ellerini gövdesinde birleştirip, bunun pek de gerekli olmadığına kani olarak ya da böylesi bir gelenekten gelmesi hasebi ile başını salladı;
‘‘ Niye, kötü bir şey mi yapıyorsun ki? ’’
Bu soru halindeki cevap, genç yazarı daha da kızdırmıştı;
‘‘ Bu, bir saygının ifadesidir anne. ’’
‘‘ Hele şu şerefsize bak! Saygıymış. Hoşt! Ben saygısız bir insan mıyım? ’’
Belli ki annesi ile ortak bir noktada buluşamayacaktı. Bu sebeple konuyu değiştirdi ve gelen arkadaşının kim olduğunu sordu.
‘‘ Yaşar. ’’
‘‘ Yaşar mı? ’’ diye yavaşça kendi kendine sordu. Alaycı, muzip bir çocuktu. Şimdi, zamanını yine boş lakırdılarla dolduracaktı. Yapılacak bir şey yok, başa gelen çekilecekti. Annesine kabul ettiğini başı ile tasdik edip, önündeki kâğıtları toparladı. Çok geçmeden de içeri uzun boylu, zayıf halli ve kurnaz bakışları olan bir delikanlı girdi.
‘‘ Merhaba ailemizin başarılı yazarı! ’’ diye selam verip, masaya yaklaştı.
‘‘ Merhaba Yaşar. Hoş geldin. Nasılsın? ’’
‘‘ Vallahi seni gördük daha iyi olduk. Yüzünü gören cennetlik. ’’
‘‘ Bu aralar pek az insanlar görüşüyorum Yaşar. Lütfen kişisel algılama. ’’
‘‘ Demek ki o pek az insanın arasına girecek kadar özel değiliz anlaşılan! ’’
‘‘ Ne alakası var? ’’
‘‘ Haydi, haydi. Kurusu sıkı atma. ’’
Meraklı bakışlarını masadaki kâğıtlara çoktan çevirmişti bile. Bir tanesini alıp, yüzüne yaklaştırdı.
‘‘ Ne yazıyorsun böyle harıl harıl? ’’
Genç yazar, içinden oflayıp puflamaya başladı. Gel de, hayatında okuduğu kitap sayısı yaşını geçmeyen bu adama yaptığı işten bahset.
‘‘ Bir roman yazıyorum. ’’ diye kestirip attı.
‘‘ Ne tür bir roman? ’’
‘‘ Tarihi bir roman. ’’
‘‘ Hangi dönemi anlatıyor? ’’
Genç yazar bu adamın sorularından iyice sıkılmaya başlamıştı, ama yine de bu sorusunu cevapsız bırakmadı.
‘‘ 19.yüzyıl Osmanlı Dönemini. ’’
‘‘ Vay, padişahlar dönemi ha! ’’ deyip, kâğıttaki bir cümleye kafayı taktı. ‘‘ Bak şöyle demişsin’’, ‘ …üzerindeki yeşil yeleğini bir iyice temizleyip, fesini başına geçirdikten sonra gün henüz ağarmadan camiye gitmek üzere yola çıkmıştı Rasim Efendi.’
‘‘ Ne var cümlede? ’’ diye birden ciddileşmişti genç yazar. Arkadaşından hiç beklemediği halde acaba önemli bir eleştiri mi alacaktı diye düşünmeden edemedi.
‘‘ Merak ediyorum. ’’ diyerek bir edebiyat eleştirmeni gibisinden poz takınmaya başlamıştı bile. ‘‘ Adamın giydiği yelek neden siyah ya da kahverengi değil de, yeşil. Ve adam neden gün ağarmadan yola çıkıyor ve başka bir yere değil de neden camiye gidiyor? Pek mi muhafazakâr ya da öyle mi görünmek istiyor. Ayrıca ismi Mehmet ya da Ahmet yerine neden Rasim? ’’
Bir an için bile olsa önemli bir eleştiri alacak diye umutlanmıştı. Ama bu umudunun böylesi lüzumsuz bir eleştiri ile boşa çıktığını görünce iyice sinirlenmişti. Neden adamın yeleği siyah değilmiş, neden ismi Ahmet değilmiş, neden camiye gidiyormuş, falan da filan da…
‘‘ Çünkü ben öyle istiyorum da ondan…’’ deyip, arkadaşının elinde durmaya devam eden kâğıdı çekip, aldı. Bu, onu biraz bozmuştu.
‘‘ Sana da eleştiri yapmaya gelmiyor. Hemen sinirleniyorsun. ’’
‘‘ Ne yani! Sen bu lafazanlığa eleştiri mi diyorsun? Böyle eleştiri olmaz. ’’
‘‘ Bal gibi de olur. Hem ben de bir okurum, okurun yorumlarını ciddiye almazsan asla iyi bir yazar olamazsın. ’’
‘‘ Okur mu? ’’ diye tepki ile söylendi. ‘‘ En son hangi kitabı okudun? ’’
Bu soru ile afallamıştı. Zihninden bir süre arama tarama yaptı. Muvaffak olamayınca da yelkenleri suya indirdi;
‘‘ Sen böyle bodoslama sorunca hatırlayamadım. ’’
‘‘ Yaşar, söyle haydi. Neden geldin? Buraya benim yazdıklarımı eleştirmek için gelmiş olamazsın. ’’
Derin bir iç çekti arkadaşı. Dertliymiş gibi göründü. Başını sallayıp, durdu. Ve nihayet ağzındaki baklayı çıkartmaya karar verdi;
‘‘ Biraz borçlandım da Selim. Senden borç para almak için geldim. ’’
Evet, nihayet sadede gelmişti.
‘‘ Yine kumar mı? ’’
‘‘ Yok, bilmediğin şeyler. ’’
‘‘ Başını yine derde mi soktun? ’’
‘‘ Eğer borcumu ödemezsem başım dertte olabilir. ’’
‘‘ Benden ne kadar istiyorsun? ’’
‘‘ Sen ne kadar verebilirsin? ’’
Sanki mecburmuş gibi nedense cüzdanını cebinden çıkardı ve içinde duran dört adet yüz liradan üçünü çekip, arkadaşına uzattı ve niçin böyle bir yardımsever rolüne büründüğünü anlayamadı.
Bu üç yüz lira adamın pek de hoşuna gitmemiş olsa da havada asılı duran parayı hemen kaptığı gibi odanın kapısına yöneldi.
‘‘ Allah razı olsun Selim. En kısa zamanda sana olan borcumu ödeyeceğim. Sağlıcakla kal. ’’
Bu beladan kurtulmak ona tam üç yüz liraya mâl olmuştu. Asla bir daha gelmeyecek olan üç yüz liraya…
Başını olumsuz anlamda sallayıp, dağılan dikkatini tekrar toparlamaya çalıştı. Ve elinin altında duran kâğıdı alıp, söz konusu cümleyi sesli şekilde okudu;
‘ …üzerindeki yeşil yeleğini bir iyice temizleyip, fesini başına geçirdikten sonra gün henüz ağarmadan camiye gitmek üzere yola çıkmıştı Rasim Efendi.’
17 / 09 / 2016
İstanbul