- Kategori
- Eğitim
Hasanoğlan mezunu Mustafa Kaya öğretmen

Mustafa Kaya öğretmen bahçede müzik dersinde
Mustafa Kaya, çalışkanlığı ile öğretmeninin dikkatini çektiği için, öğretmeni ilk fırsatta Hasanoğlan Köy Enstitüsü sınavlarına girmesini ister. İçinde okuma tutkusu olan Mustafa hiç durur mu? Alır soluğu Hasanoğlan’da. Sınavlara girer, sorulanları ateş gibi, kıvılcımlar saça saça yanıtlar. Çünkü öğretmeni tembihlemiştir. “Aynen sınıfta olduğun gibi, çekinmeden, ben varmışım, benim karşımdaymışsın gibi cevapla. Susma, bildiklerini anlat.” O da sorulara verdiği yanıtlardan sonra “okumak için, adam olmak için geldiğini” anlatıp durmuştur dili döndüğünce.
Mustafa artık kuş gibi uçmaktadır, okulun toprak yollarında. Büyüklerden bir nöbetçi öğrenci eşliğinde okulu dolaşır. Yemekhaneyi, yatakhaneyi öğrenir. Yatakhane yeni yapılan daha sıvaları bile bitmemiş bir yapıdır. Üstte sınıf arkadaşları ile birlikte ders yapacağını, alt katında da yatacağını öğrenir. Hangi yatak olduğunu da gösterir nöbetçi öğrenci. Yatağı nasıl düzelteceğini, temizlik kurallarını bir bir anlatır. Dinler, sığdırır anlatılanları dağarcığına. Yatak denilen yer, içi otlarla doldurulmuş, büyükçe bir minder gibi. Tahtadan ranzalara alt ve üst olmak üzere iki kişi yatacak.
Akşama doğru yemek kampanası çalar. Mustafa sınıf arkadaşları ile birlikte kendilerine gösterilen yere doğru ilerler. Burası dersliklerin arkasındaki bölümdür. İki sınıfın birlikte yemek yemesi planlanmış burada. Tahta masalar ve tahta banklara dizilirler. Nöbetçi öğrenciler yemekleri kalaylı bakır karavanalara koyup getirirler önlerine. Bundan sonrası onlara aittir. Masada oturanlar sırayla yemekleri dağıtacaklar, böylece imece yöntemleriyle öğrenim günleri sürecekti. Oldukça keyif aldı. Evinde bunların azına sahipti. Konuştukları arkadaşları da aynı şeyleri söylüyorlardı.
Mustafa ve arkadaşları birkaç yapıdan oluşan okulu dolaştıkça daha çok işlerinin olduğunu kavramaya başladı. Her taraf otlardan, dikenlerden temizleniyor, temizlenen yerler düzeltiliyordu. Ertesi gün düzeltilen yerlere kardeş enstitülerden yardıma gelen öğrenciler ve eğitmenlerce temeller kazılıyor, taşlar taşınıyordu. Sevinçle ve de onlara imrenerek bakıyorlar, zaman zaman yaklaşıp taşı nasıl yonttuklarına, harcı koyup üst üste nasıl koyduklarına bakmaktan kendilerini alamıyorlardı.
Daha küçük oldukları için onlara bu işler yaptırılmıyor, içmeleri için su taşıma gibi işler yaptırıyorlardı. Biliyorlardı ki bir gün sıra onlara da gelecek, gördüklerini, öğretilenleri onlar da uygulayacaklardı. Şimdilik bu kadarla yetiniyor, başka işlere de koşmak için hazırlanıyorlardı. Ağaç dikme zamanı geldiğinde, açılan çukurların çevresine gösterilen ağaç fidanlarını götürüp yerleştirmek ve usta öğreticilerin gösterdiği gibi dikmek görevleri arasındaydı. Bu görevleri onlar severek ve zevk alarak yaptılar. Diktikleri ağaçlara isimlerini yazdılar. Sulaması, çapalanması, budanıp ilaçlanması hepten onların sorumluluğundaydı. Onlar sorumluluklarını bildiler, yaşlarının küçüklüğüne aldırmadan büyük adamlar gibi sorumluluk duydular. Çünkü burada öğrendikleri köyde öğrendiklerinden bambaşkaydı. Anlıyorlardı ki, okumak böyle bir şey. Daha çok bilgi, daha çok akılla işler yapılıyordu. Hem çok çabuk yapılıyor, hem de bir düzenlilik ortaya çıkıyordu.
Bu yüzdendir ki; Hasanoğlan Köy Enstitüsü alanı bugün küçük bir orman görünümündedir. Ellerine sağlık.
Geçen kış çamurdan derslikler arasında rahat dolaşamamışlar, yemeklerin yemek yenen yerlere taşınması sırasında çok sıkıntılar yaşamışlardı. İşte bu sıkıntılardan kurtulmak için, derslikler arasına planlanan şekilde toprak yolları düzeltip, taş döşediler. Buna Anadolu’da “Arnavut kaldırımı” derler. Yorulmadan, üşenmeden yollarını yaptılar ve bundan sonra tüm kışları rahat geçirdiler.
Onların yaptığı bu yollar ibreti alem için hala sapa sağlam durur. Ancak bu yapılar kullanılmadığı, bakımsız kaldığı, hatta yandığı için harabe olmaya başladı. Çoğu yıkıldı yıkılacak gibi.
Bu yapılar duyarlı insanları bekliyor. Hem de sabırla, bu yapıları yapan Gölköy, Ladik, Pazarören, Savaştepe, Kızılçullu, Cılavuz Köy Enstitüleri öğrencilerinin sabrıyla bekliyor.
Gelin görün ki sultanlar sağır, dilleri lal olmuş, kılları bile kıpırdamıyor. Eğitim tarihine, tarihimize, yüz akımıza sırtını dönmek nedendir? Anlamak olanaklı değil. Sağır sultan olsaydı duyardı demekten başka bir şey gelmiyor elimden.
İşte Mustafa Kaya öğretmen alın terlerini seve seve akıttığı Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nden 1945-46 öğretim yılında mezun olur. Görev yeri Bolu’nun köylerinden biridir. Okulda öğrendiklerini bir bir uygulamak için çaba harcar. Öncelikle okulunun onarılması gereken yerlerini köylü arkadaşları ile onarır. Sıvanacak yerlerin sıvasını yapar, okulu pırıl pırıl eder.
Bununla yetinir mi? Hayır. Köyün çeşmesine de el atar. Düzensiz gelen suyu düzene sokar. Su yollarını temizlerler, buldukları künklerle bazı yerleri kapatır. Öğrenciye ve köy halkına önce temizlik kurallarını öğretir. Köyün çeşmesine her sabah öğrencilerini getirir diş bakımı ve temizliğini kavratıncaya değin sürdürür.
Dahasında güne iyi başlamak için müzik dersini devreye sokar. Çaldığı kemanıyla etrafına toplanan öğrencilerine şarkılar ve türküler söyleterek güne neşeli ve coşkulu başlanılmasını sağlar. İşte yine böyle bir günde, “frtm(film-radyo-televizyon eğitim merkezi)” çalışanları eğitim-öğretim çalışmalarını yerinde saptamak için köyleri dolaşmaktadırlar. Bunlardan iyi bir fotoğraf ustası olan Tevfik Kumaş da Mustafa Kaya’nın köyüne gelir. Kendisi etrafına dizilen öğrencilerine kemanıyla melodiler çalarken bir fotoğrafını çeker. Yıl 1953, yer Bolu.
İşte bizi Mustafa Kaya’ya götüren(1) ilginç rastlantı bu fotoğraf nedeni ile oldu.
Tolga Kaya görevli olarak yeni girdiği kurumunda, gecenin loş aydınlığı içinde koridordan geçerken, birden irkilir. “Dedemi gördüm” der sarsılır. Bir tuhaf olur. Anlam veremez. Yoluna devam eder. Dönüşte yine yürürken aynı sanıya yeniden kapılır. Duvardaki asılı büyükçe fotoğrafa dikkatlice bakar. Dedesine benzeyen genç biri vardır fotoğrafta. Fotoğrafın altını okur. Bolu 1953. Oysa dedesi Kalecik’lidir. Emekli oluncaya dek orada çalışmıştır. O da bunu bilmektedir.
Görev sonrası eve gittiğinde ilk işi çok yaşlı olan babaannesine durumu anlatır. “Dedemi, bir fotoğrafta gördüm gibi oldum” der. “Dedem Bolu’da çalıştı mı?”diye sorar. 1984 yılında kaybettiği eşini özlemle andı babaannesi , hüngür, hüngür ağlamaktan kendini alamadı. Tolga doğru görmüştü, gördüğü dedesiydi. O da duygulandı, gözlerinde yaşlar belirdi. Dedesi Bolu’da çalışmış, çalıştığı kurumun duvarında da onurla yerini almıştı.
Nerden nereye?
Bu çalışkan öğretmenler, gerçekten onurları ile çalıştılar, Söylentilere, yıldırmalara aldırmadılar, aydınlanma için bıkıp usanmadan çalışmalarını sürdürdüler.
Onların ellerine, dillerine ve de her şeyden önce yüreklerine sağlık.
Biliniyor ki:
ONLAR DÜŞ GİBİ GELİP GEÇTİLER …
Her şeyden öte;
ONLAR GERÇEKTİLER.
Mehmet ERBİL
www.mehmet-erbil.tr.gg
(1) Olayı anlatan Alpaslan Turan'a çok teşekkür ederim.