​ Güneş balıkçıları / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

30 Nisan '15

 
Kategori
Öykü
 

Güneş balıkçıları

Güneş balıkçıları
 

Günler baharı yarılamıştı neredeyse. Batı ufkunda kış ayları tam açıklıkta bir ateş topu gibi denize inen solgun kış güneşi, şimdilerde Paşalimanı adası sol kıyısına yanaşmış, bulutların arkasında etrafı sesizliğe bürüyen eflatun bir dinginlikte batmaya yaklaşmıştı. Bir göl gibi denizin durgun yüzü, lacivertinde kızıl harelenmelerle giderek ebruli bir renk alıp, kıpırtısız uzanıyordu göz alabildiğine. Hava, bahar ve çiçeğe kesmiş zeytin ağaçları kokusuyla karışık baygın bir deniz kokuyordu. Üçlü konuşup Arap Macitin anlattıklarına yüksek sesle gülerek balıkçı kahvesinin önünden geçiyorlardı. Kahvehanenin garsonu Karabatak arkalarından seslendi.

 - Ağ sermeye mi, rastgele, bu aralar bol çıkıyormuş Katerina.

  Cevaplamayıp, el sallayarak selamlayıp, ağır adımlarla geçip gittiler. Ön masada tek başına gazetesini okumakta olan Maviş yarım cam yakın gözlüklerini eline alıp gülümseyerek yan döndü.

 - Ulan, deniz çocuğu olacaksın hala öğrenemedin gitti. O senin dediğin Rus Çariçesi. Aterina oğlum, aterina. Bilmiyorsun bari gümüş de, hem daha güzel, hem de Türkçe.

 - Ne bileyim be müdürüm, orta bir terk kafasıyla anca bu kadar oluyor.

  Maviş derlerdi ona, yıllardır emekli olana dek kasabada posta müvezziliği yapmıştı. Tanımadığı insan, kapısın çalmadığı ev yok gibiydi. Epeyce olmuştu emekli olduğu, hala bisikletiyle gün boyu yavaş akımlı bir tempoyla geçer giderdi.

- Karabatak; bırak gırgırı be ya. Tazele bizim çayları.

  Sağ yanda arkasını denize vermiş, üstü kapalı, ortadaki boşluğu dört bir yanından çevreleyen basamaklı oturma yerleriyle Belediye'nin balık müzayede yeri, ortasına yayılmış kadrolu kedileriyle boştu bu saatlerde. Yıllardır yaz, kış şaşmaz bir şekilde sabah saat sekizbuçukta yapılırdı müzayede. Onun ilerisinde alanın gedikli balık satıcıları Hançer'le Selahattin T balıkları bitirmişler koyu bir sohbete dalmışlardı. Roman'dı Selahattin, neye Selahattin T denir, bilinmezdi. Sabah müzayedeye gidenler onun sesine aşinaydı. Gözüne kestirdiği balığa alıcı olduğunda yüksek sesle,

- Yaz ,Selahattin T ; demesi meşhurdu.

  Zeytinli Adaya doğru uzanmış dalgakıranın içinde irili ufaklı tekneler, av yasağının başlamasıyla yan yana sıralanmış gırgır tekneleri ve onların hemen yanında balık restoranına çevrilmiş bir zamanlar adalara gelip giden tekne denizin durgunluğunda kıpırtısız , suretlerini denizin durgun yüzüne düşürmüş öylece yatıyorlardı. Balıkçı kahvesinin her biri ayrı renge boyanmış tahta sandalyeleri, her biri değişik renk örtülerle örtülmüş masaları ve ortada iri, beyaz deniz taşlarıyla çevrilmiş çiçeklikte her biri ayrı renge açmış mevsim çiçekleri ve açmaktan bıkmayan alev çiçekli sakız sardunyaları ile yoksulluğu şekillendiren bir renksiz, kırık kaderin tekdüzeliğine isyanı renklendiriyorlardı.

  İç turizmin yeni yeni başladığı yıllarda, bu işe ilk soyunan yerlerden birisiydi kasaba. Özellikle Ankara ağırlıklı yazlıkçılarla adını kısa sürede duyurmuş, zamanla yakın yerlerden gelenlerle de hızla bir iç turizm merkezine dönüşmüştü. Bu hareketlenme kasabanın balıkçılık ve zeytincilik ötesinde yapacak iş bulamayanlara yeni kapılar açmış, günlük yaşamını ve görgüsünü de renklendirmişti. Sayılı günler süren bu canlılık, insanların kalan zamanlarında kendi kavruk, yoksul kaderlerine kapaklanmalarını pek de önleyememişti. Su başlarını tutanlar aynıydı çünkü.

  Teknenin baş ipini çekerek içine atladılar. Çapayı çekmeden ipini çözüp şamandırasına bağlayıp bıraktılar. Macit kürekleri ıskarmozlara takıp geçti. Motoru çalıştırmadan açıldılar. Dalgakıranın ucuyla Zeytinli Ada arasındaki dar açıklıktan geçip açığa çıktılar. Cam gibiydi deniz. Akşam yaklaşmış olmasına rağmen geçtikçe gölgesi düşüyordu sığlığa teknenin. Aşağıda ağırdan salınan yosunlar, aralarına girip çıkan, hızla bir diğerini kovalayan gökkuşağı renkli lapinler, çatalkuyruk ispariler, mavi giyinmiş istrangilozlarla bir ayrı, bir sesiz dünya akıp gidiyordu.

 - Adanın arkasında sığ kumluğa sereriz ağı, dedi macit. Ses çıkarmadılar. Geldiklerinde kayığı akışına bırakıp kürekleri bordalara yaslayıp su içinde bıraktı Macit. Kayık gitti, anlığına bulut arkasından çıkıp denizde altın renkli bir yol çizen güneşin aydınlığına girdi. Kalkıp kıç küpeşte üstünde katlı duran ağın brandasını açtı Macit. Diğeri küreğe geçip hafif çekişle bir yarım daire çizerken arkadan ağı denize bırakmaya başladı. Bir süre sonra ağ, baş ve son şamadıraları arasında üst mantarlarından oluşan geniş kavisli bir yarım ay çizerek yerini aldı denizde. Bu sefer kürekleri geri geri itip tersine, tornistanda yürütürken tekneyi, Macit kıç küpeşte tahtaları üzerinde zıplayıp sert topuk vuruşlarıyla gürültü yapmaya başladı. Diğeri eline aldığı iri taşları ağın iki tarafından denize atmaya başladı. Başa gelince geri döndüler aynı yeri. Bu sefer Macit elindeki uzun sırıkla denizin üstüne ağın her iki tarafına olanca gücüyle vurmaya başladı. Balıkçı kahvesinden bakanlar, neredeyse her yanı aynı mor kızıllık içinde kaybolan, havada asılı gibi duran teknenin baş ve kıçında ayakta zıplayıp, eğilip doğrularak bir eski balıkçı ayinini yinelerken gördüler onları. Üzerlerinde alev kanatlı dalıp çıkan, ayrılıp tekrardan dönen bir martı kalabalığı bu ayini tamamlıyordu. Dönüp, baş şamandıranın olduğu yere geldiler yeniden. Üçü birden kıç küpeşte üstünde dikildi. Macit;

- Ya bismillah; deyip ağı çekmeye başladı. Ağ çekildikçe tekne geriye doğru hafifçe akmaya başladı. İkisi çıkan balıkları ayıklayıp , ağı katlamaya başladılar. Ortadaki çavelyaların içi pul pul, kıpır kıpır oynaşan, ak karınlarında batmaya durmuş güneşin kızıllığını yansıtan deniz kokulu balık bolluğuyla dolmaya başladı. Macit tuttu bir avuç balık attı denize doğru, martılar çoğunu denize inmeden havada kapıştılar çığlık çığlığa.

- Bu da onların payı, olmazsa olmaz.

  Bereketli bir av olmuştu. Memnun gülümsediler, elleri ortada kenetlendi. Dönüşe geçtiler. Rıhtıma yanaştıklarında kedileri bekler buldular. Macit onlara da iki avuç dolusu balık attı. Dört çavelya pırıl pırıl gümüş almışlardı. Tekneyi bağlayıp kıyıya çıktılar. Macit'in küçük oğlu ayağından çıkan tokyoları eline almış yalınayak koşarak geldi. Kıvır kıvır kapkara saçlı, kara gözlü, cin gibi güzel bir çocuktu.

- Vay be; baba ne çok balık tutmuşsunuz. Bu sefer o lastik ayakkabıları alırsın değil mi? Macit'in içi burkuldu, tuttu kucaklayıp havaya kaldırdı, öptü iki yanağından,

- Almaz olurmuyum koçum, sabah ilk işimiz o olsun. Sen iste yeterki...

  Güneş battı. Işıkları yandı balıkçı kahvesinin, çay bahçelerinin de. Kasaba, arkada yükselen Kapıdağ, Seyitgazi Tepesi, giderek koyulan havanın morunu örtündüler. Oğlu önden koşturarak gitti. Bu alçakgönüllü, kanaatkar deniz adamları tuzlu bir dünyayı sırtlayıp, ağır adımlarla evlerinin yolunu tuttu. Hava, çiçeğe kesmiş zeytin ağaçları koksuyla karışık baygın bir deniz kokuyordu. Akşam oluyordu...

 

Akın Yazıcı

30 Nisan 2014/ İzmit

 

 
Toplam blog
: 190
: 391
Kayıt tarihi
: 07.05.14
 
 

1965 Ankara Üniversitesi Tıp fakültesinden asker hekim olarak mezun oldum. Gülhane Askeri Tıp Aka..