​ Hani bekleyecektin / Deneme / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Şubat '14

 
Kategori
Deneme
 

Hani bekleyecektin

Hani bekleyecektin
 

Aslında İstanbul’a kadar yolculuğundan memnun sayılırdı. Ama Ankara'ya, Esenboğa'ya giden uçağa binince başına gelecekleri az çok anlamakta zorlanmadı. Hostes pamuk dağıtıyordu. Pamuğu önce tuttu elinde, uçak kalkıncaya kadar. Motorlar çalışıp, piste yanaşınca anladı pamuğun ne işe yarayacağını. Tarifsiz bir gürültü uçağın içini doldurmuştu. Kulaklarını tıkadı. Sonra uyumaya çalıştı ama bu gürültü uyumasına izin vermiyordu.

Havaalanında doğruca bir taksi ile Ulus’a gitti. Ulus'ta Safa Oteli'nin önünde durdu taksi. Garajda tanıdık bir kişi onu tanıyıp hemen sarıldılar ona. Akşam kalkıyordu otobüs. Biraz gezindi Ankara'da. Saati gelince yan tarafları ahşap eski italyan otobüse bindi. Yollar berbattı ancak yaşlı otobüs inatla yola devam etmeye çalışıyordu. Ayaş’a gelmeden yolda su kaynattı otobüs. Şoför ve muavin hazırlıklıydı. Hemen kaputu açıp soğuk su eklediler. Nallıhan’a geldiklerinde artık hava yaz günü olmasına rağmen neredeyse kararmıştı. Köye bu saatte gitmeye kalkması tam bir saçmalık olurdu. Üstelik gençlik yıllarında hatırladığı bir panter vardı. Nallıhan cıvarlarında koyun sürülerine musallat olan bir panteri avcılar şans eseri vurup, içini saman ve sapla doldurup Nallıhanda herkese gösterip gururla bir de caka satmışlardı. İhtimal ki Nallıhan da bunların akrabaları hala dağlarda geziyor olabilirdi pekâlâ. Sefa oteline gitti. Emin amca otelin küçük burosunda bekliyordu. Bavulun burada kalsın, kendin de çık bir odada yat dedi. Sabahı uykulu uykusuz zor etti. Bavulunu alıp hemen yan taraftaki Sefa kahvehanesine girdi. Simitçi Eşraft'an iki simit alıp iki çayla yedikten sonra köye yola koyuldu.

Umutla yürüyordu ama yol uzadıkça elindeki bavul git gide daha bir ağırlaşıyordu. Yol kenarındaki çeşmelerden su içti ve hatta bağlara dalıp yaz elmaları ve üzümlerden yedi. Bu köylerde yolcuların bağlara dalıp meyva yemeleri hoş karşılanır hatta eğer yolcu yemezse gönül bile koyulurdu.

Köye geldiğinde neredeyse sıcaktan kendine geçecekti. Köyü uzaktan seyretti biraz. Köy girişindeki bir çam ağacının altına oturdu, gölgesinde serinledi. Köyün girişindeki derede su azalmıştı ama akan sudan oturduğu yere kadar ışıltılar gözlerine bayram ettiriyordu. O derede çocukluk yıllarında bütün bebeler toplanıp çırılçıplak suya girerlerdi. Çeşitli oyunlar oynayıp akşamı ederlerdi. Derilerindeki tüyler diken diken oluncaya kadar. Sonra sığırtmaç getirirdi sığırları. Onların yıkandığı dereden sularını içip her sığır kendi ahırına kendi giderdi artık.

Köye baktı, ne kalmıştı artık şunun şurasında belki bir belki iki kilometre. Üstelik yeteri kadar da soluklanmıştı. Bavul eskisi gibi ağır gelmeyecekti bunun yanında. Üstüne üstlük belki köy çeşmesinde yavuklu bile olabilirdi. Kalktı yola koyuldu. Dereye geldiğinde şöyle etrafına bakındı çocuklar yoktu. Derede su vardı, tamam azdı ama çocukların oynaşmasına pekâlâ yeterdi.

Köyün girişinde ambarlar karşıladı onu. Yerden neredeyse yarım metre yüksekteydi ambarlar. Farelerden korunmak için gerekliydi bu yükseklik. Bütün bir yıl gözün gibi baktığın tahılları farelere yedirmeyi kimse istemezdi. Köyün girişindeki en büyük yenilik köyün girişine dikilmiş bir levhadan başka bir şey değildi. Köyün ismi yazılıydı levhada ‘’Meyildere köyü’’. 70 li yıllarda bir levha nihayet köyün girişine asılmış ve Meyildere köyü işte orda bir köy var uzakta, o köy bizim köyümüzdür olmuştu. Duraksadığı yerden hesap yaptı. Neredeyse üçbin kilometreden fazla yol gelmişti. Frankfurt nere, Meyildere köyü nere.

Köyün girişinde sol taraftaydı köy çeşmesi. Taştan yapılmış ve geniş bir oluğu olan bir çeşmeydi. Yakınlaştıkça baktı bir kadın güğüm ve ıbrıkları dizmiş sırayla dolduruyordu. Yanına kadar geldi baktı. Kadın utangaç tavrından bir an uzaklaşıp ona döndü.

- Firdevs sen?

Firdevs başını öne eğdi. Bakamadı adama. O sırada çeşmenin arkasındaki evin camı açılıp bir kadın ona seslendi.

- Kız firdevs Ahmet uyandı, durmuyor. Gel emzir şu bebeği. Gel sen bebeği emzir, güğümleri ben taşırım eve.

Öylece kalakaldı adam çeşmenin yanında. Kazık gibiydi. Camdaki kadın en son ona seslendi.

- Oğlum Ahmet, hoş geldin. Ne dikilip duruyorsun orada, koşsana evinize; anana, babana.

Ahmet uyanır gibi oldu daldığı yıkıntıdan. Kadına baktı gülümsedi.

- Bir yudum su içip gidiceğim hala.

Yanaştı çeşmeye. Firdevs yana çekilmişti. Avucunu yanaştırdı akan suya. İçmeyi denedi olmadı. Sonra döndü Firdevs’e,

- Ne çok değişmiş köy ve suyumuz. Boğazdan bile geçmiyor bir yudum.

Başı döner gibi oldu, yere düşeceğini sandı bir an. Toparladı kendini. Firdevs ile gözgöze geldi o an. Firdevs’in gözlerinde biriken iki damla gözyaşı dayanamayıp yanaklarından elbisesine düştü. Ahmet,

- Hani söz vermiştin, hani söz vermiştin Firdevs.

Mehmet ÖZCAN 

 
Toplam blog
: 57
: 222
Kayıt tarihi
: 18.01.13
 
 

Emekliyim, köpekleri çok severim. Fotoğraf ama anlam saklayan fotoğraflara bayılırım. Yazmak uzun..