- Kategori
- Gündelik Yaşam
Hayali aslından güzel

Sait Faik'in bir öyküsünde okumuştum. İsviçre'de yürürken çok özlediği İstabul'un hayalini kurarak yaşıyor. Sonunda bir masal diyarı tasvir ettiğini fakat gerçek İstanbul'un aslında bu kadar da güzel olmadığını hatırlıyor. "Hayali aslından güzel" diyor. Bir bakıma insanın fantezilere düşkünlüğünün altını çiziyor. Neden hayallerimiz gerçeklerden çok daha güzel oluyor? Neden bunu yapma ihtiyacını hissediyoruz?
Bu konularda düşünürken Fulya'nın da bir yazısını okudum geçen cuma. (*) Dev bir çınar ağacının altında oturduğu rüyasını anlatıyor ve o rüyadaki huzuru hiç bir zaman duymadığını anlatıyordu.
Ben de geçen hafta benzer bir his yaşadım. Geçen cumartesi Kuzguncuk'a gitmiştim. Geniş sokağın iki tarafına yığılmış eski evler çok hoşuma gitmişti. Bir yerde yanyana duran 4 tane ahşap ev görmüştüm. Sonra bu evlerin bir benzerini iki gün sonra rüyamda gördüm. Bu sefer daha fazla ev vardı ve renkleri gökkuşağının tonlarını andırıyordu. Hani 24'lü boya kalemi setleri vardır ya, işte aynı öyle. Ahşap evler yeşilin açık tonlarıyla başlayıp gittikçe koyulaşıyor sonra sarının tonları ve sonra kırmızınınkiler başlıyor ve renk çümbüşü devam ediyordu. Evlerin üzerine güneş ışığı vuruyordu fakat bu ışık normalde bizim gözümüzle gördüğümüzden daha bir parlak, daha bir güçlü bir ışıktı. Ben de rüyamda bir yerlerde bu kadar güzel bir sokak varmış da ben nasıl bilmiyormuşum diye mırıldanıyordum.
Başta sorduğumuz soruya geri dönecek olursak, "peki neden gerçek hayatta bu kadar büyük bir huzur duyamıyoruz?
Bazen bu tarz rüyalar ve hayaller bana daha güzel bir hayatın müjdecisi gibi geliyor. Cennetin de bu dünyayı anlatan bir metafor olduğuna inanıyorum. Kendimizi olduğumuz gibi kabul edebilip bir içsel barışıklık yaşadığımız zaman ister yaşıyor ister ölmüş olalım, bu huzurlu dünyaya geçiş yapabileceğimizi düşünüyorum. Rüyalar bu dünyanın habercisi gibi geliyor bana.
Rüyaları zihnimize paraşütle düşen görüntü imgeleri olarak tasvir etmek yanlış olmaz sanırım. İnsanın böyle kendisini cennette hissedebileceği ve mutlu uyanacağı rüyaları görmesi pek sık olmuyor. Bazen bu paraşütlerin zihnimize düşmesini beklemeden bizim bizzat zirveye doğru tırmanmamız yönünde bir ihtiyaç hissedebilriz. Buna da hayal kurmak deniyor elbette.
İşte bu noktada insan doğası bazı temel kavramları birbirine karıştırıyor. Gerçek anlamda mutluluğa ulaşmak için gündelik hayatımızda alacağımız kararlara ve gerçek anlamda icraatlara ihtiyacımız var. Gözlerimizi kapatıp öteki dünya hülyaları kurmak çok güzel ama oraya varmak için yoğun bir emek harcamak gerekiyor. Hırslardan ve ihtiraslardan arınmak, kendini tanımak ve olduğun gibi kabul edebilmek hiç de kolay bir iş değil gerçekten. Bunları yapmadan tamamen diğer tarafı düşünmek ve ona göre yaşamak ciddi arızalar yaratıyor.
Sadece ahiretin hayali ile dünyevi zevklere kendisini tamamen kapatan ve dinin gerçek anlamını yanlış yorumlayan insanlar, alkolün yada uyuşturucunun geçici huzuruna sığınıp kurtuluş arayanlar veya sürekli olarak partner değiştirip cinselliğin ilişkinin başındaki büyüsünden medet uman insanlar hep benzer bir zaafın farklı uygulayıcıları olarak karşımıza çıkıyorlar. Örnekleri arttırabilmek elbette mümkün. Bir yerlerde daha güzel bir hayat olduğunu ya da olabileceğini farkındalar fakat yanlış yerden yürüyorlar.
Daha önce de bir sinema yazısında bahsetmiştim. İzlediğim bir filmde (all that jazz) baş karakter kadınlara aşırı düşkün bir kareografı canlandırıyordu. En son hazırladığı gösteride şöyle bir anons vardı "Erotikaya (air-otica) hoş geldiniz. Sizi çok uzaklara götürürüz ama hiç bir yere varamazsınız."
Herkese iyi yolculuklar.
K.
Fulya'nın yazısı için (*) http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=38817
Resim için http://lillyfly06.deviantart.com/
Bu konularda düşünürken Fulya'nın da bir yazısını okudum geçen cuma. (*) Dev bir çınar ağacının altında oturduğu rüyasını anlatıyor ve o rüyadaki huzuru hiç bir zaman duymadığını anlatıyordu.
Ben de geçen hafta benzer bir his yaşadım. Geçen cumartesi Kuzguncuk'a gitmiştim. Geniş sokağın iki tarafına yığılmış eski evler çok hoşuma gitmişti. Bir yerde yanyana duran 4 tane ahşap ev görmüştüm. Sonra bu evlerin bir benzerini iki gün sonra rüyamda gördüm. Bu sefer daha fazla ev vardı ve renkleri gökkuşağının tonlarını andırıyordu. Hani 24'lü boya kalemi setleri vardır ya, işte aynı öyle. Ahşap evler yeşilin açık tonlarıyla başlayıp gittikçe koyulaşıyor sonra sarının tonları ve sonra kırmızınınkiler başlıyor ve renk çümbüşü devam ediyordu. Evlerin üzerine güneş ışığı vuruyordu fakat bu ışık normalde bizim gözümüzle gördüğümüzden daha bir parlak, daha bir güçlü bir ışıktı. Ben de rüyamda bir yerlerde bu kadar güzel bir sokak varmış da ben nasıl bilmiyormuşum diye mırıldanıyordum.
Başta sorduğumuz soruya geri dönecek olursak, "peki neden gerçek hayatta bu kadar büyük bir huzur duyamıyoruz?
Bazen bu tarz rüyalar ve hayaller bana daha güzel bir hayatın müjdecisi gibi geliyor. Cennetin de bu dünyayı anlatan bir metafor olduğuna inanıyorum. Kendimizi olduğumuz gibi kabul edebilip bir içsel barışıklık yaşadığımız zaman ister yaşıyor ister ölmüş olalım, bu huzurlu dünyaya geçiş yapabileceğimizi düşünüyorum. Rüyalar bu dünyanın habercisi gibi geliyor bana.
Rüyaları zihnimize paraşütle düşen görüntü imgeleri olarak tasvir etmek yanlış olmaz sanırım. İnsanın böyle kendisini cennette hissedebileceği ve mutlu uyanacağı rüyaları görmesi pek sık olmuyor. Bazen bu paraşütlerin zihnimize düşmesini beklemeden bizim bizzat zirveye doğru tırmanmamız yönünde bir ihtiyaç hissedebilriz. Buna da hayal kurmak deniyor elbette.
İşte bu noktada insan doğası bazı temel kavramları birbirine karıştırıyor. Gerçek anlamda mutluluğa ulaşmak için gündelik hayatımızda alacağımız kararlara ve gerçek anlamda icraatlara ihtiyacımız var. Gözlerimizi kapatıp öteki dünya hülyaları kurmak çok güzel ama oraya varmak için yoğun bir emek harcamak gerekiyor. Hırslardan ve ihtiraslardan arınmak, kendini tanımak ve olduğun gibi kabul edebilmek hiç de kolay bir iş değil gerçekten. Bunları yapmadan tamamen diğer tarafı düşünmek ve ona göre yaşamak ciddi arızalar yaratıyor.
Sadece ahiretin hayali ile dünyevi zevklere kendisini tamamen kapatan ve dinin gerçek anlamını yanlış yorumlayan insanlar, alkolün yada uyuşturucunun geçici huzuruna sığınıp kurtuluş arayanlar veya sürekli olarak partner değiştirip cinselliğin ilişkinin başındaki büyüsünden medet uman insanlar hep benzer bir zaafın farklı uygulayıcıları olarak karşımıza çıkıyorlar. Örnekleri arttırabilmek elbette mümkün. Bir yerlerde daha güzel bir hayat olduğunu ya da olabileceğini farkındalar fakat yanlış yerden yürüyorlar.
Daha önce de bir sinema yazısında bahsetmiştim. İzlediğim bir filmde (all that jazz) baş karakter kadınlara aşırı düşkün bir kareografı canlandırıyordu. En son hazırladığı gösteride şöyle bir anons vardı "Erotikaya (air-otica) hoş geldiniz. Sizi çok uzaklara götürürüz ama hiç bir yere varamazsınız."
Herkese iyi yolculuklar.
K.
Fulya'nın yazısı için (*) http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=38817
Resim için http://lillyfly06.deviantart.com/