- Kategori
- Deneme
Gözü yaşlı günlük- 3

BİR KADIN ANLATTI, BEN YAZDIM
Günlerden bilmem ne...
-Öyle güzel serap oldun ki
Sildin güvene olan inancı.-
Günler geçti... Düşünmekten yoruldum, gözlerim bıktı ağlamaktan... İşittiğim hakaretlerin haddi hesabı yok... Elimi başımın içine alıp düşünüyorum, dalıp gidiyorum, yoklarda kayboluyorum... Kime ait ki yaşamımız?
Gözyaşlarımı kanıksamışlar, "Gene mi ağlıyorsun sen?" diyorlar. Neden ağlıyor ki bu gözlerim?
Bir şeyler değişmeli ama ne bilmiyorum. Sadece titriyor ruhum, hancı- yolcu misali dolanıyoruz hayatın girift yollarında.
Bir gün gelecek bu satırları yazan kadın yoklara karışacak, belki bu satırları okuyanlar da azarlayacaklar beni. Boş verin, yaşam dediğiniz süreci bildiğiniz gibi kullanıp atın gönül hanenize. Vursunlar sırtınıza, aldıklarını sansınlar elinizdeki gül demetini, kokusu kalır elinizde güllerin. Siz bunu hep hissedersiniz. Önemli olan da budur zaten.
İnsan denen varlık bencillikle yoğrulmuş, bunu öğrendim elli yıllık yaşamımda. Herkes başkasına öğüt veriyor, ama kendisi bencillik ağacının tepesinden bakıyor diğerlerine.
Hadi boş verin onu bunu da bir bakın etrafınıza, kim sizi umursuyor ya da kimin umurunda yüreğinizin sızıları? Hani ölü mevlidine giden, aslında kendi ölülerine ağlar ya... Böyle bu hayat...
Artık ağlamayacağım, demeyeceğim... Çünkü ağlarken içimden lanetler okuyorum benim yüreğime basıp da beni umursamayanlara ve gözyaşlarım bittiğinde derin bir nefes alıyorum. Artık moraran göz altlarımı iyice ovuşturup kalkıyorum, yüzümü yıkıyorum ve acaba diyorum, benim için de ağlayan var mı?
11.7.2009
-II-
Bugün de sabah oldu... Derinlerden bir müzik geliyor.. Elim kolum bağlı... Gidebilsem, açardım sonuna dek sesini müziğin ama gidemiyorum.
Sanki dışarıda kuşlar var, cıvıltıları ruhumu dinlendiriyor. Camı açabilsem uçsam ben de onlarla sonsuzluğa...
Kapı açılıyor, beyaz önlüklü biri bana yaklaşıyor, seçemiyorum yüzünü. O girerken kapıdan bir yel mi girdi ne? Yüzüm ferahladı. Yoksa damarımdan giren ilaç mı serinletti bedenimi, bilmiyorum.
Merhaba. Yanındayım bak. Tut ellerimi, okşa hadi saçlarımı ve bana gene sevgini terennüm eyle. Neden bakıyorsun öyle bana? Neden susuyorsun? Düş müsün sen? Nerdesin? Herkes nerde? Sevenlerim, dostlarım nerdeler? Yapayalnız kaldım bu dört duvar arasında...Üzerime geliyor duvarlar...
Şimdi İstanbul’da olmak vardı...Balık ekmek yemek vardı Galata’da. Her şey hayal oldu. Babam da gitti.
Sırtım ağrıyor, açmıyorlar şu bağları. Oysa açsalar bakardım şu pencereden. Seyrederdim insan denen zavallının nasıl bir telaşla gidip geldiğini. Haykırırdım onlara, boşadır bu gidiş gelişler, boşadır tüm dostluklar ve boşadır insanlık! En can dediğinin ayağının altında ezilen çiçeksin; o kadar!
Bir çığlık sardı odayı. Kim o bağıran? Nasıl da yürek yakıyor! Gene kapı açıldı. İğne parlıyor güneş ışığında ve "Susturun şu kadını artık!" diyorlar... Susturun! Ben miymişim o haykıran? Peki... Sustum... Peki... Böyle geçsin bakalım kalan ömür de... Siz iyi olun, siz huzurlu olun yeter ki!
26.10.2009
-III-
Derinden bir fısıltı duyuluyor… Herkes bakıyor… Kimdendir, diye… Yok, görünürlerde kimse yok ve ses yükseliyor… Uğultu halinde bir ses sarıyor kulakları ve şaşkınlık bürüyor bedenleri, ama şaşırmayan tek biri var … O da vicdanını satan adam… Ona ulaşamıyor ses… Oysa onu hedeflemişti… Ona hatırlatacağı şeyler vardı… Çünkü o, vicdanını sattığı gibi kulaklarını da gerçeklere kapatmıştı… Döndü adamın etrafında ses ama duyuramadı… Başı önünde uzaklaştı geldiği gibi… Duyurabilseydi ona neler neler diyecekti, ama duymak istemeyen bir kulaktan daha sağırı yoktu …
Adam, çokluk içinde tekti, farklıydı herkesten… Sevilirdi, sayılırdı; kimse bilmiyordu onun en çok kendini sevdiğini ve hiç kimse tahmin edemezdi çamurlara bürüyeceğini sevdiklerini… Adam şimdi uzaklaşıyor fısıltıyı duyduğu yerden… Ne garip ki duymak istemediği o ses, yağmur oldu aktı yanaklarından… Gözyaşlarını yuvasından kımıldatır da onları da kendilerine katar sandılar ama adam, ağlamayı da unutmuştu. Tanrı’ya yalvarırken sadece kendi için mi dua ediyordu?
Yağmur durdu, serin bir yel esti. Adam derin bir nefes aldı… "Hayat ne güzel!" dedi kendi kendine ve mısra mısra döküldü dudaklarından kelimeler, kafiyeleri omuzlarına alarak… Aktı gitti yaşanmışlıklar cümlelere ... Sel oldu, yağmura karıştı…
Son vapur da gitti, ya o? O nereye gidecekti? Yürek denen saltanat sahibinin kulaklarını çekselerdi belki bunlar olmazdı. Ona vicdansız diyenler olduğunu biliyordu ama kim ona kendini koruduğu için kızabilirdi ki şimdi? Elini yumruk yaptı, düşünceye dalmak istedi ama o ses, gene o ses geldi kulaklarına… Sonra ses, bir silüet oldu; baktı sevgi ile kendine "Boş ver." dedi…"Üzme kendini; affettim ben seni, rahat etsin vicdanın." Uzattı elini adam, dokunmak istedi, yok! Yok oldu her şey! Ses yoktu artık, gördüğü de…
Adam, yığıldı taşın üzerine… Dökülen gözyaşlarını sildi, avcuna aldığı vicdanına baktı uzun uzun ve "Neye yarar ki artık!" dedi sessizce.
28.10.2009
-IV-
Gecelerin ıslak yalnızlığında gözlerini tavana dikip öylece kalakaldı. Geçen ayların ardından değişen bir şey yoktu. Hani hep dillere pelesenk olmuş bir söz var ya “kalabalık içinde yalnız kalmak”… İşte öyle bir yalnızlığı evlat edinmişti istemeden… Gözlerini ıslatan gece, gene gözlerinin heybesine sığınıyordu ve gün ağarsın diye bekliyordu. Zaman zaman dalıp gidiyor ve uyandığında hiç uyumamış gibi düşüncelerinin durağında öyle tutuk, öyle anlamsızca bekliyordu. Korkuyla titreyen ruhunu teselli edecek bir söz sahibi yoktu ya da var olsa da konuşmuyordu. Suskunluğuna sinip o da gömüyordu kendini umutsuzluklara… Saatin tik taklarını dinlemek, yanında yatanın nefes alışlarında hayatın hâlâ var olduğuna inanmak, onu derin düşünmekten alıkoymuyordu.
Kalktı… Ayak seslerini yok edip usulca geçti mutfağa. Gün ağarmaya yüz tutmuştu. Camı açtı; soğuk, yüzünü yaladı. Sokaklar… Çıksa adımlasa yolları… Nereye gidecekti ki? Şimdi gündüzler de geceydi… Sanki gözleri bağlıydı ya da her yer siyaha boyanmıştı. Seher vaktinin sessizliğindeki huzura sığınarak geri döndü. Nefes almaktan korkar gibi yattı, cehennemi bir sıcağa sarıldı elinde olmadan. Gömdü bütün renkleri siyaha. Dökülen gözyaşları sessizdi, ama iç çekince -bilmeden- sanki gök gürledi, yıldırımlar düştü odaya ve “Sus artık, yettin!” diye bir ünleyiş, kulaklarından yüreğine bir ok gibi saplandı.
Bedeninin terbiye edilecek neresi kalmışsa onu kamçıladı ve gömüldü ıslak yastığa.
4.11.2009
SERAP HOCA