Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Ekim '10

 
Kategori
Güncel
 

Hanımın Çiftliği, pamuk ve türban

Hanımın Çiftliği, pamuk ve türban
 

Geçen gün köşesinde “Pamuk gitti, Adana bitti” diye özetleyebileceğimiz bir yazı yazdı Sayın Mehmet Demirel Babacanoğlu. Hemen ertesi gün ise yerel bir kanalda arıcılarla yapılan bir röportajı izledim. Bir arıcı hayıflanarak “Pamuk biz Çukurova arıcılarının sigortasıydı. Hiç değilse pamuk balıyla öderiz diye borçlanırdık. Şimdi arıları Suriye sınırına götürüyoruz. İyi ki Suriyeliler sınır bölgesine pamuk ekiyorlar.” diyordu.

Suriye sınırı deyince hatırladım. Orada bir sınır köyünde çalışmıştım. Köy hayvancılıkla uğraşıyordu. Pamuk bozum zamanı keçileri kamyonlara yüklerler Çukurova’ya getirirlerdi o zamanlar. Yine Adana’nın, Osmaniye’nin, Maraş’ın, Antep’in, Kilis’in, Urfa’nın yoksul köylüleri Çukurova’ya pamuk toplamaya gelirlerdi eskilerde. Şimdi onlar Karadeniz’e fındık, Kayseri’ye pancar toplamaya gidiyorlar. Hükümet politikalarına bakarsınız o şansları da kalmayacak ileriki zamanda. Tümden geçimlerini fakir fukara fonu yardımlarına bağlayacaklar. Zaten çoğu yeni rollerine alışmış durumda. Tarım sektörü ne çoban bulabiliyor, ne gündelikçi şimdilerde. Balık tutmayı öğretmek yerine balık sunulan insanlardan başka ne beklenebilir ki?

Pamuğun Adana’ya etkisini “Hanımın Çiftliği” tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Pamuk bitti, Adana’nın hayatı kaydı özetle. Fabrikaların kapısına kilit vurmasıyla işsizlik, yoksulluk, hırsızlık, gasp ve soygun aldı başını gitti. Adana işsizlik ve yoksulluk sıralamasında birinci sıraya yükseldi. Hal böyle iken ne pamuğu konuşuyoruz, ne tarımı? Varsa yoksa türban. Hastaneye, postaneye baktığınızda türban sorunu mu kalmış sanki? Hizmeti alan da hizmeti veren de türban takabiliyor. Öyleyse neden türbanı tartışıp duruyoruz? Gerçeklere odaklanarak çözüm projeleri üretmek, bu projeleri halkla tartışmak varken neden türban istismarcılarının tuzağına düşüyoruz? Anlamakta zorlanıyorum. Ezberimizdekini satmak yerine azıcık ara verip farklı sesleri dinlesek ne olur? Son otuz yılda bütün dengeler alt üst oldu Türkiye kırsalında. Çukurova’nın ova köyleri bile neredeyse boşaldı. Hayvancılık çöktü. Öyle bir günde, bir yılda değil. 12 eylül 1980 tarihinden bu yana devam eden bir süreç bu. Daha iki yıl önce süt fiyatlarının düşmesiyle birlikte (ki tüketiciler süt fiyatının düştüğünü bilmezler çünkü süt sektörünü elinde tutanlar ucuza alır tüketiciye pahalı satarlar) tehlike çanları çaldı ama feryatları yönetenler duymadı. Değil yavrusunu, kendini bile besleyemeyen inekler kesime gitti. Et krizi bağıra bağıra geldi anlayacağınız. Şu günlerde tavan yapan domates fiyatları ise sebze krizinin öncü sarsıntısı gibi gözüküyor. Vay benim kendine yeten ülkem! Buğdayı, pamuğu, yağlı tohumları, cevizi, bademi, eti ve sütü dışardan ithal eden ülkem. Tanrı sana toprağı, suyu, bir günde dört mevsim yaşanan iklimi verdi de akıl vermeyi unuttu mu yoksa? Haydi siyasilerin derdi değil toprağın susuzluğu, parçalanmışlığı? Tohumda, ilaçta ve gübrede ülkenin dışa bağımlılığı? Tarım ve tarıma dayalı sanayinin önemi? Ya size ne demeli, ey üretici ve tüketici kardeşlerim! Bu dert sizin derdiniz değil mi? “Ağlamayan çocuğa mama verilmez”, “Derdini söylemeyen derman bulamaz” diye sizin atalarınız söylemedi mi?
 
Toplam blog
: 114
: 860
Kayıt tarihi
: 29.12.06
 
 

Osmaniye Düziçi doğumluyum. Sınıf öğretmenliği, ilköğretim müfettişliği, il milli eğitim müdürlüğ..