- Kategori
- Gündelik Yaşam
Göztepe-Mecidiyeköy hattından insan manzaraları !

Size de olur mu?
Mutlaka oluyordur! Birden kalkıyor, kendinizi dışarı atıyorsunuzdur. Ve ya sinemaya gidiyorsunuzdur ya da yıldızları sayarak yürüyorsunuzdur! Sevdiğinizin hangi yıldızın arkasına saklandığını bulmaya çalışırken de belediyeden Hasan Usta’nın -dört çocuğun okul masraflarıyla dolu zihniyle- diğerlerinden 1cm yukarıda döşediği parke taşına takılıp tökezliyorsunuzdur! Garibime bir küfür de siz sallıyorsunuzdur! Sonra da gökyüzüne bakıp duyulmasından korkuyorsunuzdur!
Yok, bana böyle olmuyor!
Hani hep din-siyaset-futboldan uzak dururum derim ya, TV’nin de esiri değilimdir! İzlediğim bir iki dizi var. En sevdiğim de Muhteşem Yüzyıl. Elbette ki Hürrem’in göğüsleri değil derdim. Osmanlı’nın en güçlü devrini izliyorum ilgi ve gururla. TV’den de değil, canımın istediği gün ve saatte internet’ten! Oysa çarşamba gecesi evleri tahmin edebiliyorum:) Saat 20:00 oldu mu, hanımlar Kuzey’le hülyâlar alemine, beyler de Hürrem’in göğüslerinden Firûze’nin göbeğine dalıyorlardır:) Çıkan yegâne çıt da çekirdektendir!
Esiyor birden, ayaklanıyorum ben de! Saate de çıktıktan sonra bakıyorum!
İnsanları izlemek istedim yine dün gece. Akşamın sekizi olmak üzereydi. Metrobüs’e bindim. İnsanlar yorgun, yüzler ifadesiz. Gençler oturuyor, yaşlılar ayakta. Çocukluğumda yaşlılara yer vermek inanılmaz keyif verirdi ve bir gün bana da yer verecekler derdim. O günler geliyor yavaş yavaş da görüyorum ki gençler benden yorgun, benden yaşlı !
İstanbul’da toplu taşıma ücretlerini anlamak zor! Yolculuğunuz sürdüğü müddetçe yaptığınız her aktarmada sizden daha az ücret alınıyor! Mesela, 4 araç (otobüs, vapur, finiküler, metro) değiştirerek Göztepe’den Osmanbey’e 50 dakikada gidebiliyorsunuz ve ödediğiniz toplam ücret 5 lirayı geçmiyor. Dün akşam da metrobüs akbil’imden 2.95 lira aldı! Oysa 2.10 lira idi daha önce. Belli ki hazineye destek gerekmiş! Zincirlikuyu’da indikten sonra fark ettim; insanlar kartlarını ve/veya akbillerini bir makineye dokunduruyor, yürümeye devam ediyorlardı. Ben de dokundurdum akbil’imi ve 55 krş iade edildi:) Demek ki baştan en uzak mesafenin ücreti alınıyor. Sonra da indiğiniz durakta paranızın üstünü alıyorsunuz. Herhalde böyle bir şey! Tabii ki birçok insan bu detayı atlıyordur. Ne zamandır bu böyle bilmiyorum; ama ilk günden bu yana metrobüs’ü kullanan bir İstanbullu olarak epey kaybım olduğu aşikâr:(
Amacım Mecidiyeköy’e kadar -insanları izleyerek- yürümek ve yine aynı yolla geri dönmekti.
Akşamın karanlığında adamın biri yol kenarına tezgâh açmış gazoz satıyordu!! Yan yana asker gibi dizmiş şişeleri. Kimin aklına gelir! Tezgâhın üzerinde de kargacık burgacık harflerle “Dinyanin En eyyi Nigde Gazozi gelmiştir.” yazan bir mukavva parçası var!
“Hayırlı işler birader! Neredeydi ki bu gazoz?”
“Evde idi abey.”
“Niğde’den değil mi? Hem sıcaktır şimdi bunlar.”
“Nigde’den bezim Bakal Cemşit’e gelmiştir. Once bezim evve götürmişem, sonram da bıraya getirmişem. Puzdolabi nasil taşiyam abey! Hemi de elettirik yohtir bırada. Pu gazoz sicak daham bi lizzetli oliir. Açam mı bi dane abey?”
Mübarek gazoz değil, Glühwein !
*****
“Kolay gelsin birader! Ne o, topluyor musun tezgâhı?”
“Yok be abi, düzeltiyorum; ne bakmıştın sen? Abidas, Mike eşofmanlarım var. Şahane!”
“Orijinal mi peki bunlar? Pahalıdır!”
“Orijinal tabii. İhraç fazlası, birinci kalite. Altlar 5, üstler 10 lira; ama sana takımı 12.5 lira olur.”
“Ee, kabin yok; nerede deneyeceğim?”
“Geç abi şu duvarın dibine. Bu karanlıkta kim görecek!”
“Oğlum, gece vakti sokağın ortasında don gömlek, biri görse karizmayı çizdiririz valla! Hem bak, köpek işiyor orada!”
“Yedi aylık mısın be abi, dur biter şimdi çişi. Sen çöz pontulu, al şu altı da!”
7 aylığım valla:) Tadına doyulur mu benim güzel insanımın. Pek de cindir, kızarım bazen; ama böyle masum yanları da yok değildir hani !
*****
Gayrettepe’ye yaklaşırken hanımların etek boyu da kısalmaya başlıyor! Akşam hava hızla serinliyor; ama android amazonların mıçı donmuyor! Yüksek ökçeli ayakkabılarla -attıra attıra- öyle bir yürüyorlar ki kendinizi Jurassic Park’ta -dinozorların yürümesiyle oluşan- deprem fırtınalarında buluyorsunuz! Kesinlikle yönlerini değiştirmiyorlar, üzerinize üzerinize geliyorlar! Çekilmezsem ne olacağını bir dahaki sefere mutlaka deneyeceğim:)
Ne sattığına bakmadım; ama Agaogli bir Satış Ofisi kondurmuş ki evi bırak, ofisi al. Ben bu ismi belki beş yıldır duyuyorum. Bu kadar kısa sürede insan nasıl bu kadar büyüyüp zenginleşebilir! Neyse, onun parası çenemizi yormasın! Hep gülsün yüzü; kazancı, Rolls-Royce’u, helikopteri bol olsun!
İnsanları ve davranışlarını anlamaya çalışarak yürürken bir baktım ki o yörenin en havalı AVM’sinin önüne gelmişim. Korna sesiyle irkildim, kenara çekildim. Gri renkte pırıl pırıl bir Mercedes S350 yanımdan süzülerek AVM girişinde durdu, vale koştu; ama şoför ondan önce fırladı. Koşar adımlarla arabanın önünden dolandı, arka kapıyı açtı. Lacivert pantolonlu, taba renkte Oxford ayakkabılı bir ayak uzandı önce dışarı. Ve alımla çıktı patroncuk! Otuzlu yaşlarında, saçları -inek yalamışçasına- jöleli bir yuppie’ydi. Gömleğinin manşetini düzeltme bahanesiyle kruvaze ceketinin metal düğmelerini şakırdatırken James Dean bakışlarıyla da etrafı süzmeyi ihmal etmedi. Acaba herkes onun geldiğini fark etmiş miydi. Şoför, vale ve ben esas duruştaydık! “Rahat” der gibi baktı bize ve içeri doğru yürümeye başladı. Ama ne yürümek! Tören kıtasında en önde yürüyen atlar gibi; Oxford ayakkabısının önce burnu değiyor yere ve sonra da topuk değiyordu zoraki. Para insanı bu kadar mı maskara yapar diye gülüyordum içimden! Hemen arkasından -ben de onun gibi yürümeye çalışarak- takip ettim; ama benim 12 numara Reebok’la ne mümkündü:) Hazmın ne olduğundan bihaber insansı Oxford’lu elbette ki güvenlik kapısından da geçmezdi. Çünkü onlardan terörist olmazdı. Güvenlikçi kıza öyle bir bakış attı ki ben telefonumu, anahtarlarımı bankoya koyarken dahi kızcağız esas duruştaydı !
AVM’ye girdim; bari mağazalara bakayım biraz, sonra da yukarıda bir şeyler yerim dedim.
“New Arrivals” yazıyordu çantacının vitrininde. Lucifer da dürtüyordu durmadan!
“Afedersiniz, bu New Arrivals ne demek?”
“Yeni mallarımız geldi de efendim.”
“İyi de niye Türkçe yazmıyorsunuz?”
Sen de nerden çıktın be adam der bir ifade yerleşti yüzüne!
Çünkü, “Yeni Mallarımız Geldi” diye yazarsa bir çantayı 1000 liraya satamazdı! İnciluzca yazacaktı ki havalı olsun. Az önceki Oxford’lu insansılar da ana dilini bilmezdi zaten. Onlara ekmek de denmezdi, baguette falan denmeliydi! Yani, arz talebe göre şekillenirdi!
Sinirlerim tepemde üst kata çıktım. Bir şeyler yersem sakinleşebilirdim. Makarnacıyı görünce sevindim.
“Tortellini ne kadar acaba?”
“Sade olarak 11.50 lira efendim. Ekleyeceğiniz soslarla fiyatı değişiyor!”
Sosu, peyniri seçildi; hesaplar yapıldı ve benim makarna -18.5 liralık final fiyatıyla- oldu aristokrat Tortellini. Bir tabak makarnaya o parayı verirsem hırsımdan eve dönemez, kesin sabaha kadar yürürdüm! Asgari ücretli gariban kızın gözlerine baktım, anladık birbirimizi. Söylene söylene aşağıya indim ve Starbucks’tan 4 liraya tahıllı-peynirli simit aldım. Hem lezzetli hem de doyurucuydu.
Ait olmadığım bu mekanı derhal terk etmeliydim! Döner kapıdan çıktığım anda karşımda bir Audi Q7 jip bir de Porsche Panamera duruyordu. Her birinin başında da birer vale! Vay vay vayy!! Demek ki daha içerideyken telefon ediyorlar ve arabamı hazırlayın, çıkıyorum diyorlardı! Kapının hemen önündeki tahta banklara oturup beklemeye başladım. Önce minicik etekli sarışın bir bayan çıktı, küçük kızıyla el ele. Diğer elindeki paketleri almak için fırladı vale. Ana kız arabanın yanında tüm asaletleriyle dururken, vale paketleri bagaja koydu. Sonra da arka kapıyı açtı ve çocuğu oturttu. Sarışın anne şoför kapısının açılmasını bekliyordu. Kırıta kırıta yürüdü. Benim açımda değildi; ama eminim, sağ bacağını arabadan içeri attığı anda efervesan etek yok olmaya, bizim vale de soluk alamamaya başladı. 100’lük banknotun uzanış zamanlaması harikaydı. Ve Vale nefes aldı !
Diğer arabanın plakası ünlü futbol takımlarımızdan birinin kısaltmasıydı. Esmer, tıknaz bir adam belirdi kapıda. Vale hareketlendi. Adam sapsarı dört-beş yaşlarında iki kız çocuğunun ellerinden tutuyordu. Güle şakıya arabalarına yaklaşıyorlardı. Belli ki anneleri sütçüye kaçmıştı:) Adam sırayla iki çocuğunu da arabanın arka koltuklarına yerleştirdi, emniyet kemerlerini bağladı. Şoför kapısını açmış onu bekleyen valenin yanaklarını okşadı ve bir 100’lük de o uzattı !
Veren de mutlu, alan da! Günde 20 tane böyle müşteri olsa, paraya bakın!! Vale şirketinin payı 20-30 lira, gerisi valeye bahşiş!
- Bir para ne kadar kolay kazanılabilir ki böylesine hoyratça saçılsın !
- Bir para başka hangi işte bu kadar kolay kazanılabilir ki okumakla uğraşılsın !
Yahu bu ne berbat ne hazımsız bir dünya!! Bu insansıları gören Lucifer boşuna tövbekâr olmadı. Koskoca Vehbi Koç Anadol’a binerdi. Hadi o eski adam, bugün Mustafa Koç da Ford minibüse biniyor! Hayatı hazmetmek böyle bir şey işte. Paranın nasıl kazanıldığını anlayabilmek için nasıl harcandığına bakmak gerek !
Biz saflar da iyi bir eğitim, iyi bir kariyer için didinip duralım! Çocuklarımızı da hayata aynı çizgide hazırlayabilmek için göbeğimiz çatlasın!. Kaç genel müdür o vale kadar kazanıyordur !
Dünyaya tekrar geldiğimde, öncelikle futbolcu olmak için uğraşacağım. Eğer şansım yaver gitmezse de ya Sultanmehmet Köftecisi’nde garson olacağım ya da sosyetik AVM’lerden birinde vale !