- Kategori
- Anılar
Hayata dönmek

Gecenin bir vaktiydi. Gözünden akan yaşların, koridorun kuytu bir köşesine serdiği seccadesinin üzerine düşmesini önleyemiyordu. Bu onun, hakim olamadığı duygularının somut bir dışa vurumuydu. Kimsenin kendisini böyle görmesini istemezdi. Çünkü o bir erkekti ve erkekler de ağlamazdı. Ama o ağlıyordu. Sanki bir duygu sağanağına yakalanmıştı. Tutamadığı gözyaşları, yüreğindeki bulutlarla, çakan şimşeklerin oluşturduğu bir yağmura dönüşmüştü.
Ellerini açarak şöyle dua etti: "Allahım ! Görüyorsun ki ağlıyorum. Çünkü hastayım. Endişelerim ve korkularım var. Ben, daha uzun süre bu dünyada yaşamayı hayal ederken, senin takdirin beni ölümün sınırına getirdi. Eğer bu bir ceza ise;ben, bunu hakedecek kadar çok hata mı işledim? Takdir senindir. İznin olursa, bu dünyada bir süre daha kalmak istiyorum. Torunlarımı okşamayı, onların başarılarıyla sevinmeyi, mürüvvetlerini görmeyi arzu ediyorum. Yarınki ameliyatımın hayırla ve emniyetle sonuçlanması için, doktorlarıma ve bana yardım et Allahım ! Sen her şeye kadirsin."
Namazını bitirdi. Seccadesini katlayıp sessizce odasına döndü. Yatağına uzandı ve derin düşüncelere daldı. Dua ederken söylediği, "Eğer bu bir ceza ise; ben, bunu hakedecek kadar çok hata mı işledim." sözünü hatırladı. Ardından, hastanede kaldığı yirmi gün içinde her sabah, bir veya iki kişinin, by pass ameliyatı olduğu aklına geldi.
Sonra dünyanın herhangi bir yerinde, nice hastalıkların pençesine düşmüş; dayanılmaz ağrılar çeken, acılar içinde kıvranan insanları hatırladı. Bazı nedenlerle sakat kalan, özürlü doğan kimseleri düşündü. Kendi kendine, "Kabul etmekte zorlansak ta galiba hayat, her insan için aynı değildir." dedi.
Aklından geçirdikleri kendisinin, bu dünyada kalp damar sorunu yaşayan binlerce insandan biri olduğunu anlamaya yetmişti. Duasında söylediği o cümleden pişmanlık duyarak, Rabb'inden özür diledi. Bazan sırayla, bazan da karışık biçimde beyninden akıp giden bu "hayal geçidi, " onu biraz rahatlattı. Vakit çok geç olmuştu. Hiç olmazsa, ameliyat öncesi bir miktar uyuyabilmek için, sağ yanı üzerine döndü ve gözlerini kapadı...
Herkesin boyu, çehresi, şekli, biçimi nasıl farklı ise, kaderleri de öyledir. Demek ki ölçüyü biz koyamıyoruz, hesabı biz yapamıyoruz. Yargılayarak, sorgulayarak veya isyan ederek sonucu değiştiremiyoruz. İnsanın yapıp etmelerinin bittiği, çıkış yollarının kapandığı yere geldiğimizde, artık bütün çareler tükenmiş; akıl, mantık ve bilim teslim bayrağını çekmiştir. Bu andan sonra yaşamak rastlantılara, yani kadere kalmıştır.
İnsan bu noktada, isyanla teslimiyet arasında gel gitler yaşayabilir. Her iki durumda da, kendisi için takdir edilmiş olan değişmeyecektir. Fakat, vaziyet karşısındaki tavrına göre, kaybedecek veya kazanacaktır. Burada şu söylenebilir. İsyan yolun sonuna gelmek, teslimiyet ise; yürümeye devam etmek demektir.
.............................................................................
Öğleye doğru gelen görevliler, Süheyl'i bir sedyeye bindirip ameliyathaneye götürdüler. Burası sanki ona, iki tarafında küçük odacıklar bulunan uzun bir koridor gibi göründü. Belki bu bir algılama hatası idi. Gelip geçen hemşireler ona ismiyle hitap ederek, "merhaba" diyorlardı. Sonra bir bölümde durdular ve onu dar bir masanın üzerine yatırdılar.
Hemşirelerden biri elindeki iğneyi, ne kadar uğraştıysa da kolundaki damara batıramadı. Süheyl oldum olası iğneden ürkerdi. Bu işin uzaması, tedirginliğini daha da artırdı. Hemşire, ısrarından vazgeçti ama bu defa da, elinin üzerindeki damarlara yöneldi. Çünkü bunun mutlaka yapılması gerekiyordu.
İlk iğneyi saplayarak, bir ucunda şişeler bulunan hortumlardan birine irtibatladı. Sıra ikinciye geldiğinde Süheyl içinden, "keşke uyumuş olsam da üçüncüyü görmesem !" diye çaresizce sızlandı. Gerçekten de üçüncü iğneden hiç haberi olmadı. Yani, onun heyecanını yaşayamadı. Çünkü uyumuştu.
...............................................................................
Süheyl, gözlerini açtığında kendisini, loş ışıkların aydınlattığı genişçe bir salonda yatarken buldu. İçeride, ameliyattan çıkmış başka insanlar da vardı. Görebiliyor, duyabiliyor ve düşünebiliyordu. Minarelerden yayılan sabah ezanlarının sesini işitebiliyordu. Ama parmakları dahil, vücudunun hiç bir organını hareket ettiremiyordu. Sanki bedeni kilitlenmişti.
Ağzına ve burnuna takılmış birer hortum vardı. Bunlardan, burundan giren ve ince olan, oksijen desteği sağlıyordu. Öteki kalın hortum ise, ucuna takılan pompa marifetiyle, ciğerlerde biriken sıvıyı tahliye etmeye yarıyordu. Belli sürelerle iki hemşire gelip, bu düzeneği kullanarak akciğerleri temizliyorlar, insanın kendi sıvısında boğulup gitmesini önlüyorlardı.
Bir süre sonra parmaklarının hareket etmeye başladığını hissedince sevindi. Ortalık aydınlandığında hemşireler nöbet değiştirdiler. Yoğun Bakım'daki yetkili doktorun kararından sonra hortumlar çıkarıldı. Doktor, göğüs boşluğunda biriken akıntıyı dışarıya veren plastik çubuğu da, biraz oynattıktan sonra, bulunduğu yerden çekti . Öğle vakti geldiğinde, Süheyl artık yoğun bakım ünitesinden servise gönderilmeye hazırdı.
...............................................................................
Serviste yattığı bir hafta boyunca ağrı ve acı duymadı. Ama bedeninin; yarılan göğsüne, damar almak için açılan bacağına ve kalbine yapılan müdahaleye verdiği tepkiyi, bir yangı şeklinde hissetti. Sanki yazın ortasında güneşin vurduğu bir pencerenin önünde, sırtı dönük oturuyordu. Oradan ensesine gelen sıcaklık, yavaş yavaş bütün vücuduna yayılıyor gibiydi. Bu sıcaklık hissi ona, kaynağı belirsiz bir huzursuzluk yaşatıyordu. Geceleyin, tüm bedeni terden ıslanmış halde uyanıyordu. Günlerden beri, kendisi için büyük fedakarlıklara katlanan eşinin uykusu bölünmesin diye, ona duyurmadan, sesizce üstünü değiştiriyordu.
Artık hayata dönmüştü. Doktorlar son kontrolerini yapıp taburcu ettiler. Evine doğru giderken aklına, hastahaneye ilk geldiği günler düştü... Nefesi tıkanıyor sanki, boğuluyor gibi oluyordu. Havadaki bütün oksijeni içine çekmesine rağmen yeterli gelmiyordu. Ciğerleri ısrarla daha fazlasını istiyordu. Göğsünden kollarına doğru yayılan katlanılması zor bir ağrısı vardı. Ne şekilde pozisyon alırsa alsın hafiflemiyordu. Sanki bir şey, göğüs kafesini yarıp dışarı çıkmaya çalışıyordu. Bu da, iman tahtası üzerinde dayanılmaz bir sancı oluşturuyordu. Evde başlayan ve acile ulaşıncaya kadar tekrarlayıp duran kriz, kendisini defalarca ölümün sınırına kadar getirmişti...
Hafızasında tazelenen bu durum içini, sağlığına kavuşmasına vesile olan doktorlara minnet, kendisine bu hayatı bahşedene şükran duygularıyla doldurdu. Aklından, "Eğer yaşayacaksak, Allah bizim için bir şeyleri vesile kılıyor." cümlesi geçti.
Kalp, insan hayatının merkezidir. Galiba duyguların da merkezidir. Eğer öyle olmasaydı, Süheyl evine geldiğinde, gülüp sevinmesi gerekirken, kendini tutamayıp ağlamazdı.
Not: Süheyl, Haseki Kardiyoloji Enstitüsü'nün tüm doktor ve hemşireleriyle diğer personeline (gecikmiş te olsa) gönülden teşekkürlerini sunar.