Güneyli Köyü diye bir yer II / Gezi - Tatil / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Ağustos '07

 
Kategori
Gezi - Tatil
 

Güneyli Köyü diye bir yer II

Güneyli Köyü diye bir yer II
 

Gelibolu-Çanakkale istikametinde ilerlerken yolun sağında ve altında kalan Güneyli, balığı ve oksijeni bol, küçük, şirin bir köy. Köy sakinleri geçimlerini çiftçilik ve balıkçılıkla sağlıyorlar. Yaz ayların da bunlara bir de pansiyonculuk ekleniyor.

Sardalyenin en yağlı ve bol olduğu mevsimin Ağustos olduğunu biliyor ve denemek için sabırsızlanıyorduk. Bir de pidesi meşhurdu Güneylinin, üstelik de fiyatları çok uygundu, öyle diyordu Internetteki tanıtım sitesinde. Akşamı bekleyemedik, her çeşit balıktan ve yöreye has lezzetlerden bir an önce tatmak istiyorduk. Hüsran saatleri önce pideyle başladı, nerdeyse yanmış pidelere, Fikriye’ nin özenerek sipariş ettiği sardalyeler eşlik etti ve sonrasında ödediğimiz hesap bunların üstüne tuz biber ekti. Bu denli bol sardalye mevsiminde İstanbul ile aynı fiyatları ödemek, üstelik de lezzet farkı bulamamak ve servis elemanlarının ilgisizliği, hatta umarsızlığı bir kez daha şaşırttı bizi. Ama yılmadık, Güneyli Köyü ve Koyu gizli bir cennetti, mutlaka bişeyler vardı işte bu dedirtecek. Sessizce kalktık masadan, daha yapılacak çok şey vardı.

Güneyli, Türkiye’ de hala tam anlamıyla keşfedilmemiş pek çok köyden veya beldeden biri. Doğanın bahşedebileceği her şey mevcut. Ama Türkiye’ deki yapılaşma özründen burası da nasibini almış. Hep merak etmişimdir, neden bizim köylülerimiz çiçek nedir bilmez? Neden bu denli bol su, güneş ve toprak varken sadece bu hazinelerden sadece kesesini doldurmak için faydalanır da ruhunu, gözünü doyurmaz? Yeşil ve mavinin birleştiği bu cennette her yerde olduğu gibi çiçekler unutulmuştu, evler boyasız, üstün körü yapılmış, yollar toprak ve taş karışımıydı. Türkiye’nin çoğu şehrine uğramamış medeniyetin, 900-1000 civarı nüfuslu bu Trakya köyüne göz ile kırpmamıştı. Normal mi karşılamak gerek, yoksa ayıplamak mı, ya da bunun için paçaları sıvazlayıp bişeylere girişmek mi bilemiyorum. Bir de insanlarn davranışları ilgimi çekti…. Yazın nüfusu 3-4 katına çıkan bu köyde insanlar kazançlarını bir şekilde turizmle de karşılıyorlar. Biz yerli turistlere, bir değil bir çok yerde kaba davranan köy halkı, olur da günün birinde yollarına yabancı bir turist çıksa, nasıl temsil edecekler ülkeyi, hatta her şeyden önce insanlığı merak ediyorum. Acı olan yaptıklarının farkında bile olmamaları bu arada…Ne diyeyim, bir şey bulamıyorum ve “Eğitim Şart” diyorumJ

Bu şirin balıkçı koyunda bizi şehrin karmaşasından kurtaran ve alıp uzaklara, hani hep istenip de bir türlü gidilemeyen yerlere götüren tek şey, akşam güneşin denize batışını sahile 150-200 mt. uzaklıktaki kayalıkların üzerinde, şaraplarımızı yudumlayarak izlemek oldu. Güneşin alev renginin suyun mavisiyle birleştiği noktada ortaya çıkan sarı, turuncu, mor renkler koyun sularında hakimiyet kurarken, dünyanın bir başka ucunda da aynı muhteşemlikte güneşin doğuşunu izleyen ve belki de bizimle aynı duyguları paylaşan başkalarının da var olduğunu düşündük ve kadehimizi onlara kaldırdık…

Deniz gözlüklerimi takıp su altındaki ayrı dünyayı seyrederken çok enteresan bir şeyle karşılaştım. Önce korktum sonra Esra’yı yanıma çağırdım ben anlam veremiyordum ne olduğuna hiçbir fikrim yoktu.Fikriye kayanın tepesinden atladı ve görmeden onlar deniz hıyarı dedi, dalga geçiyor zannettim daha sonra bu hıyarların üzerine çok uzun müddet konuşup gülüştük.Sonrasında araştırdığımda Güneydoğu Asya ve Avustralya da sahil insanları deniz hıyarlarını deniz suyunda pişirip, kurutur.Yeneceği zaman tatlı suda kaynatıp, özellikle de çorbasını yaparlarmış. Hiç tavsiye etmem iğrençti görünümleri çünkü..

Güneşin batımı ile birlikte bungalowumuza döndük duş alıp, akşam yemeği için hazırlandık.Denize sıfır gündüz plaj olarak kullanılan, akşam ise ay ve yıldızların altında yemek yemek için ideal bir yerdi gittiğimiz restoran. Masamızı ay ışığı, yıldızlar ve fener aydınlatırken yediğimiz Kefal ve salata yaşadığımız olumsuzluklara karşı iyi ki gelmişiz dedirtti bize.Hatta biraz da hüzünlendirdi bu romantizim biz mutluyduk halimizden ama keşke sevdiklerimizde yanımızda olsalardı…keyifli yemekten sonra hemen yanıbaşımızda gitar çalan bir cafeye girdik geç vakte kadar burada kaldık ve gecemizi noktaladık….

Sabahın ilk saatlerinde güneşle beraber uyanıp doğru kahvaltıya gittik. Öğlene kadar güneşlendikten sonra Güneyli Köyünü arkamızda bırakıp İstanbul’a doğru yol almaya başladık. Köyde konuşmuş olduğumuz yerli bir turist bize bakla burnunun denize girmek için çok güzel olduğunu söyledi, Bolayır ayırımından saptık ve bakla burnuna kadar yol aldık denize burada doymuştum.O kadar güzeldi ki denizi görülmeye değer muhteşem bir yerdi. Bakla burnunda 2 saat geçirdikten sonra yine yola koyulduk karnımız acıkmıştı ama kendimizi Tekirdağ köftesine saklıyorduk. Eh Tekirdağ’a gelmişken köftesini yememek olmazdı. Köftecide de yine aynı muameleyi gördük ilgisiz insanlar siparişi geç alan garsonlar bilemiyorum, Tekirdağ insanın doğasında mı var bu, köfteyi yedikten sonra güle oynaya tatilimizi bitirdik ve Fatih Sultan Mehmet köprüsünden geçerken alkış yaparak 2 günlük tatilimizi sonlandırdık…

 
Toplam blog
: 53
: 2313
Kayıt tarihi
: 30.01.07
 
 

Hayat herşeye rağmen o kadar güzel ve sevgi doludur ki. Benim için hayat kimi sevdiğim ve kimi in..