- Kategori
- Sinema
Gizli dokunuşların yönetmeni: Luc Besson

Luc Besson deyince aklınıza ne geliyor?
Sinema, yönetmen, hayal gücü, Nikita, Fransa, Jean Reno, Derinlik Sarhoşluğu, Leon?
Fransa’nın Steven Spielberg’i olarak görülen Luc Besson, aslında her filminde düş gücünü ve olası gerçekliği çarpıştıran bir yönetmen. O bunların birleşiminde üretiyor filmlerini. Çocukluğunda dinlediği masallardan da bir miktar üstüne ekliyor. Güzelce fırına verdikten sonra, bunlara geniş açılar, yer yer ironik bir hava sağlayarak, yemeğin son derece lezzetli olmasını sağlıyor.
18 Mart 1959 yılında Paris’te dünyaya gelen yönetmen, çocukluğunu dalgıç öğretmeni olan anne babasıyla birlikte Yunanistan ve Yugoslavya arasında mekik dokuyarak geçirmiş. 10 yaşındayken evcilleştirilmemiş yunuslarla yüzmeye başlayan Besson, ailesinin etkisi altında kalarak dalgıçlığa merak salmış. Daha sonraki yıllarda memeli hayvanların biyolojik yapısıyla ilgilenen yönetmen, denize ve yunuslara olan tutkusundan ötürü marina biyologu olmaya karar vermiş. Son filmi "Angel-a" dahil olmak üzere filmlerindeki su/denizle olan ilişkisi ve düşgücü yüksek bakşı da o günlerde iyice şekillenmiş.
17 yaşında geçirdiği bir dalgıçlık kazasından sonra bir daha dalamayan Besson, eski sağlığına kavuştuktan sonra okulunu bitirmek için Paris’e gitmiş. Belki o kaza olmasaydı biz Luc Besson'u yönetmen değil de, bir dalgıç olarak olarak tanıyacaktık. Ya da hiç tanıyamayacaktık...
"Beşinci Element" (The Fifth Element) adlı filminin ana fikrini daha bu yıllarda kafasında oluşturan yönetmen, filmin öyküsünü bir gece rüyasında gördüğü garip olayların etkisinde kalarak yazmış. İkinci sınıftan itibaren tüm ilgisini televizyon ve sinemaya odaklayan Besson, şehir yaşamına alışsa da, denize duyduğu tutkuyu kamerayla gidermeye çalışmış.
19 yaşında Hollywood’un yolunu tutarak, buradaki ilk üç yılında bir yandan çalışırken bir yandan da Amerikan film endüstrisinin nasıl işlediğini yakından takip etmiş. Hollywood yapımı filmlerden o kadar çok etkilenmiştir ki, kariyeri boyunca yaptığı filmlerde bu etki fazlasıyla gözlemlenmiştir. Hatta Fransa’da Amerikan filmleri yapan yönetmen olarak gösterilmeye başlanmıştır. Ancak bunun Fransız sinemasına ve izleyiciye görsel ve parasal olarak büyük dönüşleri olmuş, Fransa'nın Amerikan sinemasına karşı duruşunu güçlendirmiştir.
Bir süre orduda görev aldıktan sonra üç yıl boyunca yönetmen asistanlığı yapan Besson, kendi çapında deneysel ve müzik kayıtları yapmaya başlamıştır. Birkaç kısa metrajlı projeye imza attıktan sonra 1983 yılında ilk ciddi uzun metrajlı denemesi olan "Le Dernier Combat" ( The Last Battle ) adlı filmini çeker. İlginç bir kamera çalışması olan ve sessiz çekilen film, Avoriaz Bilim Kurgu Film Festivali’nde iki ödül birden kazanır.
1985 yılında başrollerini Cristopher Lambert ve Isabella Adjani'nin paylaştığı "Subway" adlı ikinci filmini çeken Besson, tamamı Paris metrosunda geçen mizahi suç dramı olan bu filmle Fransa’da büyük bir üne kavuşur. Sinema dili olarak geleneksel olana taban tabana zıt bir aksiyon filmi olan "Subway", Fransa’nın en önde gelen kült filmlerinden biri olarak kabul edilir.
Üç yıl sonra "The Big Blue" adlı filmine imza atan Besson, dalgıçlığa olan tutkusunun bu filmle ekrana yansıtır. Jean Reno bu filmle parlarken, yalnız Avrupa'nın değil Amerikan sinemasının da ilgisini ve beğenisini kazanmıştır.
Okul yıllarında yazdığı "Le Petit Siren" adlı hikayesini senaryolaştıran Besson, küçükken tanıdığı İtalyan dalgıç Jacques Mayol’un etkisiyle, nefes almadan kendini denizin mavi sularına bırakan dalgıçların yaşamını ele alan hem esprili hem de yunuslu, denizli, dalmalı manzaralarıyla izleyenlere görsel bir şölen sunmuştur. Bu film, aynı zamanda Besson'un çocukluğuna da bir göndermesidir...
1990 yılında en çok bilinen filmi "Nikita" ile hükümet adına adam öldüren profesyonel bir katilin yaşamını yansıtır. Yönetmen, daha sonra zeki ve seksi kadın Nikita’yı canlandıran Anne Parillaud ile evlenir. 1993 yılında Amerika’da bir kablolu kanalda gösterilen "Point of No Return" adlı bir dizinin çekimlerini üstlenen Besson, ertesi yıl ikinci büyük çıkışını gerçekleştirir. Başrollerinde yine Jean Reno, Gary Oldman ve Natalie Portman’ın yer aldığı "The Professional" (Leon) aldığı film, ailesini öldürenlerden intikam almaya çalışan küçük bir kızla profesyonel bir katilin arasındaki sıcak ilişkiyi anlatır. Filmdeki eşsiz oyunculuğuyla bütün dikkatleri üstüne çeken Natalie Portman ise, bir anda meşhur olur.
1997 yılında bilim kurguya olan merakını sinemaya yansıtmaya karar veren Besson, “The Fifth Element” adlı oldukça yüksek bir bütçesi olan bir fantastik bilim kurgu filmi çeker. Filmin hem anlaşılması kolay hem de görsel olarak hazmedilmesi zor olması, onu farklı bir yere koyar. Başrollerini Bruce Willis ve Milla Jovovich'în paylaştığı film, yönetmene Cesar ödülünün yanı sıra pek ödül getirir.
Luc Besson için her yeni film, ele geçirilmesi gereken, gizlerin ortaya dökülmesini istediği bir kaledir. Bu nedenle kariyerinde birbirinden farklı tür ve konularda filmlere imza atmıştır.
1999 yılında "The Messenger: The Story of Joan of Arc" adlı, tarihi bir filmi hem yazmış hem de yönetmiş, ve başrolü de evlendiği Milla Jovovich'e vermiştir. Film ne yazık ki olumlu tepkiler almamış, hatta bazı yazılan yoprumlar Luc Besson'u hayal kırıklığına uğratnıştır.
Sonrasında bir türlü yönetmen koltuğuna oturmayan yönetmen film eleştirmenlerini cezalandırırken, biz sinema severleri de cezalandırmıştır. Bu ara dönemde boş durmamış, Taxi'nin ilki gibi, devamı olan ikinci ve üçüncü bölümler için senaryo yazmıştır. Sebnaryosuna imzasını attığı diğer filmler Taşıyıcı (The Transporter), "Wasabi", Ejderin Öpücüğü (Kiss of the Dragon) ve "Yamakasi" gibi, gençliği sinemaya çekecek, görsel ve kurgu açısından Amerikan sinemasını aratmayan yapımlar olmuştur.
Neyse ki bu kırgınlık daha uzamamış ve 2006 yazında Luc Besson "Angel-a" adında, siyah-beyaz filmiyle büyük bir dönüş yapmıştır. Angel-a herkesin izlemesi gerekrn, hepimizi çocukluğun hayalleri, büyümenin ve kendini sevememenin, ayakta kalamayan bir adamın öyküsüne götüren bir filmdir.
Luc Besson'un filmleri, düşlerle gerçeklerin, masalla intiharın, yaşamakla ölümün, gelecekle geçmişin içiçe geçtiği bir denizdir. Bu göz alan, parıltılı mavi denizde herkes kendine uygun bir film, bir koy seçebilir.
"Angel-a"yı bir başka yazımın konusu yaparken, hepinize Luc Besson'un düşsel yolculuğunda iyi seyirler diliyorum...