- Kategori
- Gezi - Tatil
Güneydoğu Günlüklerim - 5

Mardin'de bayramımızı kutlamak için önümüzü kesen çocuklar
Gezimizin 5. günündeyiz. Aslında bu yazıları yazmamın sebeplerinden biri de oralara dair ön yargısı olanların bu ön yargıları kırılır belki, okuyan üç beş kişi ilgilenir, belki oraları görmek ister, o da gider, oradaki insanların o sıcaklığını tadar belki. Meclisteki DTP'nin ya da artık BDP'nin gerginliğinden çok uzak oradaki günlük yaşam. Olaylar biz ordan ayrıldıktan hemen sonra başladı gerçi, ama onlardan tamamen bağımsız sizinle ilgileniyorlar. BDP'nin siyasetini beğenmiyorum, AKP'nin siyasetini de hiç beğenmiyorum. Fakat orada insanlık siyasetler üstü sanki.... Bunları en son bir yazıda ele almak istiyorum, o yüzden şimdi yine gezi notlarıma dönmeliyim.
Bayramın ilk günüydü, Mardin'de hemen hemen her yer kapalı. Kaç gündür cıvıl cıvıl gezdiğimiz şehir, bir gecede hayalet şehire dönmüş sanki. Minibüsler çalışıyordu neyse ki, bir tanesine bindik ve Artuklu Kervansarayı'nda indik. Şu anda otel olarak kullanılıyor, fakat isterseniz sizi gezdiriyorlar. Kervansaray'ı gezdikten sonra bir vitamin bar denilebilecek yerde oturup kahvaltı yaptık. Tesadüfen gördüğümüz bir pastanede birkaç poğaça, talaş böreği yedik. Çaylarımızı içtik ve yine illa ki Mezopotamya'ya karşı... Bir abbaranın altında çocuklar kesti önümüzü, "iyi bayramlar" dediler hep birlikte, fotoğraflarını çektik.
Ben bir ara tek başıma çıktım, Mardin'in ara sokaklarına girdim. Kaybolmak istedim o sokaklarda, arkalara doğru ilerledim. Bayram ziyareti yapmak için en şık kıyafetlerini giymiş insanları gördüm. Eski evler, yıkık binalar, süslemeli kapılar... Kırklar Kilisesi'ne gittik ardından. Kilisenin hikayesini net olarak bilmiyorum, fakat bir adam kırk kişili alıp Sivas'da bir buz göletine atmış ve o gölete kırk taş düşmüş gökten. Gölete atılanlardan biri göletten kaçtığı için taşlardan biri havada kalmış, bunu gören adam kendisini atmış suya ve o taş ta suya düşmüş. Kilise adını bu kırk şehitten alıyormuş.
Kilisede bize yine orada görevli bir Süryani yardımcı oldu, anlatımlarda bulundu. Sonradan rahip de geldi ve orada bulunan insanların bayramını kutladı. Bizi gezdiren görevliye teşekkür edip ayrıldık kiliseden, istikametimiz Mardin Müzesi.
Müze kent tarihi hakkında bilgi veriyor, eski dönemden kalma mozaikler, mezar taşları, günlük kullanım eşyaları... Oradayken bayıla bayıla içtiğimiz mırra'nın bir tarifi de duvarda var. Aslında mırra'yı ilk kez Mardin'de içmedim, Ankara'da da çok içmişliğim var, buradaki bazı yöresel lokantalarda mırra servisi yapılıyor zira. Fakat Mardin'de içtiğim mırra'nın tadı tamamen ayrıydı, o fotoğraf halen duruyor, isteyen olursa tarifini de paylaşabilirim buradan. Ben bir gün denemeyi düşünüyorum yapmayı.
Müzeden çıkıp, Kırklar Kilisesi'ndeki görevlinin önerisi üzerine Tatlı Dede Butik Otel'e gittik. Tipik bir Mardin evi ve muhteşem manzarası... Bakmaya doyamadığımız Mezopotamya'ya bir kez de oradan baktık. Mardin'de son günümüzdü, vedalaştık Mezopotamya'yla...
Bir minibüse bindik yeniden sonrasında eşyalarımızı toparlayıp, Diyarbakır'dayız. Dağkapı'da kalacağız ve minibüs şoförü ekstra ücret karşılığında bizi Dağkapı'ya bıraktı. Gece tam yatmaya hazırlanırken silaha benzer sesler yükseldi sokaktan. Öğrendik ki konfetilerle, fişeklerle, oyuncak silahlarla bayramı kutluyorlar çocuklar. Oynuyorlar.
Çocukların çığlığı yükseliyor gecenin karanlığında bir yandan, pencereden bakıyorum, tam önümüzde duran kocaman meydana ve meydanın berisindeki ışıklandırılmış surlara... Adını hep gerginliklerle duyduğumuz Diyarbakır'dayım, dışarıdan bakınca normal bir şehir gibi duruyor, gelişmiş, sakin bir şehir. Yarın içine karışacağız Diyarbakır'ın, dışarıya yansıyandan çok farklı bir şehir göreceğime eminim.