- Kategori
- Gezi - Tatil
Gezgin Ada’m Komagene Krallığıyla tanışıyor

Nemrut Dağı
TK2222 sefer sayılı Gaziantep yolcularını uçağa çağıran anonsu öyle heyecanla bekliyorduk ki neşe ve keyifle kuruluyoruz koltuklarımıza, Esra, Erol, oğlum Ada ve ben. Hosteslerin ikramları, ödevler derken zaman çabucak geçiyor ve pilot inişe geçtiğimizi müjdeliyor. Tekerlerin piste değmesi ile pilot gaza asılıp uçağı tekrar havalandırıyor!! Bu tehlikeli pas geçiş manevrası midesini altüst eden Ada’yı yatıştırıp bir de torba hazırlıyorum. Neyseki kullanmasına gerek kalmıyor…. Ters rüzgarı bahane ediyor pilot, oysa pist kenarındaki rüzgar ölçerler kıpırdamıyor bile. Belli ki pist uzunluğunu hesaplayamayıp ortasından girdi ve duramayacağını anlayıp tekerler değer değmez uçağı kaldırmaya karar verdi.
Hava güneşli sıcak, İstanbul’u aratmayan bir kalabalık var sokaklarda. Şehir merkezindeki otelimize çantalarımızı bırakıp hemen keşfe çıkıyoruz. İlk durağımız Zeugma müzesi arkasında bir ara sokakta yer alan Halil Usta Lokantası. Sanayi mahallesi görünümlü bir ara sokak içerisinde yemekhaneyi andıran sıra sıra dizili masalar, duvarlarda ise burada yemek yemiş ünlülerin fotografları…Maşrapada servis edilen köpüklü buz gibi ayran, bol nar ekşili salata, acısız dedikleri bile ciddi acı, ama yine de yemekten kendimizi alamadığımız ağızda dağılan leziz küşneme, kıyma kebabı, kuşbaşı…. Cennette miyiz ne …
Enfes bir ziyafetin ardından Zeugma müzesine giriyoruz. Kalabalık ve gürültücü bir okul grubu var içeride, ancak öğrenciler gittikten sonra müzenin ve muhteşem mozaiklerin keyfini çıkartabiliyoruz. Çingene kızı figürü ustalıkla ücra bir köşeye saklanmış, kimse görmesin diye olabilir mi ? 3 boyutlu tanıtım filmini izlemeye niyetleniyoruz ancak görevliler o kadar ilgisiz ve vurdumduymaz ki sinirleniyoruz. Bu muhteşem mozaiklerin sergilendiği müzede tanıtım broşürü yada kitapçık ta yok ! Yazık ki turistik bir Gaziantep kitapçığı bulamıyoruz.
Şehir merkezine Hüseyin taksi ile geri dönüyoruz.Tahmis Kahvesini çok fazla turistik bulup, Tütün Handa daha otantik bir ortamda menengiç kahvemizi yudumlarken, Ada keyifle çilekli milkshake içip bol bol fotograf çekiyor. Bakırcılar çarşısı, Almacı çarşısı rengarenk ve büyüleyici. “Sülük bulunur” tabelasını gördüğümüz dükkana dalıp rica ediyoruz, koca bir kavanoz sülük fotografı çekiyoruz. Ada şaşkın şaşkın dinliyor sülüklerin ne için kullanıldığını. Hava sıcak, yürümekten yorulmuşken karşımıza çıkıyor: “kara dut şerbeti” Nasıl da lezzetli ! Hemen 2,5 litrelik bir şişe satın alıyoruz, mutlu gezgin dostlarımıza ikram etmek için.
“Yemenici Hayri Usta”, küçücük dükkanında, Brad Pitt - Harry Potter - 300 Spartalı - Aras Kargo reklamı barındırıyor. Yerden tavana dizili rengarenk model model yemenilere bakmaya ve sohbete doyamıyoruz. Ayağıma şöyle bir bakıp çırağına sesleniyor, “38 no zeyna getiriver” Babadan kalma mesleğini el almış ve yeğenini yetiştiren bu kır saçlı delikanlı özenle giydiriyor kırmızı renkli “uzun zeyna”yı ve bağcıkları nasıl yapcağımı gösterirken kendimi Sindrella gibi hissediyorum. Esra ve Erol yeşil renkte ısrarlı, farklı bir model yeşil yemeniyi de diğer ayağıma geçirip dükkanın önünde ufak bir tur atıyorum.Her iki model de ve her iki renk de öyle güzel ki seçmekte zorlanıyorum. Ada ise, dikilmek üzere kenarda duran renkli deri parçalarını kasket gibi kafasın geçirmiş oynuyor. Hayri Usta istersem kredi kartıyla da ödeme yapabileceğimi, hatta İstanbula kargo ile siparişimi iletebileceğini söylüyor. Erol da bir yemení almaya karar verip modelleri denemeye başlıyor. Usta ona birkaç model çıkartırken bizi bilgilendiriyor; %100 gerçek deri olan yemenilerin zamanla renkleri güneşten biraz değişirmiş, nemli bez ile temizlenirmiş. Yemeniler ayağı öyle güzel kavrıyor ki sanki hiç yokmuş gibi hafif. Nihayet alışverişimizi tamamlayıp dükkandan çıkarken kartını uzatıyor, yineliyor “telefonla sipariş verebilirsiniz, kargo ile yollarım, İstanbul’da kapalıçarşıda da var ürünlerimiz ama çok pahalı orada”. Verdiği kartta “Orhan” yazıyor, biz ise bir saattir Hayri usta dedik adamcağıza! Meğer Hayri Usta babasını adıymış, ve onun ismini marka adı olarak tescillettirmiş.
Ada’nın karnı acıkınca girdiğimiz İmam Çağdaş Lokantasında bizi inanılmaz bir kalabalık ve uğultu karşılıyor. Esra dayanamayıp kendini dışarı atıyor; “çok aç ve yorgunum annecim” diyince Ada, çaresiz boşalan ilk masaya yerleşip hemen sipariş veriyorum. Herşey tartışmasız müthiş lezzetli fakat uğultu ve kalabalık öyle rahatsız edici ki, hızlıca açlık bastırıyoruz. Rehberimiz Erol’un siparişi kuru baklavaları da alıp arkamıza bakmadan kaçıyoruz İmam Çağdaştaki kalabalıktan. Gece serinliğinde girdiğimiz Gümrük Handa bir ebru atölyesi çıkıyor karşıma, ama atölye sahibi pek bi ketum, hayalkırıklığına uğruyorum. Fonda antep türküleri ve müziğin ritmine uygun dans eden çaycı amca; sakin sakin kahvemizi yudumlayarak Cuma günümüzü bitiriyor ve ertesi günü planlıyoruz.
Cumartesi sabahı 07:30 da Esra, Erol, Ada ve benden oluşan 4 kişilik mini grubumuz katmerci Zekeriya Ustanın dükkanında, sadece Ada değil hepimiz heyecan ve ilgiyle yufkanın açılışını, kaymağın serpilişini, fırına verilişini izliyoruz. Uyku mahmurluğuyla, Ada sabah sabah katmerli bir süt banyosu yapıyor, neyseki şortu çabuk kuruyor.
Katmerler ağızda öyle güzel dağılıyor ki, gezgin grubumuza ikram etmek icin bir tane de paket yaptırıyoruz. Zekeriya usta bizi uğurlarken turistik Gaziantep haritası hediye ediyor. Otelden çıkış yapmadan önce kumanya olarak minik sandwichler hazırlıyor ve ekibimizi karşılmak için havaalanına yöneliyoruz.
Mutlu Gezginler çok erken saatte uçuş yapmış olmalarına rağmen müthiş dinamik ve heyecanlı. Katmer ve karadut şerbetli karşılamamız da onlara enerji veriyor. Rumkale köyüne doğru yolculuğumuz yaklaşık 1 saat sürüyor. Neşe içinde tekneye binip Halfeti’ye doğru yol alıyoruz. Yakıcı güneş altında Fırat nehrinde püfür püfür ilerliyoruz. 2000 yılında yapılan baraj yüzünden suyun altında kalan hayatlar, mezarlar, evler, okullar, camiler, yollar, acılar, hayaller, sevinçler… 7,5 yaşındaki oğluma izah etmekte zorlanıyorum burada yaşayan halkın başına gelenleri.
Halfetide karaya çıktığımızda cesur bir grup güneş tam tepedeyken “kara gül” çiçeğini aramak sevdasıyla yürüyüşe koyuluyor. Biz ise nehir kıyısında alabalık - kebap keyfi yapıyor üstüne bir de dondurma yiyoruz. Ada nehirdeki ördekleri ekmekle besleyip fotograflarını çekmeye çalışıyor. Ekibimiz maalesef “kara gül”ün kendisini bulmamış ama dizide ki bir oyuncuyla karşılaşmış olarak geri dönüyor JBu arada Erol elleri kolları yeşil erikle dolu geliyor, 3 gün boyunca eriklerin kaynağı tüketemiyoruz Rumkale ye doğru tekneyle geri dönerken dilek balonumuzu uçuruyoruz.
Akşamüstü Nemrut Dağı eteklerine ulaşıyor ve zirveye doğru tırmanışımız başlıyor.
Komagene Krallığından geriye kalan en önemli anıt mezar, 2150 metre yükseklikte yer aln Nemrut Dağı bir tümülüs ve üç tarafında yer alan teraslardan meydana gelmiştir. Kuzey terasında heykel yoktur, Doğu ve Batı terasları birbirinin aynı olan birer heykeller dizisi ve kabartmalardan oluşur. Doğu terasındaki heykeller daha iyi durumda olup kabartmalar yok olmuş, Batı terasındaki durum ise bunu tam tersidir. Heykellerin yapılmasında dağın jeolojik yapısını oluşturan kalkerli kayalar kullanılmıştır. Kral heykelleri huzurunda yaz-kış, sıcak-soğuk demeden gün doğumu ve batımlarında adaklar sunulduğu, ilahiler söylendiği, kurbanlar kesilip yemekler yendiği, içki içildiği bilinmektedir. Tümülüsün içinde mezar bulunup bulunmadığı konusunda somut bir ipucuna veya bir mezara ait olbilecek bir giriş izine rastlanılmamıştır. Doğu terasındaki Tanrı heykelleri tek parça altlık üzerine yerleştirilmiş olup hepsi “tahta oturur durumda“ yapılmış ve ortalama 8-10 metre yüksekliktedir. Kral heykellerinin yanında yine onlar kadar büyük bir kartal (göklerin hakimi) ve aslan (koruyucu) yer alır. Heykellerin karşısındaki sunağın kurbanlar ve tütsü yakmak için kullanıldığı ve kült törenlerin burada yapıldığı düşünülmektedir. Batı terası, bir dizi tokalaşma kabartması, beş adet tanrı heykeli, kartal ve aslan heykelleri ile bunların karşısında ve yanında sıralan iki kabartma dizisinden oluşmaktadır. Burada büyük bir sunak yoktur.
Kahta tarafından gelindiginde zirveye tırmanış için yaklaşık 500 metrelik tırmanış için iki seçenek var. Doğu terasına çıkan oldukça dik ve çavşak taşlı bir yol, Batı terasına çıkan, sonradan yapılmış basamaklardan oluşan nispeten yatay ama uzun süren bir çıkış yolu.
Ada zirve grubu Erol, Nalan ve Nimet üçlüsünün peşi sıra keçi gibi zıplaya zıplaya çıkıyor. Ekibimiz tırmanışta birbirinden kopsa da yukarıda buluşup harika bir gün batımı yapıyor, bol bol fotograf cekiyoruz. Kırmız renkli dilek balonumuzu uçurma çabamız görevlinin uyarısı nedeniyle hüsranla sonuçlanıyor. Çavşak taşlı yoldan sağsalim inişimizi tamamlayıp, hediyelik alışverişin ardından Karadut köyündeki pansiyona ulaşıyoruz. Hepimiz yorgun ve açız ama yine de yüzler mutluluktan gülüyor. Pansiyon sahibinin matematiği zayıf olsa gerek ki, 15 kişilik grubumuza 3 küçük su şişesi ve 14 porsiyon yemek getiriyor ! Neyseki mercimek çorbası sıcacık ve çok lezzetli. Yemeğin ardından baklava kutuları açılıyor, çay eşliğinde pazar sabahı planı netleştiriliyor.
Pazar Sabah 03:45 da çalan alarm ile uyanıyor ve Esra yı da kaldırıyorum. Telefonlara “koğuş kalk” mesajı düşüyor, oda kapımız tıktıklanıyor. Adacık bile itiraz etmeden uyanıp bavul kapatma maceramıza eşlik ediyor. 15 kişi müthiş bir uyumla saat 04:00 otelden çıkış yapıyoruz. Nemrut Dağının Kahta tarafındaki eteğinde çantalarımız katırlara yüklenip Malatya tarafından gelecek olan araca doğru yol çıkarken biz Doğu terasına tırmanışa başlayacağız.
Ada nın seyahatimizdeki uyumu ve performansı ne kadar gurur duysam azdır. Henüz 7,5 yaşında ve peşpeşe gün batımı ve gün doğumu yapmak üzere Nemrut Dağı’na iki kez tırmandı.
Sabah serinliğinde Nemrut tahmiminden çok daha kalabalık. Gökyüzü açık, saat 04:30, çıkışa başlıyoruz. Ada yine en önlerde, bu kez Erol ve Esra nın yanında. Ara ara geriye bakıp el sallıyor bana ve tırmanışa devam ediyor. Hemen arkamda oğlum yaşlarındaki çocukları ile gelmiş bir çift var. Çocuk mızmız ve ağlamaklı, babası omzuna alıyor. Taşlı ve dik yokuşu nasıl tamamladılar bilmiyorum…
Zirvede yüzünde kocaman bir gülümseme ve elinde tobleron çikolata ile heyecandan yerinde duramayarak beni bekliyor Ada. Sonradan öğreniyorum ki, tırmanış süresince de aynı heyecan ve bıcır bıcır konuşma performansını sergilemiş minik afacan… Bol bol fotograf çekiyor, çekiliyoruz güneş tüm ihtişamıyla dağların arasında yükselirken..
Kuzey terasından Malatya tarafına iniş taşlık olmasına rağmen çok rahat v ekısa bir yol.
Doğaperest Şevket Gültekin çoktan gelmiş ve çantalarımızı araca yerleştirmiş bile. Bu yol henüz çok yeni açılmış ve Adıyamanlar kendi turizm gelirlerini baltalayacağı endişesi ile çok tepkililermiş. Nemrut Dağına Malatya dan ulaşım, asfalt zemine ulaşıncaya kadar 45 dakikalık oldukça virajlı ve bozuk satıhtan oluşan yeşillikler içinde güzel bir köy yolu; üstelik araç yolu neredeyse Doğu terasındaki heykellerinin yanı başından başlıyor, yani yaya tırmanış süresi çok kısa, eğim az ve rahat bir tırmanış.
Kemaliye’ye yolumuz uzun, bizler yorgunuz. Şevket Bey, aracının buzdolabındaki çeşit çeşit sodalar, çikolatalar ve sakız ikramlarıyla bizi şımartıyor. Kale meydan köprüsü altında paçaları sıvayıp neşeyle derede çimiyor, birbirimizi ıslatırken farketmiyoruz bile Şevket Beyin kamerasına yakalandığımızı.
Dutluca beldelesinde Fatma ninenin leziz yemekleri üstüne Hasan dayı ile çay içip sohbet ediyoruz. Ada keçisütüyle yapılmış dondurmayla çok mutlu.
Ocak köyü müzesini gezdikten sonra erkekler grubumuz köy muhtarıyla çınaraltıyken biz kızlar türbede duamızı da yapıp, misafirhanesinede kahve keyfi yapıyoruz. Sakin şehir ünvanını alabilecek güzellikteki Ocak’a veda ediyoruz.
Fırat nehri boyunca ilerlerlerken elektrik direklerinde yuva yapmış leylekler de görüyoruz. Araçtan inip yol kenarında dağılıp yabani orkide ve kabuklu deniz hayvanı fosili arayışımız başlıyor. Araçta kalan birkaç çift şaşkın göze aldırış etmeyip çoşkuyla paleantoloji ve botanik bilgilerimizi tazeliyoruz. Ada çok heyecanlı, Şevket beyin yanından ayrılmıyor ve fosilleri öğretmenine, arkadaşlarına götürmek için torbasına koyuyor. Bir ara yanıma gelip fısıltıyla büyüdüğünde hem futbolcu hem arkeolog ve hazine avcısı hem de fosil arayıcı olabilir mi acaba diye soruyor.
Kemaliye, eski adıyla Eğin, Fırat nehrinin Karasu kolu kıyısında Erzincan’ bağlı, özgün mimari dokusu, doğal ve yaban hayatı, kültürel değerleri, endemik türler içeren flora ve faunasıyla gizli yemyeşil cennetten bir köşe. Kemaliye denince akıllar önce merhum Vali Recep Yazıcıoğlu ve Ayşe Kulin in Köprü isimli eseri geliyor.
Kemaliye ye ulaştığımızda hiç vakit kaybetmeden hemen Taşyoluna gidiyoruz. İlçeyi batı tarafında İç Anadoluya bağlayan, 8,5 kilometre uzunluğundaki, yapımı 135 yıl süren ve dağ delinerek açılmış tünellerden oluşan Taşyolu ve Karasu nehri vadi tabanında yer alan Karanlık Kanyon, her sene Haziran ayında doğa sporları şenliklerine ev sahipliği yapıyor.
Daracık Taşyolunda keskin virajlarda adrenalin tavan yapıyor, doğanın ürkütücü vahşi güzelliğine hayran kalıyoruz. Uçurum kıyısında artık klasik olan “santacı kızlar”ı pozumuzun sakin versiyonunu veriyoruz.
Kemaliye müzesini ziyaret edip merkeze dönüyoruz. Gün bitiminde nehir kıyısındaki otelimize yerleşlirken yağmur başlıyor. Akşam çay keyfimizi çardakda hafif yağmur altında yapıyoruz.
Gezimizin son günü, 19 Mayıs Pazartesi günü sağlam bir kahvaltının ardından, Kemaliye pazarından rengarenk yemeniler satın alıp sokaklarında yürüyüşe başlıyoruz. Dut, ceviz, çınar, kavak ağaçları arasında yer alan Kemaliye evleri 2-3 katlı olup eğimli arazi nedeniyle her katından çılan kapılarla sokağa veya bahçeye çıkılabiliyor. Her kapıda ise birbirinden güzel ve orijinal el yapımı demir kapı kulpları var. Uğradığımız bir demirci atölyesinde asılı çeşit çeşit modeller ince el işçiliği ile muhteşemler.
Eğin manilerinin en güzellerinin sergilendiği Mani yolundaki yürüyüşümüzün sonunda bastıran yağmur altında son dilek balonumuzu da uçurmaya çalışıyoruz. Neşeli neşeli, ağaçlardan topladığımız kirazları yiyerek Lökhaneye gidiyoruz. Yöresel lezzetlerden lök, dibekte dövülüp elenmiş kuru dut ile ceviz yada bademin biraraya getirilip macun haline getirilmesiymiş. Lök ismi ve tadı Ada nın pek hoşuna gitmiyor.
Kemaliye’nin içme suyu ve sulama kanallarını besleyen, evlerin arasında gürül gürül akan Kadıgölü, maalesef bu kışın kurak geçmesi nedeniyle çok sakin akıyor. Buz gibi suyunda yüzümüzü yıkayıp, merkeze 5 kilometre mesafedeki Apçağa köyüne gidiyoruz.
Köy sokaklarında kısa bir yürüyüş ve fotograf molasının ardından Kemaliye’ye veda edip yol üzerindeki Çırçır şelalesinde kısa bir fotograf molasının akabinde Elazığ havaalanına hareket ediyoruz.
Esrarengiz Tur adıyla Halfeti - Nemrut Dağında gün batımı ve gün doğumu – Kemaliye programı içeren bu sıradışı gezi, Mutlu Gezginler, Erol Şahin ve Şevket Gültekin ile çok özel ve çok güzeldi.
Teşekkürler
Meltem Berk
16-19 Mayıs 2014