​ Kızıl Kartal ve Ala Teke'nin yurdu II. bölüm / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

30 Nisan '15

 
Kategori
Öykü
 

Kızıl Kartal ve Ala Teke'nin yurdu II. bölüm

II. Bölüm.

Önceleri o kayalıklarda, büyük mağaralar vardı. K.O. Mehmet köyün diğer çocuklarıyla o mağaralara sıkça çıkar, içinde oturur, aşağıları gurur ve hayranlıkla seyrederlerdi. Kartallardan ve dağ keçilerinden hiç çekinmezlerdi. Onlar hayvanlarla birlikte, kocaman bir doğal aile gibiydiler. Hayvanlarına bir şey olduğunda, tüm aile üzülürdü. Onların oyunlarında, hep hayvanlar olurdu. Bazıları dağ keçisi olur, kimileri kartal, kalanlarda diğer hayvanlar olurlardı. K.O.Mehmet kendini göğsü beyaz, yelesi kızıl ve kanatları altın sarısı kartalla eş tutardı. Sıska kara-kuru bir oğlandı. Ta çocuklundan bağımsız ve özgürlüğe düşkün yaradılışlıydı. Bir o kadar da, diğer canlılarla ortak yaşamı paylaşmaya yatkın bir çocuktu. “Birlikte var oymaya” bağlıydı. Kimseyle, yok yere kavga etmezdi. Yeri geldiğinde de, kavgadan da çekinmezdi. Asla kin tutmazdı. Kavga yaptığı birçok çocukla, biraz sonra candan arkadaş olur, sanki aralarında hiçbir şey olmamış gibi davranırdı. Birlikte var olmayı, doğadan öğrenmiş, aile terbiyesi de o yönden verilmişti. Ortak paylaşma ve birlikte var olma, onlar için en öncelikli uyulması gereken bir düsturdu. Her olayda olduğu gibi, o göğsü beyaz, yelesi kızıl kartalını ve Ala Dağ keçilerini asla unutmamıştı. Kartal ve Dağ Keçisi onların çocukluklarının ilk doğal kahramanlarıydı. O kutsal hayvanlar, onların uğurlarıydı.  Onlar için o kahramanlar umut, özgürlük ve mutlu gelecekti.  Kızıl kartalın, bin yılların ruhunu taşıdığına inanıyorlardı. O çocuklar, o ruhla büyürlerdi. Özgürce,  paylaşımcı ve birlikte var olma anlayışına sahiptiler. Yıllar sonra, o orta yaşını geçmiş biri olmuştu. İçinde hala, o çocuk vardı. O çocuk, önceki zamanla birlikteydi. Otuz yıl sonra orta yaşını geçmişte olsa. O hala, o çocuklaydı.

Her olay canlıydı hala. Anımsıyordu. Çocuklar mağaraya çıkmak için, kayalara yukarıya doğru tırmanırlardı. Her çocuğun oraya çıkması zordu. Bazen kayaların en sağlam incesine tutunurlardı, düşecek gibi olduklarında yaban otlara inatla sarılırlardı. Ellerini otlara uzatır, kökleri sağlam ve derinden gelen otlara tutunarak yukarı tırmanırlardı. Tırmanmada onun üstüme yoktu. İlk mağaraya çıkan, Mehmet olurdu. O doğaya uyum yarışında, öncülüğü hep Mehmet çekerdi. O bir yarıştan çok daha öte,  bir görevdi. Oraya çıkınca, görevi başarma onurunu yaşıyorlardı. O bir övünme değildi. Övünme ve hele kibirlenme onlarda ayıp sayılırdı. Önemli olan, her çocuğun mağaraya çıkmasıydı. Mağaraya çıkmak, doğal yaşama uyumdu. En önce çıkan sevinmez, sonra çıkan üzülmezdi. Herkes birbirine yardım ederdi. O beraberlik ruhuyla, tüm çocuklar mağaraya çıkardı. Mağaralar çocuklar için bir sığınma, dinlenme ve umuda varma hedefi sayılırdı. Her tırmanışta, umudu yakaladıklarında sonsuz mutluluk duyarlardı. Yağmurlu ve soğuk havalarda mağaralar onların evi olurdu. Büyük kaya kovukları, çocukları korur ve kollardı. Mağaradan yağmurun yağışını izlemek, anlatılmaz bir haz ve coşku verirdi çocuklara.  Yağmurlu soğuk havalarda, daha önce topladıkları çalı-çırpıları yakar, ısınır ve kurulanırlardı. Yağmurda, mağarada ateş yakmanın keyfi, söylenmekle anlatılmazdı. O anda mağarayı, ılık bir hava sarardı. Tüm çocuklar, ateşin etrafında mest olur, uyumamak için yüzlerine su serper, uykuya karşı direnirlerdi. Çoğu kez de, o direnme teslimiyetle son bulurdu. Böylece yanan ateşin etrafında, birkaç saat uyup, kalırlardı. Mağaradan yükselen dumanlar etrafa haber salar, orada çocukların olduğunu duyurur gibi olurdu.

Yağmurdan sonra ovaları, dağları ve vadileri birleştiren gökkuşağı çıkardı. Çocuklar hep birlikte hızla mağaradan iner, yakalamak için gökkuşağına doğru koşarlardı. Onlar yaklaştıkça, gökkuşağı yayı uzaklaşırdı. Sonunda, gökkuşağı görünmez olurdu. Her yağmurdan sonra, yedi renkli gökkuşağını yakalamak için, aynı yarış yine başlardı. İstekleri ve dileklerinin gerçekleşmesi için, gökkuşağını yakalama koşusu olurdu. Onu yakalamazlardı.  Bir gün, onu yakalayacaklarına olan umudu, hiç eksilmezdi. Çocuklar büyür,  gökkuşağı yakalama umutları küçülürdü. Onun yerini, başka umutlar alırdı. Yeni umutla, geleceğin daha iyi olacağını düşünerek, yaşamayı öğrenirlerdi. Zamanla, hayatı tanımayı öğrendiler. Yaşamın zorluklarına, o yeni umutlarla göğüs gerip, karşı dururlardı. Kötülüklere karşı, o umutla savaşırlardı hep birlikte. O savaşım, geçici bir anlık kabaran öfke değildi. Sürekli var olan, kendini yeniden üreten, bir sosyal yaşama bağlılık enerjisiydi.  Doğayla iç içe uyumlu yaşama uğraşı, coşkulu ardı arkası da olmayan hayat yürüyüşüydü. O yürüyüş otuz yıl sonra da sürüyordu.

Tüm çocuklar gökkuşağına doğru koşarlarken, Ala Teke kayaların en yükseğine çıkar, bir gözcü gibi, onları gözetirdi. Kızıl yeleli ak göğüslü kartal, onlara eşlik ederdi. Gökte çocukları izleyen, Kızıl Kartal birde gösteri sunardı. Bazen yere hışımla iner, bir dalış yapar. Hiç duraksamadan, aynı hızla gökyüzüne doğru yükselirdi. Canı istediğinde, yavaşlayarak sema döner, birden coşar, tüm heybetiyle bir daha dalış yapar, yere doğru süzülür, büyük bir yayçizer, yükselir tekrar mavi sonsuzluğa doğru süzülerek kayıp olur. Gözleri ışıktan keskin, kanatları çelikten güçlü kartal... ateş olur,  deli rüzgara dönüşürdü. Çocukları izlerdi. Çocuklarda onu izlerken heyecan ve onur duyarlardı. Kartalları ulu yaşlı, onların kartalı yedi kuşaktan beri orayı yurt tutmuştu. Üç yüz yaşında diyorlardı. Belki de daha fazla. O bir efsaneydi. Köylülerin uğuru, tüm çocukların umudu ve gücüydü. Gökten zehirli bir yılanı görmeye dursun. Yıldırım hızında dalar, alır onu pençeleri arasına. Yılan kıvrılır, yalvarır ‘‘tövbe kimseye kötülük etmeyeceğim.’’ der. İnanmaz kartal. Bırakır onu, kayalıklardan aşağı. Kafası ezilir, parçalanır zehirli yılan. Alır onu yuvasına taşır, çocuklarına yedirmek için...

Çocuklar Kartalın çevikliğine, uzak görüşlülüğüne, gücüne imrenirlerdi. Onlardan hiç biri,  kartalı ve dağ keçilerini kıskanmazdı. Sadece, onlara hayranlık duyar ve saygı besler ve imrenirlerdi. Sema dönen kartal ve atlayan keçiler onları selamlardı. O zaman tüm çocuklar ayağa kalkıp, onlara saygı ve sevgilerini sunarlardı. Aralarında, böylesine karşılıklı bir yakınlık, saygı ve içten bir dostluk kurulmuştu. Yörede ona ‘‘KIZIL KARTAL!’’ ve “ ALA TEKE!” diyorlardı. Onların Kızıl Kartalı hep gökkuşağını yakalar, yarıp giderdi. Ala Teke, gökkuşağını boynuzlarıyla tutardı, dağın doruğunda... Onları gözler, kollar ve korurdu. Çocuklar Kartaldan, geleceğin umudunu öğrenmişlerdi. Bir gün, Gökkuşağını onlarda yakalayacaklardı. O Kartal, her haliyle onlarındı. Özgürlük, umut ve mutlu gelecekti.

Kızıl Kartal ve Ala Keçi o toprakların, o yurdun malıydı. Yüzlerce yıldan beri, o topraklarda yaşıyorlardı. O mıntıka, onların vatanıydı. Onların Kızıl Kartalı özgür, mavi göklerinde sahibiydi.  Ala Teke sarp kayaların bekçisiydi. Her yöre insanı, onların tüyüne zarar gelmesin diye, büyük çaba harcıyorlardı. Kartalların ve dağ keçilerinin avlanması törelerince yasaktı. Onlar doğanın birer armağanıydı. Yalçın kayalara, sarp yamaçlara ve mavi gökyüzüne de çok, çok mu yakışırlardı. Kimse onlara kıymazdı. Kartalların, dağ keçilerinin olmadığı yerler virane ve terk edilmiş, lanetli sayılırdı. Bu iki kutsal hayvan, yaşamın özgürlüğün sembolü ve devamı sayılırdı. Onlara dokunmak, insan yaşamına kast etmekle eş değerdi. Doğayla barışık, onların kültüründe vardı. Hacı Bektaş Veli Aslanla, Ceylanı birlikte kucağında tutuyordu.

Bazen Dağ Keçileri en sarp kayalığın üstüne çıkar, onurluca çocuklara bakarlardı. Çocuklar Ala renkte heybetli hayvanları hayranlıkla seyrederlerdi. Biri erkek, diğeri dişi keçi bazen kayaların en sarp ucunda cilveleşirlerdi. Biri birini koklayıp, sevişirlerdi. Aniden aynı hızla, birlikte kayalardan atlarlardı. O anda çocukların yüreği ağızlarına gelirdi. Bir kaza olacak diye endişelenirlerdi. Anında,  keçiler atladıkları kayalara bir mıknatıs gibi yapışırlardı. O zaman çocuklar rahatlıyordu. ‘‘Çok şükür bir şey olmadı.’’ Deyip, dileklerini tekrarlıyorlardı. O gösteriden sonra, sanki atlayan onlar değilmiş gibi, çocuklara gösteri sunar eğlendiriyorlardı. Keçiler insanlara, akrobasi konusunda ne kadar yeteneksiz olduğunu göstermek istercesine... ‘‘Bakın işte böyle atlanır, kayadan kayaya...’’ der gibiydiler. Güçlü kıvrılmış boynuzları, onları bir daha o kadar heybetli yapıyordu. Çocukların, onlara karşı saygı ve hayranlıkları artıyordu. Onların yurdu hayvanlarla, kuşlarla, böceklerle, ormanla, çeşme ve göllerle birlikte güzeldi. Bunun adı da, “Yurttu!”. Onlar yurtlarına bağlıydılar. Dağlarında “Önce Vatan!” diye yazılar yoktu. Onların vatanı, tüm doğal varlıklar ve sosyal değerlerdi. Vatanına “bağlı” olmak, olması gereken doğal bir sevgiydi. Varlıkları seviyorlardı. Ormanları koruyorlar, suları kirletmiyorlardı, havaya zehirli duman atmıyorlardı. Onların vatan sevgisi hamaset ve politik-ideolojik kirlenme değildi. “Vatan-sevgisi” hayattı! Bunun da propagandası olmazdı.

Tüm varlıklarla birlikte ne güzeldi, onların yurdu. Toprakları bereket fışkırırdı. Aç kimse yoktu. Buğday, arpa, çavdar, yulaf insan boyunda yükselirdi. Bereket yüklü mercimek, nohut ve fasulye dalları toprağı okşardı. Orada, yaban güllerin kokusu bir başkaydı. İğdenin sarıçiçeklerinden çıkan hafif büyüleyici doğal parfüm, koklayan insanları divane ederdi. Kızıl karanfillerin kokusunu alanlar mest olurdu.  Domates gerçek kokusunda, taze salatalık doğrandığında etrafa mis gibi bir koku salardı. Kristal taneli sarı patateslerin, kendine özgü kokusu vardı. Sulu elmalar, elma kokardı. Sarı-turuncu kaysılar, yine kaysı kokardı. Her meyve ve sebze doğal haliyle vardı. Bozkırları saran, bin bir renkte çiçekler doğanın zenginliğini ve sonsuz çeşitliğini sergiliyordu. Pembe çiçekli, gri yuvarlak, yumuşak çoban döşekleri üstüne oturanlar huzur duyardı. Binlerce tür bitki, yüzlerce renkte çiçek kırların doğal süsü ve örtüsüydü. Hiçbir varlık, diğerine benzemiyordu. Aynı zamanda, tümü bir bütünlük ve sonsuz doğal zenginliği oluşturuyorlardı. Her varlık, tek başına özgürce büyür ve birlikte güzellikleri paylaşarak ortak yaşıyorlardı. Doğanın büyüleyici güzelliği, onun çoklu zenginliğinden geldiğini, öğreniyordu çocuklar hayattan. Çokluk, farklılık, zenginlik birlikte var olma, doğandan mirastı onlara. Bu tabii denge, kültürlerine ve inançlarına geçmişti. İnançları kültürlerini oluşturuyordu. İnançları hurafelerden, kayıptan değil, doğadan geliyordu. Sonsuz büyüklük ve tükenmez zenginlik onların inanç kaynağıydı. İnkâr, imha ve yok sayma, onların kültüründe yeri yoktu. Birlikte var olma... dengeli bir şekilde ekoloji zenginliği, sosyal yaşamla uyumlaştırma felsefesiydi yaşam. “Birimiz hepimiz için, hepimiz birimiz için”. Anlayışı törelerine geçmişti.

Birlikte ev yapma, ekinlerini el ele verip biçerlerdi. Ortaklaşa harmanlama imece geleneği vardı. Düğün, dernek, bayram ve sünnet hep birlikte. Başka kültürlere saygı ve hoşgörü ile bakıp, onları zenginlik sayarlardı. TABİAT ANA, onlara öyle öğretmişti. Ataları onlara doğayı sevme, tüm varlıklara saygı duyma ve farklı kültürlerle birlikte yaşama yönünden terbiye etmişlerdi. “Ne ararsan, insandan ara!” doğuştan kulaklarına söylenirdi. “Enal-Hak!” diyorlardı.

Onların yurdunda, onlarca kuş türü sürüyle gezerdi. Turnalar gökte V şeklinde uçarak, göğü yararlardı. En önde uçan, yorulunca kafilenin en arkasına geçerdi. Böylece eşit, paylaşımcı bir iş bölümünü kendilerine yaşam desturu edinmişlerdi.  Kırlarda yürürken, onlarca renkte kelebek yolda onlara eşlik ederdi. Kimi yanlarında, kimi önlerinde uçarak yol gösterirlerdi. Yol boyunca zıplayan yeşil, gri, sarı, kırmızı, mor, mavi, turuncu çekirgeler uzun ve yüksek atlamanın en güzel örneklerini sergiliyorlardı. Aniden karşılarına çıkan kertenkeleler, hızla çalılıkların içine dalarken, çocuklara ürperti verirlerdi. Uğur böceklerini dilek tutarak, uçururlardı. Tarla fareleri arka ayakları üstüne kurulup, ‘‘Vitt, vitt!’’ sesiyle onlara çalım atarlardı. Doğada her canlı, kendine verilen görevi özgürce, isteyerek yerine getiriyordu. Her nesne ve canlı bir uyum içinde, doğal bütünlüğü ve ekolojik dengeyi oluşturuyorlardı. Geceleri binlerce kurbağadan çıkan, farklı tonda sesler doğal bir senfoni gibiydi. Yorulmak bilmeyen kurbağaların senfonileri, gün ağarancıya dek sürerdi. Onlar o doğal senfoniyi dinleyerek uykuya dalardı.  Doğanın derbeder mahlûkları, olan ağustos böcekleri günü gün edip, eğlence ve zevklerinden geri durmazlardı. Geceleri gök kubbe lacivert renge boyanır, oradan yıldızlar insanlara göz kırpar gibiydiler. Samanyolu, tülden bir yol gibi sonsuzluğa uzanırdı. Mehtaplı gecelerde, her varlık sihirli bir hal alırdı. İnsanlar ay ışığında sevdalanırlardı. Onlar, böylesi zengin tabi denge içinde, hep birlikte büyüyorlardı, ora çocukları. Kültürlerinin zenginliği, insanın yaratıcı sanatsal gücü bu gelenekten geliyordu.

Mehmet’in çocukluğu ve gençliğinin ilk yılları böylesi bir yerde geçti. O evrensel sonsuz uyum, onda derin izler bıraktı. Benliği ve deneyimi o doğal uyumla gelişip biçimlendi.  Doğaya ve hayata karşı olan sevgisi, ta çocukluluğundan başlardı. Bu sevgi ve uyum onlarla birlikte gelişti, büyüdü. Başta doğaya, insana, yaşama ters olan her tür olumsuzluğu bu zenginlikle öğrenip aşmışlardı. Doğal ve sosyal değerleri tanımayan, bunları hiçe sayan politikaya karşı, onlardan doğal bir tepki olarak gelişti. Eğitimsiz insanlarında, o doğal tepki sağduyu ve uzak görüş bilgelik olarak yansırdı. O tepki, diğer insanlarla birlikte yaşamayı öğretti. İnsanın sosyal yaşamından yaratılan değerleri tanımayı, onları özümsemeyi öğrendiler. Hayata ve insana kötülük edenleri, yine yaşamın içinde tanıdılar. Onların neden kötülük yaptıklarını, yine sosyal hayatla görüp, öğrendiler. Her tür doğal ve sosyal gelişme, değişmeler iç içe yaşanıyordu. Olaylarla beraber, durmaksızın ilerleyen zamanla onlarda gelişip, değişiyordu. Zaman, mekân ve birlikte yaşamı etkilediğinin gizini, çok yönlü birliktelikle çözmüştüler.

Yılar geçmişti. Çocuklar farkına vardan büyümüşlerdi. Herkes büyümüş, olgun insanlar olmuştu. O ülkesinden uzakta, uzun yıllarını yurtdışında geçirdi. Fiziki mekân olarak yurtdışında iken, ruhen hep ülkesinde olmuştu Mehmet. Bu anlatılması zor, sadece yaşanan bir ruh halindeydi. Aynı zamanda, iki yerde olmak, bilimsel karşılığı da yoktu. İster inanalım, ister inanmayalım. O yanı zamanda, iki yerdeydi. Bu durum, yaşanmadan anlaşılmaz.  Uzun ayrılık sevdaya dönüştü. Sevda terk etmedi, onu.  Kamber oğlu Mehmet o sevdayla yaşadı. Yıllar sonra, ülkesine döndü. Kartalları ve dağ keçilerini çok özlemişti. Doğduğu yerleri, büyüdüğü toprakları gezip, görmek istemişti. Daha önceleri, oraların virane olduğunu duymuştu. Duyduklarına inanmak istemiyordu.   

“Gözlerimle görmeyince, söylenenlere inanmam. Daha doğrusu inanmak istemiyorum.”  dedi.   Sonra doğruca köyüne gitti.

Bir yaz günü, doğduğu yere gitti. Köylerinin yerinde, yeller esiyordu. Sanki tufan olmuş, köyü yutmuştu. Belli ki, On iki Eylül 1980 fırtınası, orayı da vurmuştu. Her tarafı yakıp yıkmıştı. Nerden geldikleri belli olmayan, kimler olduğu bilinmeyen, insan kılıklı yaratıklar canlı ve hareket halinde olan her varlığa karşı kötülüğün en büyüğünü işlemişlerdi. Gelenler, evrensel doğa yasalarını hiçe saymışlardı. Toplumsal dokuyu da  param parça etmişlerdi. Doğa onlardan yaptıklarının bedelini kat be kat geri alıyordu. Bunu anlayan, kavrayan da yoktu. Bazen kuraklık olarak kendini gösterirdi. Bazen salgın hastalık, açlık olarak ortaya çıkardı. O bedel, bir bakarsın sel felaketi olmuştur. Başka yerde, toprak kayması olmuştur. Sıcaklık olur, ormanlar yanar. Çoğu zamanda deprem olur. Hiç beklenmedik bir yerde, zehirli örümcek olur, öldürücü kene olur. Salgın tahtakurusu, bit olur, dev pireler olur. Bu felaketlerin nedenlerini bilen yoktu. İnsana ve doğaya karşı suç işleyenler “yüceltiliyordu.” “Bu ülke sizinle gurur duyuyor”. Yapanlar yine duyarsız. Zalimler kötülüklere devam ediyordu. İnsanların yüz yıllık evleri yıkılmış, insanlar göç ettirilmişti. Mazlumların ahı birikiyordu.  Davaları, divana bile kalmıyordu. Tabiat Ana, bedeli yapanlardan peşin alıyordu. Ruhlarına kadar kirlenenler ve vicdanları taşlaşanlar yine anlamıyordu. Tahribatlarını sürdürüyorlardı.  Hayvanlar, kuşlar, böcekler, sürüngenler yok olmuştu. Bitki türleri değişmişti. Sular kurumuş, toprak yarık yarıktı. Doğa ve topluma karşı katliam devam ediyordu.

Kamber oğlu Mehmet’ te, gördükleriyle doğal çağrışım uyandırmıştı. Tarih kitaplarında bazı resimlerden anımsıyordum, ‘‘düşmanın yakıp yıktığı yerler...’’ diye okulda onlara öğretilmişti.  O, sesi çıktığı kadar bağırmaya başladı.

“Peki ya bizim köyleri hangi düşman ve hangi kara yüzlü insanlar yakıp yıkmıştı. Düşman kimdi? Düşman neydi? Yurt değerlerin dışında, başka neydi?” diye soruyordu.

Değerleri anlatan kavramlar, asıl anlamlarından uzaklaştırılıp, çarpıtılmıştı. Barış konuştuklarında savaş oluyordu. Bolluk bereket dediklerinde açlık ve sefalet meydana geliyordu. Adalet eşitlik dediklerinde en büyük haksızlıklar oluyordu. Dürüst namuslu politikacılarında olanlardan kafası karma karışık olmuştu. On iki Eylül den sonra, yeni zenginler türemişti. Yeni kara-para sermayesi hüküm sürüyordu. ‘‘Hükümdar’’ olmuştu haramiler. O bunlara tanık olduğunda, yüksekçe bir yere çıkıp avazı çıktığı kadar bağırıyordu.  Sesi yankılanıp, tüm yöreye yayılıyordu. Oradan uzayın derinliklerine doğru, dalgalanarak yol alıp, önde giden zamana yetişiyordu. Çocukluğuna gençliğine gidiyordu. Orada her şey doğal, toplum uyumluydu. Hep o anda yaşamak istiyordu.  

Önceki zamanda, yaşaması çok sürmezdi. Yeniden içinde olduğu ana dönüyordu.  Her yerde, Kara-Eylül ün haram sermayesi hükmetmişti. Astığını astık, kestiğini kestik olmuştu. Bilinmeyen bir kötülük âleminden, omuzu metalli ve yakaları sırmalı yaratıklar gelmişlerdi. Madalya dağıtıyorlardı yeni haramzadelere. Onlara Yeni İş Adamlarıdiyorlardı. Zorba haramilerle gurur duyanlar çoğalmıştı. İnsanlar alabildiğine aşağılık konumlara düşürülmüştü. O gördüklerine üzülüyordu. Birden yine tarihi anımsadı. Sanki birileriyle konuşuyordu.

Çanakkale den ve Sarıkamış’ta şehit düşen dedelerinin ruhu dolaşıyordu, orada. Sesleniyordu onlara. “Tanıyın onları, her biri başka diyarlardan gelmişlerdi. Anadolu işgal dilmiş. Politik rant, ekonomik çıkar için gelmişler. Bunlar halkın milli ve inanç değerlerini pervasızca, alabildiğine çarpıtıp kendi kirli-kanlı emellerine araç etmişler.’’  Diye o temiz ruhlara sesleniyordu.

Gök kubbeyi inleten, yağız yeri titreten bir başka nara duyuluyordu. Ta Sümerlerden, Hititlerden, Asurlardan, Selçuklulardan gelen ses, “topraklarınıza sahip çıkın!” diyordu. Alp Alpaslan dan Keykubatlara, Köroğlu, Börklüce, Bedrettin, Pir Sultan,... Olanlara isyan ediyorlardı. “Bu ulularımızın bize çağrısıdır. Doğal ve Sosyal değerleri sahiplenme çağrısıdır. Bu sese kulak verelim.” Diyordu, kendi kendine.

“Gördüklerim hiçbir dine, hiçbir insani değere sığmaz. Doğa ve tarih adına, utanıp yerin altına giriyorum. Onlar bizi temsil edemezler! Diyorum. Fayda etmiyor. Büyüklerimiz sesleniyor.” İçinde bunlar geçiyor.

Kayıptaki ses yankılanarak devam ediyordu. “Yağma yok. Nasıl seçtiyseler, öyle de def etsinler. Bunu yapmaktan başka çıkış yok. Bunlar başta kalırsa doğa ve toplum yok olmaya devam edecek. ” Diyorlardı.  Sonra devamla şunları ekliyorlardı. “ Tam yol ayırımdasınız. Ölüm veya yaşamı seçmek elinizde!” diyordu, o sesler.

Doğa ve topluma karşı, en büyük terör suçu işleyenler “Teröristler barınmasın!”  safsatasıyla mağaralar bombalanmış, yalçın kayalar yerle bir edilmişti. Ormanlar yakılmıştı. Zulmü gören Kızıl Kartal ve Ala Dağ Keçileri başını alıp gitmişlerdi. Geride kalan sadece önceki zamanda kalan hatıralarıydı. Ardından insanlar, kuşlar ve böcekler terki diyar eylemişlerdi. Ne Kurbağa sesleri, ne de hovarda ağustos böceklerinden bir haber vardı. Çalım atan tarla farelerinden, hiçbir iz yoktu. Gökte turna sürüleri uçmuyordu. Binlerce sığırtmaç sürü halinde dolaşmıyordu. Keklikler sekmiyordu.  Güvercinler kanat çırpmıyordu. Geceleri ışık saçan ateş böcekleri de sönmüştü. Bil umumum mahlûkat toplanıp, karar almışlar. ‘‘Mavi Göklerin Sultanı, Yalçın Kayaların Hükümdarı olmayınca bize yaşam haramdır.Buradan gidiyoruz!’’ Deyip,  terki diyar eylemişler.  Mavi gök kara bağlamıştı. Yağız yer ağlıyordu. Toprak yarıktı. Kül rengi hava nemli ve sıcaktı.  İnsanlar nefes alamıyordu. Tüm güzel değerler göçünce, her yerde domuzlar türemişti.

Sular akmaz olmuştu. Gözelerden ve kaynaklardan deli, dolu coşarak kaynayan soğuk billur sular yedi kat yerin dibine girmişti. Gümüşü dalgalar halinde, kıvrımlar yaparak akan kristal sular kurumuştu.  Fırat yastaydı. O, Keban dan bir beyaz bulut yolladı. Kızıl Irmağa doğru...  Kızıl Irmağın dudakları yarıktı, kurumuş su istiyordu. Deli dolu akışının özlemi, Kızılırmak’ın içini yakıyordu. Kızılırmak yazın sıcaklığından kavrulmuş, yanıyordu. Yatağında sadece çakıl taşları vardı. O, ölmüştü. Göğün mavisi, kirli bir renge bürünmüştü. Hava soluktu. Toprak bakır, küfü kokuyordu. Yapışkan nemli bir hava, insanın solumasını zorlaştırıyordu.  Yirmi beş otuz yıl önce, nem oranı sıfır olan hava, çoktan kayıp olmuştu. Onu da, gören yoktu. Bölgede bir başkalaşma yaşanıyordu. Şiddet, kara-para, servet edinmede geç kalma hırsı ve cehalet el ele verip, kötülüklerin en inanılmazını gerçekleştirmişlerdi. Doğal sosyal varlıklar değerler de cehaletten kaçıyorlardı. Hareket halinde her canlı hedef olmuştu. Geride kalan insanların dişleri dökülmüş,  yüzleri solgun, dizleri tutmaz hastalıklıydılar. Yaşananlara insan yüreği, dayanılmaz bir acıyla yanıyordu.

Mehmet aradan geçen yirmi beş, otuz yıldan sonra, yaylaya çıktığında hiçbir hayvan türüne rastlamamıştı. O anda acıların en büyüğünü duymuştu.  Haykırıyordu. “Lanet olsun! Bizim Kızıl kartalı göç ettirene. Lanet olsun! Doğayı bozanlara. Lanet olsun! Hayatın düşmanlarına, demekten başka bir şey elimden gelmiyordu.’’ Bunları yüksek sesle söylerken, gözlerinden yaşlar dökülüyordu. Kamber oğlu Mehmet ağlıyordu.  Onun kederi büyüktü.

Orada, Mehmet’in sesini duyan, koyun otlatan yaşlı bir çoban, ona doğru yaklaştı. Güngörmüş, acı çekmiş adam da ağlıyordu.

“Sesini duydum evlat! Benimde, içim yanıyor! Kızıl Kartal, Ala Teke gidince şahı maran gidince, buralara domuzlar geldi. Hiç tasalanma, yerin göğün sahibi var. Yapanlardan kat be kat bedel alacaktır. Burası ANADOLU. On bin yıldır insanlara yurt olmuş. On yıllık köksüz göçmenler burada kök tutturamaz. Burası Kızıl Kartal ve Ala Keçinin Yurdu. Zalimlere yurt olmaz.

“Doğru diyorsun baba. Kimseye yurt olmaz!” Dedi Mehmet. Adam söyleniyordu.

“Bak evlat, sana bir itirafta bulunayım. Tam yirmi beş yıl oldu, türkü söylemiyorum.” Dedi yaşlı adam. Bunu söylerken öfke ve hüzün vardı yüzünde.

“Türkülere kızgınlığın mı var, neden küstün baba?” Sordu Mehmet.

“Bizim türkülerde hayvanlar, çiçekler yer alır. Anlayacağın, doğal sosyal değerle kalmayınca Türküler de anlamsız oluyor. Bu dağlarda hiçbir hayvan kalmayınca bende kızıp, türkü söylememeye söz verdim. Bunu bir nevi protesto sayıyorum. Kuşumuzu, kurdumuzu, börttü böceğimizi göç ettirenler lanetliler. Sularımız akmaz. Çiçeklerimiz kokmaz oldu. Ne zaman olar geri gelirse, bende onlar aşkına sesimin çıktığı kadar bağıracağım. Onları görmeden ölürsem, gözlerim açık gideceğim. Hep onların geri gelmesi içinde uzun yaşamaya karar verdim.” Diyordu yaşlı adam.  

“Dileğim, senin gibi insanların uzun ve sağlıklı yaşaması baba.”  Dedi Mehmet.

Seksen beş yaşındaki, dinç çoban söylediklerine inanıyordu. Anadolu’ n yanında “Hava Anan dünkü çocuk sayılır. Beşikler vermişim Nuh a...Ne İskender, ne de sultan Murat takmış...’’ onlar bile, orada baki olmamışlardı.

Sonra da türeyen köksüzler, o kutsal yurda sahip olmayacağını düşündü. Olanlar geçici, yirmici yüz yılın son bir politik kazasıydı.  O kirli kalıntılar söküp atılacaktı. Gün gelecek, devran dönecektir. Haklı hakkını alacak. İnsanlar mutlu ve bahtiyar olacak. Kızıl Kartal, Ala Keçi geri gelecek. Yine gökleri fethe edilecek. Dağlarına hükümdar olunacaklar.  Malazgirt’ en Kızıl Kartal semayı tutacak, baştanbaşa Anadolu, Edirne ye. Yeniden Ala Keçi yalçın kayalardan atlayacak, Sivas tan İzmir’e doğru. Kızıl kartal, Anadolu göğünü Fethedecek.

 

Danimarka  1 Mayıs 2010

 

Baydinkulekli  17 Ekim 2013 yenilendi. 

 
Toplam blog
: 17
: 178
Kayıt tarihi
: 24.03.15
 
 

Sivas ın Kangal İlçesi Külekli köyünde dünyaya merhaba dedim. İlkokulu köyde, ortaokulu Sivas'ta,..