​ Her yerde sen (2) / Özel Lezzet Durakları / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Ağustos '07

 
Kategori
Özel Lezzet Durakları
 

Her yerde sen (2)

Antakya’lılar (Hataylılar), “Tatlı yiyelim” yerine “Künefe yiyelim” sözünü kullanırlar. Çünkü, Hatay’da tatlı deyince, akla “künefe” gelir. Künefe, Hatay’da görev yapan bir arkadaşımın deyimiyle, “milli yemek”tir. Çünkü o, akşam, hemen her yemekten sonra vardır.

Antakya künefesi, artık Antakya sınırlarını aşmış ve Adana sınırları içine girmiştir. (Bilmem, belki başka illere de ulaşmıştır?) Levhalarda gördüğünüz “Antakya Künefesi” yazıları, bunun bir kanıtı olsa gerek. Adana’da oturmama ve Adana’da Antakya Künefesi bulunmasına rağmen, Antakya’ya hemen her gidişimde mutlaka bir künefe yerim.

Antakya’da hemen her yerde künefe bulunsa da, künefe Köprü Başı’nda yenilmeli. Hatta Köprü Başında bir dükkanda yenilmeli. Çünkü o dükkan bugüne kadar hep künefe yaptı ve künefeyi meşhur etti. Burası küçük bir dükkan. Dışarıda da bir iki masası var. Oturacak masa bulabilmek için bazen, birkaç dakika beklediğiniz olur.

Müşterileri, uzun uzadıya sohbet yapmak için künefe yemezler. Künefelerini yer yemez, hemen kalkarlar. Bazen, ayakta bekleyen müşteri yoksa, konuşmalarını birazcık uzatabilirler. O kadar işte. Çünkü insanlar buraya, ya farklı bir damak tadı almak, ya da damak tatlarını tazelemek için gelirler.

Tatlı yiyip tatlı mı konuşalım, yoksa, tatlı konuşup tatlı mı yiyelim? Tatlı yiyip tatlı konuşma, “hayırlı iş” konuşmaları sırasında kullanan bir deyim. Bizim tatlı yeme isteğimizin, “hayırlı işler” ile ilgisi yok. Uzun zamandır bir araya gelemediğim akrabalarımla, bir araya gelme fırsatını bulduğumda, bir künefe yiyerek, beraberliğimin tadını arttırmak istiyorum. Benimkisi işte o kadar.

Köprü Başında araba bırakabilecek bir yer yok. Bu nedenle, kısa sayılamayacak bir süre arabayı bırakabilecek bir yer arıyoruz. Bulunca, elektrik üretmek bir yana, yerdeki toz ve kağıt parçalarını havaya kaldırmaktan başka bir işe yaramayan, Antakya’nın o hiç kesmeyin, meşhur rüzgarına karşı yürüyoruz Köprüye doğru.

Künefecilerin olduğu dükkanların önü, taşlarla döşeli. Eskiden bu taşların üzerinde, eski dükkanlar vardı. Dükkanları yıktılar. İşte bu yerdeki, üzerleri yürümekten parlayan renkli taşlar o zamandan kalma. Orada, eski bir yerleşim yeri olduğunu anlatıyor, olmalı.

Künefecilerin yanına gelince, hangi dükkana girelim, diyorum. Sol taraftakini gösterip, üst kata çıkalım, diyorlar. Aslında ben gösterilen yere gitmek istemiyorsam da, evetler bire karşı iki olduğu için, sessizce kabul ediveriyorum öneriyi. Hatırları daha da hoş olsun, istiyorum.

Dükkana girince, gözlerimin önüne birdenbire kara bir banko geliyor. Arkada, daktilo ile hızlıca yazı yazan sekreterleri görüyorum sanki. Bankonun karşısında ise, kocaman siyah koltuklar. İkindi saatleriydi. Parasız yatılılık sınavını kazandığım İlköğretmen Okulunun yüklenme senedini yaptırmak için gelmiştik buraya ilk kez. Babam, ben ve kefilim Ali Amca. O zamanlar burası bir Noter idi. Senet İşlemlerim yapılırken, içeriye Ahmet amcamla abim girmişlerdi ağır adımlarla. İkisinin de yüzleri bembeyazdı. Belli ki bir olumsuz durumla karşı karşıya idik.

Babam, “Hayrola” dedi. Abim, hiçbir şey konuşmadan, elindeki dörde katlanmış beyaz kağıdı açtı ve bankonun üzerine koydu. Kağıtta, “Yayladağı Şakşak Köyünden, Ahmet oğlu Mustafa Koçak kanalda b…………….” . yazıyordu. Yazının atında da, Cumhuriyet Savcısının adı ve imzası bulunuyordu. Yazıyı okuyunca, sessiz ve hareketsiz kalıyoruz bir süre. Sonra, işimizi tamamlamadan bırakıp, hazırlık yapmak için eve gidişimizi, evde acı haberi anneme verişimizi, annemin ve diğer aile bireylerinin feryatlarını, hatırlıyorum bir an.

Merdivenden üst kata çıkıp, garsonların gösterdiği masaya geçiyoruz. Tam otuzdokuz yıl öncesini hatırlamaya devam ediyorum. Ne konuşacak halim var, ne de sorulara cevap verecek gücüm. Dostlarımın ve garsonun sorularını “evet”, “hayır” ve “ben de”, cevaplarıyla geçiştiriyorum. Her ne kadar otuzdokuz yıl önce yaşadığımız o acı olayı, hissettirmemeye çalışıyorsam da, pek başarılı olduğumu söyleyemem. Künefe yemekten zevk aldığımı da.

Künefe mi yiyorum, yoksa herhangi bir yiyecek mi, belli değil. Çünkü, ne künefenin peynirindeki tadı, ne şerbetinin kıvamını, ne de hamurunun kızarmışlığını fark edebiliyorum. Yavaş, iştahsız ve isteksizce, bir şeyler çiğniyorum işte. Dikkatimi başka yerlere çekip, otuzdokuz yıl öncesini unutmak için, -bugün yerinde yeller esen- yıllar önce Romalılardan kalan köprüyü, köprünün demirine tutunup 23 Temmuz Hatay’ın Kurtuluş Bayramını babamla birlikte seyrettiğimizi, helikopteri burada ilk kez gördüğümü, helikopterin hareket etmeden havada durduğunu, pilotunun bize el salladığını; yine ilk kez tankı, burada ve köprünün üzerinden geçerken gördüğümü, Asi Nehri için, “Deniz dedikleri herhalde bu sudur” dediğimi, köye döndüğümde anlatacak çok şeyimin olduğunu ve arkadaşlarıma özellikle helikopteri anlattığımı, hatırlıyorum.

Bu arada, biraz rahatladığımı hissediyorum. Sanırım, yıllar öncesinde, ailecek hepimizi çok üzen o trajik olayı da unutmuş olmalıyım ki, işittiğim, “Künefemi bitiremeyeceğim, yarısı fazla geliyor, buradan ötesini sen yer misin?” sesi, karşısında birden irkiliyorum. Bir iki dakika yüreğim çarpıyor ve kendime geliyorum. Birkaç yıl önce, şimdiki oturduğumuz yerin tam karşısında, karşılıklı oturup künefe yediğimizi, yapımı son derece kolay olan bu tatlıyı yerken büyük bir zevk aldığımızı, sürekli esen rüzgarın saçlarını dağıttığını, çok durgun olduğunu ve “Künefemi bitiremeyeceğim, yarısı fazla geliyor, -kaşıkla göstererek- bundan ötesini yer misiniz?” dediğini hatırlıyorum Safinaz.

Bir anda her şey değişiveriyor. Yediğimiz künefenin lezzetini hatırlamaya çalışıyorum. Şen şakrak değil ama, mutlu ayrılıyorum künefeciden. Tıpkı onbeş yıl öncesinde olduğu gibi.

 
Toplam blog
: 425
: 3089
Kayıt tarihi
: 06.12.06
 
 

Gazi Eğitim Fakültesi, Eğitim Bilimleri Bölümü, Eğitim Yönetimi, Teftişi, Planlaması ve Ekonomisi..