- Kategori
- Engelli Eğitimi
Halis'in Hayata dokunuşları
Halis Kuralay, 1968 Çanakkale/Bayramiç doğumlu.
1992 Boğaziçi Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Psikoloji Bölümü mezunu.
1993 MEB İngilizce öğretmeni.
2005-2012 İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü, Özel Eğitim Şube Müdürü.
2013- Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, İstanbul İl Müdürlüğü, Müdür Yardımcısı.
"Gözlerinden içeri hiç ışık sızmadı. Güneş değmedi gözüne. Onun için gün doğmadı. Aynada kendi yüzünü görmedi. Gün batımını beklemedi, fakat hiç güneşsiz kalmadı. Gözlerinden içeri hep sevginin ışığı girdi. Dostlar sofrasına güneşler taşıdı. Sözlerinden yıldızlar doğdu. Gören gönlümüz oldu, Halis.
Rengin ve ışığın olmadığı, gölgelerin ve biçimlerin hükmettiği bir dünyayı adımlar, görsel tahriklerden korunur, seslerin izini sürerek mekanın haritasını çıkarır.
Durakta bekliyorsunuz. Gelen otobüsün, beklediğiniz otobüs olup olmadığını, gözlerinizi kapatarak nasıl bilirsiniz? Nasıl anlarsınız? Hiç düşündünüz mü? Halis'in 'kapalı penceresinden' gördükleriniz, size yeni ve güzel bir pencere açacak... Gözlerinizden içeri ışık sızacak."
Senai Demirci, Halis Kuralay'ın Hayata Dokunmak adlı kitabının sunuş yazısında bunları yazar.
Halis'e göre, Allah hiç bir şeyi boşa yaratmamıştır. Görme engellilerin de bir misyonu vardır ve körlerin insanlığa önemli katkıları olduğuna inanır. Görmeyenler, karşılaştıkları güçlükler karşısında, görenlerin akıllarına gelmeyecek ilginç çözümler üretirler. Örneğin, görmeyen birine namaz nasıl öğretilir?
Halis'e babası, çobanlık yaparken namaz surelerini ezberlettiği için, namaz kılarken, "Şimdi yattı, şimdi ayakta" diye bilgi vererek ve ayrıca uygulamalı olarak namaz kılma eylemi, ilginç bir şekilde öğretilir.
"Bir şeyi anlamak için ona elleri ile bakmak. Ve sabrının sınırlarını zorlayarak!"
İşte görme engellilerin temel yaşam felsefesi budur.
Halis, altıncı ve tekne kazıntısı (son çocuk) olarak dünyaya gelir. Doğduğundan iki ay sonra komşularından biri ablasına, "Münevver kızım, sizin dada alentiriğe başka başka bakıyor, gözleri görmüyor olmasın?" der ve o günden sonra altı yaşını dolduruncaya kadar Halis'in gözlerinin nasıl açılabileceği konusunda -askeri ve sivil- ünü ulaşan her doktora başvurulur.
Halis, faydası olsun diye verilen gözlükleri, hareketli bir çocuk olduğu için düşerek veya çarparak hep kırar. Koşar, zıplar ve yükseklere tırmanır. "Şöyle otur şuracıkta!" denir ama o hep ele avuca sığmaz. Annesi ona, "Sen ecelinle ölmezsin oğlum!" der.
Halis, at, eşek gibi hayvanlara biner. Top oynar, takdir toplar. Arkadaşları kadar başarılı olamasa da, misket bile oynar. Bisiklete biner. Sapan atarken, tek tük kaza yapar. Kendini bu haliyle kabul eder. Balyozla demir makasına vurur ve demiri keserler. Babası onu yapabileceği her işe teşvik eder.
Dokuna dokuna, kabartılarak yazılan araba plakalarını okumaya başlar. Okula başlamadan, telden yapılan büyük harflerin tamamını öğrenir. Fakat akranlarından bir yıl gecikmeli olarak okula başlar. Tüm kardeşleri gördükleri halde okuyamaz. Fakat Halis, görmediği halde okur. Bu kitabı da öncelikle ve özellikle engelli olmayanlar için yazar.
Babası,"Ben bu çocuğu okutacağım," diye kafasına koyar. Bu amaçla, kaymakam, Halk Eğitim Merkezi müdürü ve okul müdürü ile ilişki kurar, fakat olumlu bir cevap alamaz. Kayıt peşinde koşmaktan yorulur, bıkar, fakat vazgeçmez. Çünkü Halis'i okutmayı kafasına koymuştur.
Halis evden, anne babasından ayrılıp okula gitmek istemez ama babası onu, "Okulda traktör sürdürecekler," gibi vaatlerle ikna eder. Çünkü Halis o günlerde, traktör sürmeye çok merak duymaktadır.
Yağmurlu bir sonbahar günü yedi yaşında, 1976 yılında İstanbul'a okul için giderler. O gece otelde kalır, sabah İstinye Körler Okulu'nun yolunu tutarlar. Okula vardıklarında Halis, yalnızca sınıflardan gelen öğrenci seslerini duyunca babasına, "Hani, traktörler yok buralarda?" der. Okul müdürü, birtakım konuşmalardan sonra, Halis'ten bir şarkı söylemesini ister. Şarkı bitince hademelere, Halis'e önlük giydirerek, onu sınıfa götürmelerini söyler.
Babası ona, "İç çamaşırı alıp, geleceğini" söyleyip gider. Fakat gidiş, o gidiştir. Eski öğrenciler, Halis'i gezdirirler. Böylece onu okula ısındırmaya çalışırlar. Okuldaki ilk öğle yemeğinde, hayatında ilk kez "türlü" yer. Daha doğrusu yemeye çalışır fakat yiyemez. Yemeği ne yaptığını bilmez ama yemekte bolca ağladığını gayet iyi hatırlar. Babasının geleceğine hep inandığı için, fırsat buldukça, okulun girişindeki ziyaretçi masasına oturur, kafasını masaya koyar, düşünür ve ağlar. Arkadaşları bu yüzden onunla alay ederler.
Halis, kabartma yazıdan, kabartılmış yazıyı anlar. Fakat kabartma yazı, parmakları gıdıklayan garip nokta işaretlerdir. Körlerin bir şeylere dokunarak okuduklarını anlar da görenlerin hiç bir şeye dokunmadan nasıl okuduklarını bir türlü anlayamaz.
Bir ay sonra babasının getirdiği helva ve giysilerinin kokusu ile özlemini gidermeye çalışır. Merdivenlerden koşarak iner. Okulda en çok anneciğinin, istediği zaman ekmeğinin üzerine tereyağı sürüp, dışarı çıkamamasına üzülür. Yatakhane, evlerini hatırlatan yegane yerdir. Elinden gelse hiç çıkmak istemez. Çamaşırlarını diğer çamaşırlar arasından, üzerlerine yazdıkları isim ve soy isimlerinin baş harfi ile ayırırlar. Beşinci sınıfın sonunda, okula gelen misafirlere piyano çalar. Kör arkadaşlarının ajitasyon ile müzik yapıp, para toplamasından rahatsız olur. Kalecilik ve orta saha oyunculuğu yapar. Kalelere gol atar, kaleciyi ters yatırır. Kalecilik yapması için takımlar onu paylaşamazlar.
Görme engelli Kadir Öğretmenden piyano eşliğinde "Ekmek buldum katık yok/Katık buldum ekmek yok" ve "Pazara gidelim, bir tavuk alalım" şarkısını öğrenir. Hüdaverdi Öğretmenin yaptığı, davranışın güzel yönünü görmek olayı, müzik dersinden kalan en iyi anı (Yaptığı yaramazlıktan dolayı, doğru söylediği için affetmek) olur.
Gören arkadaşları ile Bayramiç pazarında kitapçıya uğrayıp kitap isimleri ve yazarlarını okutmak, Halis'e tarif edilemez hazlar verir. Kitapların kimini satın alır, etrafındakilere okutmaya çalışır. Yanına gelen insanların kitap sevmeyen insanlar olduğunu, onlara kitap okutmaya çalışırsa sıkılacaklarını hisseder ama dayanamaz. Yine ellerine kitap tutuşturur ve sabrı izin verene kadar okutur.
Halis'in alet kullanmaya karşı da büyük bir ilgisi vardır. Evlerinin bahçesinde testere, keser ve çekiç kullanır, tahtadan bir şeyler yapmaya çalışır. Bunun için kan ter içinde kalarak, testere ile tahta keser. Çiviler yetmediğinde, eski kasalardan çivi söküp, eğri çivileri doğrultur ve bir kutu yapar. Bunun yanında, tenekeden düdük yapmak, kaynak makinesi ile teneke kaynatmak, hiçbir şeye feda edilemeyecek uğraşıları arasındadır.
Halis, 12 Eylül Müdahalesini de eleştirir ve "Asker aynı asker olduğuna göre, hükümetin emrinde bu işleri yapamaz ve binlerce kişi anarşi kurbanı verilmeden önce önüne geçemez miydi?" der.
Körler Nasıl Çamaşır Yıkar?
"Görmeyen bir kimse çamaşırlarını nasıl yıkar?" diye düşündünüz mü? Yemekhaneden bir kova sıcak su alır ve içerisine deterjan atar. Çamaşırların kirini görmeden, ovuşturmaya başlar. Bunu yaparken, daha önceden aldığı taktikler gereği, gömleklerin yakasını, koltuk altlarını ve kol ağızlarını daha çok çitiler. Bazen de gören arkadaşlarının, "Bunlar tam temizlenmemiş!" dedikleri olur. O zaman da, "Eh olacak o kadar" der ve kirlileri alıp tekrar yıkarlar.
Körler Nasıl Ders Çalışır?
“Bir kör nasıl ders çalışır, nasıl kitaplarını okur?” diye hiç düşündünüz mü? Bu iş için ya okuyacak birini bulacak, ya da dersine çalışmayacaktır. Ders çalışabilmek için yapılacak ilk iş, bu işle görevli birine gitmektir. Tabi birileri önceden görevlendirmemişse, yani rezerve etmemişse. Görevlinin o akşam başkaları ile işi varsa, o zaman nöbetçi öğretmene, son çare olarak da okulda çalışan hademelerin çocuklarına müracaat eder, onlardan derslerini okumalarını isterler. O da mümkün olmazsa, haliyle çalışamazlar. Gündüzleri çalışmak durumunda iseler o zaman, onları kırmayan hemşire, ambar memuru, okul şoförü gibi ihtimallere başvururlar. Siz hangi ihtimale başvuruyorsunuz?
Körler Sınavlara Nasıl Hazırlanır?
Kabartma kitapların çoğu, herkesin okuduğu kitapları tutmadığından, okulun seçtiği kitapları birilerine okutma mecburiyeti gündeme geldiğinden, etüt saatlerinde körler okuyucuya ihtiyaç duyduklarında, tek tek bütün etüt sınıflarına uğrar, "Arkadaşlar, ders çalışmayan arkadaş var mı? Fen çalışacağız da..." gibi duyurular yapar, kapıda bir süre cevap almayı beklerler. Olumlu cevap çıkarsa ne ala. Kimi zaman altı ayrı etüt sınıfını gezip, yaklaşık iki yüz kişiden okuyucu bulamadıkları olur. O zaman taktik değiştirip, adam adama markaja geçer, kendi sınıflarından nazı geçtiği arkadaşlarına gidip kulis ve ikna çalışmalarına başlarlar. Bu da sonuç vermezse, gülümseyerek etüt sınıfına girer, varsa ellerindeki notlarla yetinirler. Bu şartlar altında, zerre kadar ders çalışmadan sınavlara girdikleri çok olur.
Körler Nasıl Sınav Olur?
Görmeyenler, sınavları "kabartma yazı" ile olurlar. Öğretmen herkese soruları okurken, onlar kendi yazıları ile yazar, peşinden de yine kabartma yazı ile cevaplarlar. Öğretmenler kabartma yazı bilmediklerinden, sınavdan hemen sonra, bazen de günler sonra görmeyenler, kendi yazdıklarını, yine kendileri okurlar. Ama bir şartla, kimse kendi sınavını okumaz. Herkes başka bir arkadaşının sınav kağıdını okur. Kimi zaman da güvenilen birine, sınıfta/öğretmenler odasında, tüm sınav kağıtları okutulur. Bazen de yazılı sınav yerine, sözlü sınav olurlar.
Körler sınıflarda gece, ders çalışmak için lamba yakmadıklarından, ülke ekonomisine katkıda bulunurlar(!) Fakat nöbetçi öğretmenler yoklama yaparken öğrencileri görmekte/saymakta güçlük çektikleri için "Oğlum, kendiniz için değilse de, bizim için ışıkları yaksanıza!" derler.
Körler Nasıl Yüzer?
Halis; "Yüzmeyi arkadaşlarım yapabildiğine ve onların yaptığı birçok şeyi ben de yapabildiğime göre, yüzebilirim herhalde," der. Yüzme bilenler Halis'e, "Bana bak ve benim gibi yap!" demezler. Öyle deseler de O bakma işlemini gözleriyle değil, elleri ile dokunarak yapar. Malum, yönü bulmayı saymazsanız, yüzmenin görmek ile bir ilgisi yoktur.
"Suyun üzerine yavaşça bırak kendini, ama hiç sıkma. Tıpkı ölü gibi ol, kendini kasma," v.s. derler. Halis de söylenenleri uygulamaya, kendisine yüzme öğretenlerin yüzerkenki hallerini elleriyle sırtlarına dokunarak örnek almaya çalışır. Uzun süre başarılı olamaz. Deneme yanılmalarla zaman içinde gelişir ve profesyonel değilse de, suyun derinliğinin önemi olmadan, rahat yüzebilir hale gelir. Boyundan derin olan yerlerde, kelime-i şahadet getirip, boy verir. Böylece ne derece derinlikte olduğunu ölçer. Boyundan yarım metre daha derin olduğunu fark edince geri döner.
Sahilin ne tarafta olduğunu, güneşten faydalanarak bulur. Denize girerken, güneşin hangi tarafta olduğunu, güneşin sıcaklığından tam olarak tespit eder. Peki ya güneş yoksa? Halis bu soruya; "Eee, biz de denizci veya balıkçı değiliz ya. Öyle günlerde denize girmeyiveririz," diye espirili bir şekilde cevap verir.
Ya onlar denizde iken hava kararırsa? O zaman, kıyıdan gelen dalga ve insan sesleri onları kıyıya davet eder. Buna rağmen doğabilecek olumsuzlukları gidermek için her gün bir kişiyi nöbetçi bırakırlar. Nöbetçi hem eşyaları bekler, hem de istikameti bulmalarına yardımcı olur.
Körler Nasıl Traş Olur? Ya da Görmeyen Berber Olur Mu?
Halis'in traş makinesi yoktur. Permatik ile traş olur. Pansiyonda, sıra sıra dizili muslukların üzerindeki aynaların karşısına geçip olur tabi. Ama aynalarla bir işi olmaz. Görenlerin ayna ile yaptığı işi, O parmakları ile yapar. Aynaya, hatta ışığa bile ihtiyacı olmadığından, yüzünde traş etmesi gereken bölgeyi tespit eder. O bölge ellerine pürüzsüz gelene kadar traşa devam eder. Peki, yüzünü kesmez mi? En fazla bir gören kadar... Bazen acelesi olurken, hızlı hareket ederken ufak tefek kazalar olur ve yüzünü keser. Kanayan yerinin olup olmadığını anlamak için görenlere sorar.
Halis sadece kendini traş etmekle kalmaz, kendisi gibi kör arkadaşı Cemil'i de traş eder. Hem de kendisi kadar güzel traş eder. Halis, saç traşını denemez ama "Görme engelli bir berber varsa gidin," diye öneride bulunur.
Körler Televizyon Seyreder mi? Sinema ve Tiyatroya Gider mi?
Halis, herkesin televizyona doğru yöneldiğini seslerinden anlar. Görmese de herkes gibi yüzünü televizyonunun geldiği tarafa çevirir, kulaklarını dört açar. Televizyondan gelen konuşmalardan, sahnede olup bitenlerin önemli bir kısmını anlar. Konuşmanın olmadığı yerlerde vazifeyi efektler devralır. Akan bir su sesi, benzeri su sesi işittiği yerlerde hissettiği duyguları hissettirir. Kuşların, hayvanların sesleri, mekanın bir ormanlık veya köy yeri olduğu bilgisini verir.
Halis, konuşmanın ve efektin olmadığı uzunca süren sessiz sahnelerde ise çalınan müzikten ipuçları yakalamaya çalışır. Ya da tahminlerde bulunarak hayaller kurar. Zaten televizyon, tiyatro izlerken yanıbaşında bulunanlar yorum yapar, tahminlerde bulunurlar. Halis de böylece neler olup bittiğinden haberdar olur. Çizgi filimlerin yalnız bol konuşmalı olanlarından hoşlanır. Sinemada anlayamadığı sahnelerde, birlikte gittiği kişinin kulağına eğilerek; "Şimdi ne oluyor?" diye fısıltıyla sorar, o kadar.
Günümüzde görme engellilerin sinemayı daha rahat seyredebilmeleri için "sesli betimleme" denilen, filmin sessiz sahnelerinde bir spiker, sahneyi sesli olarak tasvir eder. Böylelikle, filimlerdeki görsel unsurlar işitsel hale getirilerek, görmeyenlerin istifadesi arttırılır.
Görme engelliler için tiyatro, daima sinemadan daha çok tercih edilen sanatsal bir faaliyettir. Çünkü tiyatroda ayrıntılı sahneler yoktur ve oyuncuyu adım adım takip etmek mümkündür.
Radyo ise, tam görme engelliler için icat edilmiş bir alettir. Çünkü radyo programları görsel unsurlar içermez ve tamamen kulağa hitap ederler. Bu nedenle görme engelliler, çok iyi bir radyo dinleyicisidirler.
Körler Gözlerinin Açılmasını İster mi?
Biz görenlere sorarsanız, tereddütsüz hemen "evet" deriz. Çünkü biz gören bir kişinin gözü ile değerlendirme yaparız. Halis, açtırmak için bir davet aldığında; "Doğrusu ya, ben hayat düzenimi kurdum. Gözlerimin açılmasın da arzu etmiyorum. Böyle bir şeye benim için gerek yok," cevabını verir. Buna rağmen, gözlerini açtırmak isteyenlerin arzusunu yerine getirmek için muayeneye gider fakat sonucun kendi arzusuna uygun çıkmasını ister. Uygun çıkınca da bu durumdan memnun olur.
Körler Kamp Yapar mı?
"Kör başına otur oturduğun yerde, kamp senin neyine lazım?" diyenlerdenim ben de. Çünkü bize göre, "Görmeye görmeye şehirlerarası yolculuk yaparak, Samsun'da deniz kampına katılmak" ancak görenler için düşünülebilir. Yani sen özürlüsün, senin neyine lazım?"
Görmeyen bir adam zahmet çekmemek için hep evinde otursa, hayatı nasıl tanıyacak? Karşısına bir sorun çıktığında, sorunu nasıl çözebilecek? Sorun çözme yeteneği nasıl gelişecek? Toplum onu, o toplumu nasıl tanıyacak? Halis ve arkadaşları bu amaçla, mektupla iletişim kurarak, İstanbul Anadolu garında Ağustos ayında toplanırlar. Hepsi, hem birbirlerini tekrar görebilmenin, hem de gidecekleri kampın merakı, heyecanı içerisindedirler.
Heyecanlarının en büyük nedeni, "Bir iş başarmış olmak"tır. Babaları ve aileleri yanlarında olmadan, fiilen, şehirlerarası bir yolculuğa çıkarlar. Bunun anlamı şudur: "Artık biz büyüdük, hem de ailelerimiz bize güveniyor."
Bu kampa onlar Samsun'a değil, "bağımlılık iplerini koparıp, adam yerine konulmaya" giderler. 12 saatlik bir yolculuktan sonra Samsun'a varırlar. Sora sora Kızılay'ı bulurlar. Buradan Atakum'daki kamp yerine götürülürler. Burası deniz kampıdır. Halis burada, ilk kez Karadeniz'in sesini işitir.
Kampa Ankara, Gaziantep, Erzurum ve İzmir'den gruplar gelir. Kamp hayatı başlayınca Halis, zamanın nasıl geçtiğini anlamaz. Sabahları erken kalkıp, kumsalda yürüyerek yemekhaneye giderler. Halis, kamp bitip Çanakkale'ye vardığında, ailesi tarafından muzaffer bir kumandan gibi karşılanır. Ailesi, Halis'in bu seyahatinden çok gururlanır.
Körler Nasıl Haberleşir?
Körler, kabartma yazı ile haberleşir, mektuplaşırlar. Çivi ucuyla delinmiş gibi görünüşü olan, ikiye katlanmış kartonlar postanelere mektup diye gelir. Postacılar da zarf içine bile konmamış ama üzeri zarf gibi yazılmış bu mektupları görme engelli mektup alıcısının oturduğu evlere dağıtır. Görme engelliler de, izleyenlerin hayret dolu bakışları altında, gelen mektupları okurlar. Okurken de okuduklarının yazı olduğuna izleyenleri inandırmakta güçlük çekerler. Çünkü insanlar bu kartonlara bakarlar fakat yazı namına bir şey göremezler. Körler de görenlerin yazısına ellerini dokundurduklarında bir şey bulamazlar. Dolaysıyla körlere göre, görenlerin kitabında bir şey yoktur.
Körler Üniversiteye Nasıl Hazırlanır?
Halis, Üniversiteyi kazanma telaşına lise birden itibaren başlar. Halis veya herhangi bir görme engellinin üniversiteye hazırlanması, kitaplarını ve dergilerini önüne açıp okumaya başlamaktan ibaret bir çalışma değildir. Konuları anlamak, soruları çözmek şöyle dursun, görmeyenin bir de “hazırlığa hazırlık” yapması gerekir ki, bu da en az hazırlık kadar, belki ondan daha zor ve zahmetli bir iştir. Halis bu nedenle, “Yaşı küçük, güzel okuyamıyor,” demeden, derslere ve testlere aşinalığına bakmadan, razı edebildiği herkesle çalışır. Bunun için yeri gelir etüt sınıfını, yeri gelir okulun bekçi kulübesini kullanır. Yatılı okuyan küçük sınıftaki kardeşlerinin, üzerinde çok hakkı olduğunu dile getirmekten çekinmez.
Halis Artık Boğaziçi’li
Halis, üniversite sınavında, ikinci tercihi olan Boğaziçi Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Sosyoloji Bölümünü kazanır. Kazanmadan önce, sanki kazanacağı içine doğmuş gibi birkaç kez gidip bilgi alır. Okulun yurduna yerleştirilir. Oda arkadaşlarından biri de kördür ve onunla arkadaşlığı ta Körler Okuluna dayanmaktadır. Sınıfları yaklaşık 20 kişiliktir.
Sınıfta her türlü dünya görüşüne sahip arkadaşı vardır. Bir tarafta sünnet sakallı, başörtülü arkadaşlar, diğer tarafta ellerinden sol düşünce kitapları eksik olmayan arkadaşlar. Fakat hocalar, öğrencilerin fikirlerine bakarak ayırımcılık yapmazlar. Bu durum Halis’i çok sevindirir. “Doğrusu da bu değil mi?” der. “Mesele; dünya görüşünden başka bir konuya geldiği zaman, görüşünü paylaşmadığımız kişinin, türlü konulardaki ihtiyaçlarına cevap ararken, dünya görüşlerini nazari dikkate almadın ilişki kurabilmek,” diye öneride bulunur. Ve “İnsanın, sırf insan olduğu için o kadar ortak yanı vardır ki, kavgalara feda olmaz!” diyerek, ölçüyü “insan olmak” olarak belirler. Boğaziçi Üniversitesi’nin en sevdiği yönünün, bu durum olduğunu belirtir. İnsanlar fikirlerini en güçlü şekilde savundukları halde, oturdukları masadan yumruklarını sıkmadan, birbirlerine bıçak çekmeden kalkabilirler. Zaman zaman protesto ve gösteriler olsa da taşlı sopalı ilkel eylemler olmaz.
Boğaziçi Üniversitesi’nin farklı bir özelliği daha vardır ki, o da, Üniversitenin “özürlüler komisyonu” adlı bir biriminin bulunmasıdır. Bu komisyon, hoca ve memurlardan oluşur ve özürlülerin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik çalışmalar yapar. Her görme engelliye bir asistan verilir. Asistan öğrencidir ve engelliye günde bir saat kitap okur. Asistanlar gönüllü olmayıp, Üniversite Vakfından burs alırlar. İşte Boğaziçi Üniversitesinde, “Görmeyen insanlar başarılı olabilirler, yeter ki biz onlara bir fırsat verelim,” düşüncesinin, örnek bir uygulama olduğu görülür.
Boğaziçi Üniversitesinde Braille Bölümü
Boğaziçi Üniversitesi’nde, yalnız görmeyenlere ayrılmış bir bölüm vardır. Burada 2000 civarında kabartma yazılı (Braille Alfabesi ile yazılı) kitap vardır. Üstelik bunlar İngilizcedir. Romanlar, hikayeler, tarih ve felsefe kitapları, hatta sözlük bile vardır. Washington Post, Psychology Doday, The New York Times dergilerinin kabartmaları mevcuttur. Gönüllü insanların kasetlere okumasıyla oluşturulmuş bir “kaset kitap” kütüphanesi vardır. Öğrenciler, bu kaset kitapları ödünç alıp dinledikten sonra iade ederler.
Kabartma sözlük, İngilizce’den İngilizce’yedir. Halis bu durumu önce çok yadırgar fakat sonra durumu kavrar. Çünkü hiç Türkçe kullanmayarak, kelime anlamı öğrenmeye çabalarken, bir taraftan da sözlük kullanırken bildiklerini uygulama ve tekrar etme şansı elde ederler. Yani bir taşla iki kuş vururlar. Braille Bölümü, Boğaziçili görme engellilerin hem ders çalışma, hem de toplanma mekanıdır. Öğrenciler burada derslerini kendi başlarına çalışabilecekleri gibi, okul dışından gelen gönüllü ve kendi asistanlarıyla çalışırlar. Burası adeta bir buluşma yeridir.
Norveç Özürlüler Kampı
Boğaziçi Üniversitesinde, Hazırlık Sınıfının son günlerinde, Norveç’te, Dünya Özürlüler Kampı adıyla bir kamp düzenlendiği haberi gelir. Halis kampa, Boğaziçi Üniversitesinden bir arkadaşı ile katılır. 12.07.1987’de uçağa binerler. Halis için uçaklar, o güne kadar oyuncak uçaklardan başka bir şey olmamıştır. Bir de çocukluğunda üstünden korkutucu bir sesle geçerken korkup eve sığındığı bir şey. Uçağı büyük bir otobüse benzetir. Diğer yolcular bulutları, gökyüzünü, kibrit kutusu gibi görünen binalarla, karınca gibi görünen insanları seyretmekle meşgul iken, arkadaşı ile koltukların konforu ve klimanın yaz gününde ne güzel soğuttuğunu konuşurlar. Önce Kopenhang’a, sonra aktarma yaparak Oslo’ya inerler. Havaalanında çok özel bir ilgi ile karşılanır, transit yolcular için hazırlanan salona alınırlar. Görevliler çok yardımcı olurlar. “Merhaba Türk Arkadaşım” sözleriyle karşılanırlar.
Halis’in otelde, kendisi gibi görme engelli bir Japon arkadaşı vardır. Çok şakacıdır. Birlikte karşılıklı anlayışla 15 gün geçirirler. Kampa 15 ülkeden katılımcı gelmiştir. Kampta, yüzme, kano ve kürek çekme, bisiklet ve ata binme, atıcılık gibi spor faaliyetleri yapılır. Ata, kendi başlarına binmelerine izin verilmez. Bir görevli atı çekerek götürür. Halis, böyle ata binmelerden zevk almaz. Çünkü çocukluğunda kendi başına ata binme keyfini yaşamıştır.
Halis çocukluğunda hep üç tekerlekli bisiklete binmiştir. Kampa, özürlüler için özel tasarlanmış, adeta iki bisikletin birleştirilmesi ile oluşturulmuş bir bisiklete binerler. Bu bisiklet, iki direksiyonlu, iki pedallıdır. Binen iki kişi pedalı çevirir fakat arka direksiyon sabittir. Önde oturan kişi direksiyonu çevirir. Böyle olunca bir görenle, bir görmeyen rahatlıkla bisiklet sporu yapar. Kör olan pedala ağırlık verir. Halis bu sporu çok sever. Kano ve kürek çekmeyi de çok sever.
Halis, faaliyetler içerisinde en çok atıcılığı farklı bulur. Bir görme engelli nasıl atıcılık yapar? Olsa olsa, “Rastgele!” der ve atar, dersiniz, değil mi? Hayır sırf görme engellilerin atıcılık yapmaları için tüfek yapmışlar. Atıcılık için engelliler kulaklarına bir kulaklık takarlar. Tüfeklerini hedefe doğrulttukları vakit kulaklarına tıkırtılar gelmeye başlar. Hedefe yaklaştıkça tıkırtılar yoğunlaşır. Bu yoğunluktan, engelliler hedefe ne kadar yaklaştıklarını anlarlar. Kulaklarındaki ses yoğunluğu en yükseğe çıkana kadar, tüfeğin yönünü değiştirirler. Böylece hedefin ortasına isabet ettirmeye çalışırlar. Faaliyetlerin dışında kalan zamanlarda, bilgi alışverişinde bulunur, bazen de tartışırlar.
Halis’in Japon arkadaşı kampa, yanında bir fotoğraf makinesi getirmiştir. “Bir görmeyen olarak, bununla ne yapmayı düşünüyorsun?” diye sorduklarında; “Resim çekeceğim. Bu makineyi bana sevgilim verdi. O Norveç’i benim gözlerimle görmek istiyormuş,” cevabını verir. Halis, yalnız Norveç’le kalmaz. Almanya, İzlanda, İngiltere, Suriye gibi ülkeleri de ziyaret eder. Fakat Norveç, belki de ilk olduğu için onda özel bir yer tutar.
İşportacılık ve Pazarlamacılık
Halis Eminönü’nde, derslerden arta kalan zamanlarda, para kazanmaktan ziyade, hayatı tanımak, yeni tecrübeler yaşamak ve girişimlerinin sonucunu görmek için işportacılık yapar. Eminönü günlerinin kendisine sadece para kazandırmaktan ibaret olduğunu fark edince, bu işten vazgeçer. Bunun için manevi olarak da doyum sağlayabileceği bir iş olarak gördüğü kitap ve dini kasetler pazarlamayı düşünür. Hatta kaset ve kitaplardan para kazanmayı bile düşünmez.
Bu amaçla bir yayınevine gidip önerisini sunar. Hayret ve şaşkınlıkla karşılanır. Çünkü kaset ve kitapları pazarlamaya namzet adayın gözleri görmemektedir. Gözleri görmeyen bir adamın Cağaloğlu’ndaki bir yayınevini bulması bile beklenmeyen bir durumken, nasıl olur da böyle biri yayınevinin ürünlerini pazarlayabilir? Adresi nasıl bulur? İş hanlarında nasıl dolaşır? Merdivenleri ne şekilde çıkıp iner? Hem vereceği kitapların adını nasıl okur, kendisine verilen parayı nasıl tanır, para üstünü nasıl verir?... Bütün bunlara rağmen Halis’in önerisini kabul ederler.
Halis, deneme mahiyetinde ilk gün, iki saat içinde, dört ürünü satıp geri gelir. Tebrikler ve hayretler içinde ikinci parti ürünleri alır. Çok geçmeden adı, “pazarlama servisinin en hızlı elemanı” olarak telaffuz edilmeye başlar.
Körler Nasıl Öğretmenlik Yapar?
Halis, Boğaziçi Üniversitesi kayıt işlerinde çalışırken, Psikologluk stajı yapmak için Çapa ve Cerrahpaşa Hastanelerine başvurur. Psikologların kullandığı testler hep görsel içerikli olduğu için görme engellilerin kullanmasına uygun değildir. Bu durum karşısında bilge insan Prof. Dr. Özcan Köknel Halis’e; “Biz görme engellilerin ne şekilde psikologluk stajı yapabileceğini bilmiyoruz. Eğer siz bize bunu gösterirseniz, biz sizi memnuniyetle kabul ederiz,” der. Böylece diğer insanlar gibi “Hayır efendim” deyip, kestirip atmaz.
Bu arada öğretmenlik başvurularına cevap gelir ve Halis’i Bakanlık mülakata çağırır. Öğretmenlik yapıp yapamayacaklarına bir komisyon karar verecektir. Halis bu konuda; “Konuşulması gereken öncelikli konu, bir insanın görüyor veya görmüyor olması değil, verilen görevi yapabilip yapamaması olmalıdır. Öğretmen olabilmenin gerek ve yeter şartı ‘görmek’ olmasa gerektir. Öğretmen olabilmenin yeter şartı bilgidir, güzel ahlaktır, iyi iletişim kurabilmektir, öğrencilere vizyon ve motivasyon verebilme becerisidir. Gördüğü halde mesleği icra edemeyenler olduğu gibi, görmediği halde bu işi çok iyi yapanlar da olabilir. Ayrıca görme engelliler okulunda çalıştığı takdirde, görme engelli öğrencilere, görme engelli bir öğretmenin örnek olması daha etkili olmaz mı? Öğrenciler gelecekte ona benzemek için öğretmenlerine dikkat edecekler, ona bakıp hayal çıtalarını yükseltecekler; ondan umut ve enerji alacaklardır,” der.
Halis, atandığı okulu bulur. Kendisi gibi görme engelli, ilkokuldan öğretmeni olan Fikret Bey Halis’i öğretmenler odasına götürür ve büyük bir zevk ve gururla; “Arkadaşlar, Halis Kuralay yeni öğretmenimiz ve bizim İstinye mezunlarından. Okullar bitirip kendi okuluna öğretmen olmuş. Bundan sonra birlikte çalışacağız,” diyerek, Halis’i diğer öğretmenlere tanıtır. Çocukluğunda bir iş ya da şikayet için gittiği öğretmenler odası, böylece Halis’in çalışma odası olur.
Halis, klasik görevlerin dışında müdürün; “Sana ulaşabilen öğrenci, zaten kendi sorununu çözebilecek öğrencidir. Onun için sen kenarda köşede kalmış öğrencileri bulmaya çalış. Asıl problem onlardır,” tavsiyesini yerine getirmeye çalışır.
Zaman geçtikçe, öğretmenler yavaş yavaş sınıflardaki sorunlu öğrencileri Halis’e göndermeye ve zamanla, psikolojik sorunların sihirli bir değnekle çözülemediğini anlayıp, ona göre davranmaya başlarlar.
Görme Engelliler Nasıl Folklar Oynar?
Görme engelliler folklor da oynar mıymış? Evet oynar. Folkloru hiç görmeyenler de oynayabilir. Okulun folklor ekibi, yarışmalara katılmak için yoğun bir hazırlık yapar. Çünkü ekipleri daha önce Sarıyer üçüncüsü olmuştur. Kendi kendilerine çalışma yaptıktan sonra, davul zurna ile de çalışma yaparlar. Yarışma günü birtakım gurur kırıcı olaylar olur ve ekip sadece bir gösteri grubu olarak sahnede yer alır. Oyunlarını oynayarak geri dönerler. Gurur kırıcı olaylar olmaya devam eder ve bir de okullar arası yarışmada başlarına gelir. Tertip heyeti adeta yarışmaya katılmamak için onları ikna etmeye çalışır. Buna rağmen yarışmaya katılan sekiz okul içinde üçüncü olurlar.
Halis, körlere iş buyurma konusunda, onlara nasıl davranılması gerektiğini, bir öğrencisinin, “Öğretmenim, evde babam su istediği zaman ya annemden ya kardeşimden istiyor. Galiba ben görmüyorum, diye beni yormak istemiyor. Halbuki ben de getirebilirim,” sözleriyle anlatır.
Babanın Vefatı ya da Bir Kör Mezarı Nasıl Algılar?
Kör bir insan, bir kişinin öldüğünü nasıl anlar? Herhalde nefesini dinleyerek, vücuduna dokunarak, vücut sıcaklığına bakarak, anlar. Halis de birkaç kez babasının nefesini dinler. Emin olmaz, bir iki kez daha dinler. Ölülerin konacağı mezarın, kazılmış çukurun nasıl bir şey olduğunu anlamak için tüm cesaretini toplayıp, kabrin içine iner. Yüksekliğini ölçer. Adımlar ve elleriyle toprağa dokunur. Definden sonra da toprak atarak, mezarlıktan ayrılırlar.
Körler De Evlenir
Halis, eşiyle, Boğaziçi Üniversitesi’nde tanışır. O, Kimya bölümünde öğrencidir. Halis’e kitaplarını okur, Halis de O’nun İngilizcesine yardım eder. Bir zaman sonra da evlenmeye karar verirler. Fakat eşinin ailesi bu evlenmeye şiddetle karşı çıkar. Nedeni, Halis’in kör olmasıdır. Sırf bu yüzden evlenmeye, iki yıldan fazla ara verirler. Daha doğrusu eşinin ailesi karşı çıktığı için bir ara evlenmekten vazgeçerler.
Halis, eşinin boyunu posunu, yüzündeki tebessümü, bakışındaki sevgiyi görmeden evlenir. Eşini hiç şüphesiz beğenir. Hem de çok beğenir. Bu konuda bizi şöyle uyarır: “Güzellikleri gözle görülür zannetmek, yalnız görenlere has eksik bir değerlendirmedir. Bir insanın gülümsediği yalnız yanaklarının şeklinden değil, sesinden de anlaşılır. Surat asıklığı yalnız sese değil, ağızdan dökülen kelimelere de yansır. Bir kimsenin size duyduğu sevgiyi anlamak için ille de onun bakışlarını izlemeniz gerekmez. Kalpteki sevgi, dilden dökülen kelimelere ulaşır ve onlara bulaşır. Ses tonu sevgiyi inkar edemez.
Körler, Ev ve Mutfak İşleri de Yapar mı?
Halis mutfak işlerine, bazen çorba karıştırmak dışında, pek karışmaz. Yalnız tek kaldığında, kendini rahatlıkla doyurabilir. Nadiren bulaşıklara yardımı olur. Ütünün önemli bir kısmı kendi görevidir. Pantolonlarını istisnalar dışında hep ütüler. Gömlek ütülemede biraz tembel sayılır. Ev süpürme, halı, koltuk ve camları silme gibi işler de elinden gelir.
Halis’in Eşi Ne Diyor?
Eşi, evlilik öncesi ve sonrasında, başkaları tarafından hep eleştirildiğini söyleyerek, şöyle devam ediyor: “Hiç kimse benim Halis Bey’e denk olup olmadığımı sorgulamıyor. Bazen şikayet ettiğim de olmuyor değil hani. Özellikle beyimin cep telefonuna gelen mesajları okumak, son arayan numaraları söyleyip durmak, bazen sıkıcı olabiliyor. Keşke tüm evliliklerdeki sorunlar böyle tatlı, küçük sorunlar olsaydı.”
Göreme Engelliler Dergi Çıkarır Mı?
Evet. Yalnız bu dergi tahmin edebileceğiniz üzere, mürekkep yazılı bir dergi değildir. Çünkü hitap ettiği kesim görenler değildir. Diyeceksiniz ki, “Anlaşıldı, o zaman kabartma yazılı dergi.” Hayır, o da değil. Bu dergi sesli bir dergidir ve bir teyp kasetinden oluşmaktadır. Dergiyi, yine körler, gece yarılarına hatta sabahlara kadar süren uykusuz gecelerde, bitmez tükenmez bir enerji ile tatlı bir zevkle çalışarak, ilkel şartlarda hazırlarlar. Yazılar, görmeyen insanların yararlanabilmesi için kasete okunur ve abone sayısı kadar çoğaltılır. Dergi aylık olarak çıkmakta ve yayın hayatına devam etmektedir. Abone sayıları o günlerde 200 kadar olup, bunların 10 kadarı Almanya’da oturmaktadır.
Körler Bilgisayar Kullanır mı?
Hayır, kullanamaz. Çünkü ne yazdığını, gelen uyarıları, ekranı görmeden anlamak mümkün değildir, diyeceksiniz. Oysa artık mümkündür. Bunun için görme engellilere, ekranda yazılan yazıları sesli okuyan özel ekran okuyucu programları vardır. Bu programlar, ekrana yazı olarak ne gelirse, hepsini okuyabilir. Bu sayede görmeyenler, resim hariç, ekranda yer alan her şeyi gözleriyle olmasa da görmüş olurlar.
Türkiye’de körlere bilgisayar öğretmenin öncülüğünü, kendisi de bir kör olan Lokman Ayva yapar. L. Ayva bu iş için önce Boğaziçi Üniversitesindeki hocalarını ikna eder ve onlardan ders almayı başarır. Ayva, yalnız ders almayı değil, aynı zamanda bilgisayar öğrenmeye de hakkını verir. Öğrendiği bilgileri görme engellilerin hizmetine sunar. İlk öğrenen körler, görme engellilere bilgisayar öğretecek ilk öğretmenler olurlar. Bundan sonra öğrenenler de, bir başkasına öğretirler. Böylece Türkiye’de görme engellilere bilgisayar eğitimi seferberliği dalga dalga yayılır.
Körler ile Sağırlar, Nasıl İletişim (Diyaloğ) Kurarlar?
Görme engelli sesle iletişim sağlar. İşitme engellinin ise hem sesi yok, hem de ses duymuyor. Görme engelli görüntüyü fark edemez. İşitme engelliler de işaret diliyle konuşurlar. Gerisini varın siz düşünün.
İşitme engellilerle, görme engellilerin iletişimi bu kadar zordur ama imkansız değildir. Halis sağırlarla iletişimi şöyle kurar: Su istediği zaman sağ elinin başparmağıyla, işaret parmağını yuvarlak yaparak, bardak tutar gibi yapar ve ağzına götürür. Bunun üzerine körler, Halis’e su getirirler. Çay işareti yapmak için de su işareti yaptıktan sonra bir de sol parmağını çay karıştırır gibi çevirir. O zaman da çay getirirler. Halis, bu işaretlerle basit ilişkiler kurar. Daha kompleks işleri anlatmak için cep telefonunun mesaj yazma fonksiyonunu kullanır.
Körler Kur’an Okuyabilir mi?
Evet. Ama nasıl? Kabartma Kur’an ile. Kabartma Kur’an, zannedildiği gibi Kur’an harflerinin kabartılmış şekli değildir. Arap Alfabesi de yine dünyada kullanılan standart altı nokta üzerine uyarlanmış bir alfabedir.
Körlere Kur’an öğretmek için iki gönüllü hemen kabartma bir Elif Cüzü yazar. Kursa katılan görme engelliler, istisnasız kabartma Kur’an okumayı sökerler. Sonra da öğrendiklerini başkalarına öğretmek amacıyla “Kabartma Kur’an Öğreniyorum” seti hazırlarlar. Set, Kabartma Kur’an öğretmekten başka, tiyatro tarzında ve herkesin rahatlıkla anlayabileceği şekilde hazırlanır. Önce metin yazılır. Sonra üç gün üç gece çalışılarak kaset hazırlanır. Kasette müziğe de yer verilir. Arkasından Kabartma Kitapçık hazırlanır ve çoğaltılır. Hemen tüm işlerini körlerin yaptığı bir “Kabartma Kur’an Öğreniyorum” kaset ve kitapçığı böyle hazırlanmış olur.
Özel Eğitim Anıları
Halis; “tecrübelerini insanlığa mal etmeden bir insanın göçüp gitmesine” çok üzüldüğünü belirtir. Bu nedenle, hatıraların çok değerli olduğuna inanır ve “Hatıralar teori değil, pratiktir, yaşanmıştır,” der. Bu amaçla kitabında ilginç, ders verici nitelikte olan bazı anılarına yer verir. Bunlardan ikisi, Fatma Öğretmen ile Görmeyenler İçin Resim adlı anılar aşağıda sunulmuştur.
Fatma Öğretmen
Fatma Öğretmen mesleğinin 37. yılında bir ilki yaşamaktadır. Sınıfına ilk defa bir görme engelli çocuk gelmiştir. Birkaç gün ne yapacağını kara kara düşünür. Sonunda öğrencisini sahiplenip, kabartma yazıyı öğrenmeye karar verir. Üstelik tam 37 yıllık bir öğretmen iken bu maceraya kalkışır ve sonunda başarır. Öğrencisi Furkan’a öğretecek kadar kabartma yazı öğrenir ve öğretir. Halis, bu çabayı takdir etmekten geri kalmaz.
Görmeyenler İçin Resim
Görmeyenler için resim nasıl olur? Görme engelli Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu Harun, kızının resmini arkadaşlarına göstermek ister. Peki ya arkadaşı görmüyorsa, nasıl gösterecek? Onun da bir çaresini bulurlar. Bu amaçla körler, çocuğun sesini ses kayıt cihazına kaydeder ve görmeyen arkadaşlarına dinletirler. Harun da böyle yapar ve der ki; “Gören insanlar çocuklarının resmini yanlarında gezdiremezler mi? Ben de kızımın sesiyle birlikte dolaşıyorum. Bu da benim için resim sayılır.” (Bu iki anı, Halis’in hayatından ilginç kesitler. Hepsine yer vermedim, merak edip okuyasınız, diye.)
Kör Dernekleri Ne Yapar?
Kör dernekleri öğrencilere burs verir. Görmeyenlerin defteri sayılan ve her yerde kolaylıkla bulunmayan kartonları temin eder. Dersleri kayıt etmek için boş kaset yardımı yapar. Ayrıca görmeyenlerin gözü ya da gözlüğü sayılan bastonları sağlar. Kaset kütüphanesi kurar. Körleri tanıtmak amacıyla, Vugu adında bir gazete çıkarır.
Halis, derneklerin çalışmalarında da bulunur ve “Tam bir hedef birliği içinde olduğunuz insanlarla ekip çalışması yapmak, herkesin yaşaması gereken bir duygudur. Güzel bir amaç uğruna, güzel insanlarla birlikte yapılacak faydalı bir faaliyet için yüz kere yorulmayı, bir kere dinlenmeye tercih ederim,” der.
Halis, Engelli Dernekleri arasındaki yersiz kutuplaşmalardan rahatsız olur bu ve konuda şunları söyler: “Hepimiz insandık. Hiçbir insanın fikirleri tümüyle yanlış olmadığı gibi tümüyle doğru da olmayabilirdi. Birbirimizi öcü gibi görmenin kimseye yararı yoktur, medeni cesaretle birbirimize saygı gösterirsek, bazı değerlere, ortak paydalara, insanlık adına çok rahat ulaşırdık, pekala.”
Son Söz
Ben bu kitabın (Yeniden Hayata Dokunmak) ilk baskısını okudum. Geliştirilmiş baskısını da okudum. Bazı yerlerini iki, bazı yerlerini üç kez okudum. Siz de okuyun ve şimdiye kadar okumadığınıza pişman olun.