​ Halk, imtiyazlı sınıflar ve sivil toplum kuruluşları / Güncel / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Haziran '08

 
Kategori
Güncel
 

Halk, imtiyazlı sınıflar ve sivil toplum kuruluşları

Gündelik yaşam içerisinde özellikle metropollerde sivil toplum kuruluşlarının çırpınışlarını duyduğumuz günleri son yıllarda sıkça yaşıyoruz. Sokaklarda ellerinde broşür yada dergilerle yüksek sesle konuşan, sesini uzağından geçene de duyurmak için mücadele eden genç kızlar ve erkekler sivil toplum kuruluşlarının sahadaki oyuncuları. Peki, saha kenarından bu oyunu yönetenler… Sivil toplum kuruluşları gerçekten masum mu? Yâda oyunu kendi kurallarıyla oynatan bir masa başı birlikteliği mi?

Dünyanın her devrinde ve her noktasında insanlığın bir araya geldiği noktalarda rant ortaya çıkmıştır. Örgütlenen toplumlar rantın paylaşımı konusunda siyasetin kurallarına şerh koymuş; yerel yönetimlere, siyasi iktidarlara karşı direnmiş, paylaşılan ranttan pay istemişlerdir. Temel düzlemlerinde bağlı bulundukları zümreye fayda sağlamak hakkı bulunan STK’lar kontrol altına alınamadıkları zamansa dar bir ‘elit’ gruba çıkar sağlamak peşinde olmuşlardır.

Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası yeniden oluşan devletler ve dengelerle STK’ların rolleri yeniden şekillenmiş, önemlerinin arttığının farkına varan bu kuruluşlar hükümetleri baskı altına almaya başlamışlardır. Çoğu zaman ulusal olanlar kabuklarının dışına çıkmayı reddetse de uluslar arası STK’lar birçok ülkede örgütlenmiş; aidat ve bağış yollarıyla ekonomik çıkar sağlamış; bazıları da nitelikli sınıflar oluşturarak ranta hükmetmek gibi yollara girişmişlerdir. Bunda başarılı oldukları da hiç kuşkusuz günümüz dünyasının bir ritüelidir. Uluslar arası STK’lar özellikle ABD ve Batı Avrupa merkezlidirler. Denge çubuklarının farklı uçlarında bulunsalar da genellikle amaçları aynıdır. Küresel ekonomi içerisine yer bulmak en önemli amaçlarıdır. Çünkü 21. Yüzyılın dünyasında hedeflere ulaşmak için önce temel amacın ekonomiyi ele geçirmek olduğu kaçınılmaz bir gerçektir.

SSCB ‘in yok edilişinden sonra tek kutuba düşen dünya siyaseti 90’lı yılların başında yeniden şekillenmiş; denge unsurunun bozulmasından huzursuz olmuş her devlet uzman olmadığı konularda uluslar arası STK’lara başvurmuş, çoğu zaman onların yardımını isteme gereği hissetmiştir. Dünya üzerinde herhangi bir noktada kritik hatalar yapabilecek devletler ve istihbarat örgütleri bazı STK’larla sahada yaşananlara müdahalelerde bulunmuştur. Darbelere destek olabilecek kadar büyüyen STK’lar dünyanın her noktasında bulunduğu gibi Türkiye’de de adını duyurmuştur.

STK’ların çoğu zaman birçok devletten daha güçlü olduğu belirtilmekte. Dr. Soner Karagül’ün yaptığı Küresel Bir Aktör Olarak Uluslar arası Sivil Toplum Kuruluşları adlı araştırmada bakın STK’lardan nasıl söz edilmiş? ‘’ 20 Yüzyılın son çeyreği STK’ların ekonomik, siyasal ve lojistik açıdan inanılmaz boyutlarda büyüdüğü dönem olmuştur. STK’ların sürekli artan sayısı, STK’larda istihdam edilen çalışan sayısı, sahip oldukları üyeler ve dış temsilcilikler açısından bakıldığında çarpıcı rakamlarla karşılaşmak mümkündür. STK’ların oluşturduğu sektörün yıllık değerinin 1 trilyon Doları aşması ve 19 milyon çalışanı ile dünyanın sekizinci büyük ekonomisi olması fevkalade bir gerçektir. STK’ların sadece insani yardım, kalkınma ve teknik yardım alanlarında yıllık 9–10 milyar Dolar kaynak oluşturabilmektedirler. Diğer taraftan ulusal ölçekte sahip oldukları ekonomik güç her yıl hızla artmaktadır. 1990’lardan itibaren STK’ların yalnızca gelişmiş ülkelerde değil aynı zamanda azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler ve bölgelerde de sayılarının çığ gibi arttığını görmek mümkündür. 1900’lü yılların başında dünyada sadece yaklaşık 200 olan STK sayısı 1975 yılına gelindiğinde 5000 idi. Geçen dokuz yılda STK sayısı ikiye katlanarak 1984 yılında 10.000’e çıkarken, 1984 yılında bu sayı 20.000’i bulmuştur. 2000’li yılların başında ise sayı kesin olmamakla birlikte 45.000’e çıkmıştır.’’ Etkinliklerinin büyüklüğünü ise şu satırlarla açıklamakta ; ‘’ Uluslararası STK’ların sayılan yöntemleri kullanarak elde ettiği başarılardan önemli birkaçına değinmek gerekir. Örneğin Antarktika kıtasının günümüzde elde ettiği statünün oluşmasında uluslararası STK’ların rolü büyüktür. Çevreci hareketlerin öncüsü olarak Greenpeace’in Antarktika’ya dünya parkı statüsü kazandırmak için yaptığı çalışmalar sonuç vermiş; 1991’de Madrid Protokolü kabul edilerek 50 yıl maden arama ve işletme yasağı getirilen Kıta, ‘barış ve bilime vakfedilmiş bir doğa kaynağı’ olarak kabul edilmiştir. Greenpeace’in öncülüğünde yürütülen bir başka kamuoyu oluşturma girişimi 1991 yılında Brent Spar adlı petrol platformunun batırılması ile ilgili süreçte yaşanmıştı. Shell, Greenpeace üyelerinin yaptığı eylemelerin olumsuz sonuçları karşısında platformun batırılması en iyi çözüm olacakken büyük maliyetlere katlanarak parçalanmasını sağlamak zorunda kalmıştır.’’ Bunca büyük çalışma ve etkiden sonra sanırım hiçbirimiz STK ‘ların ya da en azından STK’ların gücünün büyüklüğünden şüphe edemeyiz. Dr.Soner Karagül STK’ların gücünü yorumlamaya devam ediyor; ‘’ BM’nin organlarından özellikle Ekonomik ve Sosyal Konsey(ECOSOC) olmak üzere ana ve yardımcı organları STK’larla etkileşim içindedir. 1946 yılından bu yana ECOSOC bünyesinde danışmanlık faaliyeti yürüten STK’ların sayısı 1948 yılında 40 iken, 1992 yılına gelindiğinde 744’e ulaşmıştır. Bu tarihten sonra artan bir ivmeyle danışmanlık statüsü elde eden STK sayısı yükselmiş ve sayı 2006 yılında 2719’a çıkmıştır(http://www.un.org). STK’ların ECOSOC’taki danışmanlık faaliyeti BM tarihi kadar eski olsa bile, Güvenlik Konseyi’nin BM içindeki etkinliği nedeniyle örgütün bu organı ile ilişkide bulunmak STK’lar için daha önem kazanmıştır. Özellikle Soğuk Savaş sonrasında Güvenlik Konseyi uluslararası barış ve güvenliğe ilişkin küresel sorunların çözümüne ilişkin süreçte STK’larla işbirliğine daha da önem vermektedir. Bu maksatla Güvenlik Konseyi, STK’lardan uzman oldukları alanda bilgi elde etmeye başlamıştır. İlk olarak 1997 yılında oluşturulan, şu anda farklı alanlarda faaliyet yürüten 60 kadar büyük STK’nın oluşturduğu Güvenlik Konseyi NGO Çalışma Grubu, BM delegeleriyle düzenli toplantılar yapmaktadırlar.’’

Tabi iş bunlarla da kalmıyor. Örneğin ABD ‘nin dış politika duraklarından biri Soros’un marifetleri de STK’lara uğruyor. Soros dünyanın her noktasında gençleri örgütlüyor ve kontrol altında tutuyor. Bununla da kalmıyor. Yüksek tutarlarda bağışlar topluyor. Dev organizasyonlar düzenliyor. Birçok ülkede sözde ‘kültürel ve sosyal’ hamleler yapıyor. Yani her şey Soros ‘un kontrolünde gerçekleşiyor. Durum Türkiye ‘de de farksız. Soros Türkiye’de de etkili. Yapılan işler gösteriyor ki halk uyutulmakta. Elit kitlenin yanı sıra orta sınıftan da yüksek miktarlarda paralar toplanıyor. Soros etkisi her yerde görülüyor.

Türkiye’de bir hükümeti devirebilecek kadar güçlü STK’ların olması onların bütün masumiyetini ortadan kaldırıyor. TÜSİAD(Türkiye Sanayi ve İş Adamları Derneği) , MÜSİAD(Müstakil Sanayi ve İş Adamları Derneği) ve bunlar gibi pek çok kuruluş geçmişte olduğu gibi günümüzde de siyaseti şekillendirmede üzerlerine verilen görevleri layıkıyla (!) yerine getirmekteler. Şu andaki mevcut siyasi iktidar hiç şüphesiz meşruiyetini iş dünyasından ve kartel medyadan almış durumda. STK’ların büyük etki alanı içine alındığı Türk Halkı dünyanın diğer noktalarında olduğu gibi ‘kültürel yozlaşmaya’ uğramış ve kartel medya yönlendirilmesine maruz kalmıştır. Bugün olup bitenleri irdelediğimizde hiç şüphe yok ki Türkiye’de de STK‘ların etkisini fazlasıyla görüyoruz. Örneğin milyonlarca insanın alanlarda toplandığı Büyük Cumhuriyet Mitingleri de Türkiye’nin önde gelen halk hareketlerinin yani STK‘ların organizasyonuydu. Atatürkçü Düşünce Dernekleri ve Tüm Ulusalcı Kuruluşların bu organizasyonu dünyanın her noktasında ses getirdi. STK’ların ortaya koyduğu bu tepki şu gerçeği bir kez daha bize gösterdi ki tüm parlamenter demokrasilerde halk örgütlenmelerine mutlaka ihtiyaç vardır. Bu örgütlenmeler ise STK’ların yolundan geçer.

Türkiye’de özellikle siyasal islamın diğer ideolojilere karşı yükseldiği her an hükümetleri çeşitli yollarda baskı altına alma zihniyeti bugün AKP iktidarıyla doruk noktasına ulaşmıştır. Siyasal İslam özellikle şirketleri ve STK’ları ile meşhur hale gelmektedir. ‘mümin’ halktan toplanan bağışların sınırları Batı Avrupa’ya kadar ulaşmış, gurbetçilerimizden dahi ‘mücahitler’ için yüksek miktarda bağışlar toplanmıştır. Siyasi İktidarı ele geçiren siyasal İslamcılar ayrıca STK’larını kullanarak yurt dışında okullar açmakta ve İslam adına ‘Cihat’ için askerler yetiştirmekteler. Merkezinin ABD ‘de bulunduğunu tahmin ettiğimiz(!) siyasal İslam hareketinin önderleri de hiç şüphesiz 5 – 10 yıl önce Diyanet işlerine bağlı kadrolu imamlarımızdan bir kaçıdır. Onca oyunun oynandığı yeryüzünde STK’larında bu oyunlar içinde başköşede rol almaları kaçınılmaz olandır. Hâlbuki asıl amaçları ‘toplumun ortak menfaatleri için siyasi iradeleri sıkıştırmak’ olan STK’lar dünyanın her noktasında iyi bir şeyler yapma mücadelesine düşmüş grupları yok etmek için mücadele etmektedirler. Bugün günümüz Türkiye’sinde her noktasına saldırma gereği hissettikleri kuruluşlardan biride Modern Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin yıkılmayan son kalesi Cumhuriyet Halk Partisi’dir. Laik Türkiye’nin ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin içine adam sızdırılma hareketini anlatan Yeniçağ Gazetesi yazarı Arslan Bulut oynanan oyunun karmaşıklığını gözlerimizin önüne seriyor; ‘’ AKP’nin TESEV-Soros bağlantılı uzmanların da yer aldığı bir ekibe hazırlattığı Anayasa taslağında, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel niteliklerinin ortadan kaldırılması esas alınıyor? Devletin dili ibaresi, resmi dile dönüştürülmek isteniyor? Devletin temel amaç ve görevleri arasından “Türk Milleti’nin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak” çıkarılıyor? Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin cumhuriyetin temel nitelikleri ve devletin ülkesiyle ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün korunması amacıyla sınırlandırılabileceği ilkesi kaldırılıyor?

Özetle, Sevr Antlaşması ile dayatılan hükümler, bugün Türk Anayasası haline getirilmek isteniyor!’’ Arslan Bulut’un tepkisi satırlar geçtikçe artıyor. Haksızda değil. Soros’un emirleri Soros’a emirler giderek artıyor; ‘’ Peki Türk Milleti, Cumhuriyetin kuruluş felsefesini hangi teşkilatlanma ile savunacak?

Devletin Cumhuriyet Savcıları var ama yetmiyor!

Bu soruyu cevaplandırmak için Cumhuriyetin kuruluş felsefesine saldıranların hangi teşkilatlanma ile saldırdığına bakalım!

Siyasi partiler ve sözde sivil toplum kuruluşları ile ve Muaviye ordusunun mızraklarının ucuna Kur’an sayfalarını takarak Hz. Ali ordusuna saldırması gibi saldırıyorlar! Demek ki saldırıyı karşılaması gereken siyasi partiler ve sivil toplum kuruluşlarıdır!

Cumhuriyetin kuruluş felsefesini savunması gereken siyasi partiler ne durumdadır?

MHP ve BBP, AKP’ye eklemlenmiştir! DYP adını değiştirmiş ve darmadağınık olmuştur. ANAP seçilme bile girememiştir. "Ve sıra Soros’un marifetleri devam ediyor." Arslan Bulut çok güzel bir tespit yapıyor ; Direnen bir tek CHP var! Sorosçu bir ekip, orayı da düşürmeye çalışıyor! Deniz Baykal ve Onur Öymen gibi birkaç kişi dışında, CHP geleneğinden gelen insanlar meseleyi tam anlamıyla kavramış değildir. Öyle ki hâlâ savunmayı yanlış kavramlarla yapıyorlar.

Peki ya siyasal milliyetçilerin oluşturduğu sivil toplum kuruluşları! Büyük kısmı MHP’nin etkisi altındadır. Sloganda “önce ülkem” diyenler, icraata sıra gelince “önce partim” noktasında takılıp kalıyorlar! Zaten bir kısmının zihni, cemaat yönlendirmesiyle karmakarışıktır.

Saldıranların dış destekleri var! ABD ve AB, Atatürk’ü ve ilkelerini Türkiye Cumhuriyeti’nin temelinden çekmek istiyor. Bu çerçevede, CIA’nın yan kuruluşları olan Açık Toplum Enstitüsü gibi kuruluşlar, Türkiye’de örümcek ağı gibi örgütlenmiş durumdadır. TESEV, Soros’un emrindedir. Soros parasıyla azınlık raporu gibi belgeler hazırlıyorlar!

Türk Milleti’nin bütün savunma mekanizmaları, direnç merkezleri adeta felç edilmiştir.

Savunma mekanizması milliyetçi partilerdir, milliyetçi sivil toplum kuruluşlarıdır! Fakat öncelikle ele geçirilen veya etkisiz kılınan da onlardır!

Demek ki mevcut siyasi yapılanmalar ve sivil toplum kuruluşları ile Türkiye düze çıkamaz! "

Sivil Toplum Kuruluşları. Dost. Düşman. Hangisi? İnsanın olduğu her yerde örgütlenme hakkını kullanmış ancak imtiyazlı sınıflar bu nüfus gücünü rant paylaşımında kullanmışlardır. STK’lar o imtiyazlı sınıflar için bir durak olmuş, her hareketlerini meşrulaştırmak; ellerine aldıkları her kuruşu temiz tutmak için durakları en iyi şekilde doldurmuşlardır. İşte o durakları doldurması için eğitimli halk kitlelerine ulaşmak temel amaç olmalıdır. Ancak eğitimli kitleler durakları ve araçları kontrol edebilirler. Ranta hakim halklar imtiyazlı sınıfları yok edeceklerdir.

 
Toplam blog
: 41
: 715
Kayıt tarihi
: 15.06.08
 
 

Ortaöğrenimimi Anıttepe Lisesi'nde gördükten sonra Mustafa Kemal Üniversitesi Ziraat Mühendisliği..