Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Nisan '08

 
Kategori
Gezi - Tatil
 

Hindistan gezi notları

Hindistan gezi notları
 

13.12.2006 ( SUNOULİ - BHAİRAWA )

Sabah erken saatlerde Nepal’in en romantik ve temiz, göl kenti Pokhara’dan başlayan otobüs yolculuğum Himalaya dağları silsilesinden Machapuchare’nin kılıç gibi sivri 7000 metreye yaklaşan zirvelerini seyrederek devam etmiş ve saat 13.00’de Hindistan’la sınır kasabası olan Bhairawa’da sona ermişti. İki ülke arasındaki yoğun kara taşımacılığının yarattığı akıllara zarar kaos ve trafik ortamında, çıldırtan korna sesleri arasında, Hindistan tarafına geçmeyi başarmıştım. Ne var ki; Hindistan bana ilk sürprizini yapmıştı. Zira bu ülke topraklarında bu ülkenin parasını satan yer bulamamış , sınırdaki polislerin şaşkın bakışları arasında , sınırı geçerek tekrar Nepal’e girmiş , almış olduğum Hint rupilerini, sınırdaki cehennemde kendilerinden geçmiş olan görevli Hint ve Nepal’li polislere sallayarak; ilk imtihanı vermiş olmanın gururu ile tekrar Hindistan’a geçmiştim. Bu arada sınırdaki, rikşacılarla ahbap olmuştum. Sunouli’den beri beni sınırdan sınıra koşturan rikşawallah Mümtaz ile dostluğu ilerletmiş , daha da ileri giderek , sohbetlerimde kazandığım “ dobra dobra” ünvanımı , sağa sola koştururken , diğer rikşawallah’ların da terennüm etmelerine neden olmuştum. 1 $= 40 IRs ( Hindistan rupisi) karşılığı bozdurduğum Hint paralarından 172 rupisini , Hindistan’a yakışmayacak kadar tenha ve sessiz otobüs garajından saat 16.30’da hareket eden Varanasi otobüsünün biletçisine vererek, ön koltuklardan birine oturmuş , sırt çantamı da şöförün yanında , otobüs motorunun bulunduğu setin yanına koyarak yerdeki pislik ve tozdan kurtarmaya çalıştım.

Otobüs Alaha emanet. Kasası dağıldı dağılacak , camları kapatıyorum , fakat cam çerçeveleri ile kasa araları öyle açık ki; hareket edince , içeri zehir gibi soğuk rüzgar giriyor. Şöför , ayağının altına yerleştirdiği blok tuğlaları kah , ayaklarını pedala uzatmak için kullanıyor , kah , pedalın üzerine sürerek , ayaklarını kullanma külfetinden kurtararak , curuise kontrol moduna geçiyor. Hava kararmaya başlayınca , kısık bir ışık veren farların haricinde içeride ve göstergelerde hiçbir lambanın yanmadığını farkediyorum.

Yaklaşık 1 km. uzunluğunda kamyon kuyruğu dikkatimi çekiyor. Bunların tamamı , Nepal’den Hindistan’a çakıl taşıyorlar. Bir meydana boşaltılan çakılların oluşturduğu tepeler , henüz dağlar oluşturmadan tekrar kamyonlara yüklenerek Hindistan içlerine doğru yola çıkıyorlar. Ortalıkta hiçbir yükleyici makine , kepçe göremiyorum. Yarı çıplak vücutları terden parlayan insanlar ellerindeki küreklerle ha bire çakılları oradan oraya aktarıyorlar.

Bhairawa’dan ülke içlerine ilerledikçe , kalabalığın arttığını hissediyorum. Bisikletler , rikşalar karıncalar gibi , tıkanmış trafiğin arasından büyük bir hünerle yol alıyorlar. Vitrinlerden yansıyan ışıklar , işsiz , gayesiz , 100-150 kişilik insan gruplarının üzerine vurdukça ; bezeli oldukları yoksulluk ve derbederlik daha da belirginleşiyor. Çelimsiz , çırpı gibi bacakları ile yaşlı bir adam , bisikletine yüklediği üç adet şeker veya un çuvalını , bisikletini devirmeden taşıma gayreti ile kendini heder ederken , alnında birikmiş terleri net olarak görebiliyorum. Hindistan ; anlaşılan bu güne kadar görebildiğim ülkeler içinde beni çok daha fazla düşünce ummanlarına savuracak , yüzüme hiç ummadığım anlarda , bazen kahreden , bazen de kahkahalarla gülmeme neden olacak sürprizlerini çarpacak bir ülke olacak. Şimdiden hissedebiliyor , hatta yaşayabiliyorum bunları. Nitekim , biraz sonra bir gülme krizine giriyorum. Başlarına bir demir etrafına daire şeklinde dizilmiş ve yanıp sönen ampullerle donatılmış taçlar taşıyan , yanyana üçer , arka arkaya dizilmiş onbeş sıra oluşturmuş 45 kişilik bir Hintli grup , kafalarındaki ampullerin kablolarını koparmadan ve karıştırmadan yürürken , en arkadaki iki kişi ortalığı bir renk cümbüşüne çeviren , kafalarda ışıldayan lambaları besleyen ve gürültü ile çalışan jeneratörü taşıyorlar. Bir düğün alayı bu. Muhtemelen bu akşam icra edilecek bir düğünün davet işlemlerini icra ediyorlar. Yine , tenekelerden yapılmış uzun huniler şeklinde onbeş-yirmi hoporlörleri , bir kamyonetin arkasına monte etmişler , ortalığı inleterek dolaşıyorlar. Ne var ki; duyulan , çalan müzükten çok , tenekeden hoporlörlerden yayılan distorsiyonlu cızırtılar. Hava iyice karardı , ben burnumu otobüsün camına dayamış , sokaklardaki korkunç kalabalığı izlemeye çalışarak , enstantaneler yakalamaya çalışıyorum.

Bhairawa’dan hareket ettikten yaklaşık üç saat sonra , Gorakpur’a giriyoruz. Buradan Varanasi’ye trenle gitmem mümkündü. Fakat , Hindistan tren istasyonlarındaki korkunç kalabalık ve kaos hakkında yeterince bilgi edindiğim için , istasyon deneyimlerini daha sonraya bırakıp , Bhairawa’dan direkt olarak otobüsle gitmeyi tercih etmiştim Varanasi’ye. Otobüs kentin en işlek caddesinde ; bir cepten ibaret olan otogarda mola verdi. Yolcuların neredeyse tamamı indi , yeni yolcularla otobüs doldu , şöför koltuğuna oturdu. Üç küçük tütsüyü kısa bir serenomi ile yakıp , camın üzerinde asılı Şiva (*) resmine tutarak kutsadıktan sonra önündeki dikiz aynasının arasına sıkıştırdı. Yollar bozuk , korkunç bir kamyon trafiği var , saatler ilerlemesine rağmen. çılgın kamyon sürücüleri üzerimize doğru geliyorlar , sonra , uykudan ya da dalgınlıktan sıyrılıp kendilerine gelmişlercesine , son anda kendi yollarına giriyorlar. Anlaşılan , günün yorgunluğu ve otobüsün çılgın sarsıntıları , izlediğim trafik ve endişelere baskın gelmiş olmalı ki; sık sık uyanıp uyanmaya başladım. Böylelikle , yaklaşık on saatlik bir maceradan sonra, saat 02.00’de Varanasi’ye girdi otobüsümüz. Sırtımdaki çantayı gören rikşacılar(*) ordusu , yabancı olduğumu anlayınca , ablukaya aldılar beni.

40 IRs ( Hint Rupisi) karşılığı anlaştığım bir rikşawallah’a elimdeki listeyi göstererek, sırası ile bu otellere gideceğimizi, öncelikle Ganj nehri kıyısındaki Harishchandra Ghat civarından başlayacağımızı söyledim. Neredeyse her yer zifiri karanlık. Sabah olmak üzere , oteller kapalı. İnat ediyor bir otelin kapısını ısrarla çalıyorum. Kapının dibinde, yere serdiği kilimin üzerinde uyuyan adam , pis pis bakarak kalkıyor ve üzerindeki tek giysi olan donunu çekiştirerek kapıyı açıyor. Bu saatte ilk bulduğum otelde kalma isteğimi , tüm gayretime rağmen gerçekleştiremiyorum. Zira , yataklar ve odalar , her türlü tahammüle rağmen kalınacak gibi değil. Rikşa ile otelden otele koştururken , yerlerde yatan , sokak köpekleri ile koyun koyuna uyuyan insanların , birikmiş çöp yığınlarını beraberce eşeleyen inek, köpek, domuz ve maymunların arasından geçiyorum. , Meğer , bu hafta Hintlilerin “ kutsal evlilik” haftası imiş. Yollarda gördüğüm düğün alaylarının yoğunluğunu , rikşadan ürkerek kaldırıma zıplayan bir maymunun , bana kızgınlıkla dişlerini gösterdiği anda çözebildim. Teşekkürler maymun ! Varanasi de , Hinduların en kutsal kentlerinden biri olduğu için evlenenler , yakınları , misafirleri derken , derli toplu bütün oteller dolu. Gün ağarmaya başladı , rikşacı naletleşmeye , ben çıldırmaya başladım. Adam işi gırgıra vurmaya başladı, bana bakıp bakıp gülüyor . Bir kenarda durdurdum. Artık hava aydınlandı, Varanasi daha güvenlidir diye düşünerek , parasını verip göndermek istiyorum. 40 rupi pazarlık ettiğim adam , 200 rupi istiyor. Epey tartıştıktan sonra , bağırdım , oda bana bir şeyler söyledi. Hintçe bilmiyor olmama rağmen , bana okkalı bir küfür salladığını hemen anlayıverdim ! Az önce önünden geçerken gördüğüm , bakımlı ve büyük bir bahçe içindeki otele yürümeye başladım. Dört-beş yıldızlı bir otel olduğu belli. Hiç değilse temiz bir lobide oturur , elimi yüzümü yıkar kendime gelirim diye düşündüm. Zira , bugün gördüklerimden sonra kendimi bir çöp yığınının içinden çıkmış gibi hissediyorum. Resepsiyondaki güler yüzlü genç kız , otel ücretinin 175 $ olduğunu, ancak şu anda yer olmadığını söyleyince gülümsedim. Yer olmadığını , tahmin ediyordum. Sırt çantamı bırakacağımı , yer boşalırsa bir oda ayırtmasını rica ederek ( ! ) , büyük sırt çantamı gösterdiği odaya bırakıp , mis gibi sabun kokan tuvaletlerin bulunduğu kata yöneldim. Deri koltuklu lobide bir keyif çayı içerek , yıllarca sömürdükleri Hindistan’da ; yine , aristokratlar gibi gezen, yaşayan , bu kez sterlinleri ile köleleştirdiği Hintlilerin hizmetinden yararlanan İngilizleri izledim durdum. Anlaşılan ; onlar , Hindistan’ın pudralı, makyajlı yüzünü , ben ise, saçlarındaki bitleri, kirden daha da kararmış , çileli yüzünü düşecektik not defterlerimize. Olsun , bence ; gezmek , o ülkenin damarına girmek , geleneklerini , tarihini öğrenmek , acılarını hissetmektir. Geçen yıl ; Myanmar’ın başkenti Yangoon’da , İnya Gölü kıyısında, 1988 yılından beri evinde göz hapsinde tutulan kadın muhalefet lideri Aung San Su Kyii’nin bulunduğu yöne gitmeme dahi müsaade etmeyerek , sınır dışı edebileceğini söyleyen askeri görevlinin gözlerine bakarken hissettiklerimle ; lobide izlediğim İngilizlere duyduğum hislerin benzer olduğunu hissettim. Çileli coğrafyanın çileli insanları ile iç içe olmak arzum , daha tahammül edilebilir mahiyet kazandı bir anda.

14.12.2006 ( VARANASİ - SARNATH )

Nereye hangi yöne gideceğimi dahi hesaplamadan otelden ayrılıp yürümeye başladım. İzbe bir çay satan kulübenin loş masalarından birine oturdum. Karşımda oturan İngilizce bilen bir Hintliye , Ghat(*)ların, bulunduğu bölgeye nasıl gidileceğini sordum. Adamcağızın , mitralyoz gibi bir İngilizce ile yaptığı tariflerden anladığım kadarı ile ; 15 Rupi vererek Ganj nehri kıyısına yola çıktım. Elimdeki notlarda; gatların önünde gezi düzenleyen teknelerin , Dasaswamedh Ghat’tan hareket ettiği yazılıydı. Burada da , rikşacılar değil , kayıkçıların hücumuna uğradım. Pazarlık çabalarım pek fayda getirmemiş olacak ki; 300 Rupi’ye bir kayık kiralayabildim. Bir saat gezdirecek, güneydeki Assi gat’a kadar gidip, tekrar kuzeye, ölü yakma ritüellerinde önemli yeri olan Manikarnika gat’a getirip bırakacak. Dasaswamedh gatın kıyısındaki kayıkların yanına geldiğimde güneş henüz yükselmeye başlamış, ortalıkta ayaz kol geziyordu.

Kayıkçının ağır ağır kürek darbeleri ile gatların önünde ilerlerken Varanasi hakkındaki bilgilerimi hatırlamaya çalıştım: Varanasi, Hindu’lar için günahlarından arınmalarını sağlayan , ölüleri için burada yakılarak, ruhlarının huzura erip , kurtulmasına neden olan kutsal bir şehir. En önemlisi; Hindu inancındaki, ruhun tekrar bedenlenerek defalarca dünyaya gelmesine neden olan reenkarnasyon’u sona erdirecek olan “moksha”ya ulaşmanın, Varanasi’de ölmekle mümkün olacağı inancı. Üç bin yıldan beri yerleşimin olduğu bu kutsal kent, en çok Hinduların, “kutsal dalış” denilen , Ganj nehrinde banyo almalarıdır.Yüzden fazla gatın bulunduğu Ganj kıyılarında, pek çoğu Racastan Mihraceleri tarafından yaptırılmış tapınak ve bina bulunur ki ; bunlar mihracelerin ölümlerine yakın yerleşip, Varanasi’de ölümü bekledikleri yerlerdir. Çoğu banyo amaçlı kulanılan gatlardan en önemlisi Assi gattır. Ölü yakma işleminin devam ettiği birkaç gatın en büyüğü de Manikarnika gattır. Ölünün yanma işlemi için 400 kg’a yakın odun gerekir ve yanma işlemi üç saat kadar sürer. Bizim ülkemizde de , olduğu gibi pek çok yerde, ekmek parası için dilenen yoksul yaşlılar Varanasi’de odun parası için dilenirler. Üç saat süren alevlerden geriye , yarım kova dolusu kül kalır ki; 13 gün bekletildikten sonra Ganj’ın kutsal sularına dökülecektir. Bir de, gatlarda , gün batımı saatlerinde , Ganj nehrine yapılan şükran törenleri vardır ki; gerek musiki, gerek çalınan enstrümanları ile insanı başka alemlere sürükleyen önemli ritüeldir.

En güneydeki Assi ghat önüne kadar geliyoruz. Üzerimde, polar montum, ayaklarımda sağlam botum olduğu halde, soğuktan titriyorum kayığın içinde. Hindular, soğuğa aldırmadan Ganj nehrinde kutsal dalışlarını yapıyorlar. Ellerinde küçük güğümleri ile suyun içindeki dualardan sonra , başlarından aşağı ve Ganj nehrine döküyorlar buz gibi suları. Ganj nehri öylesine pis ve sağlıksız ki; devasa arıtma tesisleri emdiği suyu arıtıp tekrar Ganj’a veriyor , ama bir yandan da, geniş beton künkler Ganj’a atık suları deşarj edip duruyor.

Odun ateşi ile yanmak, ancak 400 kg. odun parasını denkleştirebilen varlıklı Hindulara nasip oluyor. Yerel yönetimler, fakirler için elektrikle çalışan toplu krematoryumlar yapmışlar. Garibanlar, seri halde buralarda “moksha”larına ulaşıyorlar. Assi gatın önünden geri dönerek , daha da yoğunlaşan Hindu’ları izleyerek, kuzeyde Manikarnka gat önüne geliyorum. Nehrin kıyısında bir sürü işçi , ellerindeki sepetlerde yakılmış Hindu bedenlerinden kalan külleri Ganj’ın kutsal suları ile buluşturuyorlar.

İstiflenmiş, ince , kalın odun yığınlarının arasından, ilahi sesleri gelen , arkadaki binaya yürüyorum. Elinde Şiva oku olan bir sadu(*) , yanan odun kütüklerinin yanında, dualar okuyor, diğerleri ona eşlik ediyor. Yerde ayakları bağlı bir beyaz tavuk , ikide bir hareketlenip, iplerden kurtulmaya çalışıyor.Sanırım biraz sonra kurban edilecek.

Bir saat boyunca izlediğim , inanılması güç olaylardan sonra, yukarı yoğun trafiğin olduğu caddeye çıkıyor , bir kulübenin önünde iki çapati yiyerek lassi içiyorum.

Varanasi, çok kalabalık. Anlaşılan “evlilik törenleri” nedeni ile bütün otel yatakları dolu! Ani bir kararla, Varanasi tren istasyonuna gidip, bu akşam beni Agra’ya götürecek trene bilet almak üzere harekete geçiyor ve bir rikşa ile istasyona geliyorum.

Hindistan , 60000 km. hat uzunluğu ile dünyanın 4. büyük demiryolu şebekesine sahip. Ancak, korkunç nüfusu ve tren biletlerinin ucuzluğu, istasyonlarda izdihamlara neden oluyor. Geziye başlamadan, internetten bilet talep etmek için kullanılan formlar üzerinde çalışmış, gideceğim güzergahlara ait tren hat numaralarını, günlerini, saatlerini mevkii ve sınıflarını , fiyatlarını kaydetmiştim. Zira, trenlerin çoğunda 4-5 çeşit mevki var ve gişe önünde hatalı bir form verildiğinde, görevli düzeltmek üzere iade ediyor. Yeniden yüzlerce kişinin olduğu kuyrukta beklemek gerekiyor. Hindistan’da turistlerin yoğun olduğu kentlerde, özel bilet büroları kurulmuş , İngilizce bilen personel ve sadece yabancılardan oluşan yoğunluk insanı bunaltmıyor. Elimdeki listeye bakarak formu doldurup görevliye uzattım. Bravo bana. Bilgisayarın tuşlarına basmaya başladığına göre , formu doğru doldurmuşum. 18.15’de Agra’ya hareket edecek trende , ranza sistemi olan koridorda , “sleeper” bileti alarak , 253 IRs. ödedim ve ilk imtihanı kazanmış olmanın gururu ile ayrıldım. Bu arada, form doldururken şaşkın , gişe önünde panik halindeki turistleri görünce , gezi öncesi bilgi hazırlığının ne kadar gerekli olduğunu bir kez daha anladım.

Hindu’ların en kutsal şehirleri olan Varanasi ; aynı zamanda Budizm’in de kutsal sayılan kentlerinden birinin, Sarnath’ın 10 km. yakınında. Trenin hareket saatine kadar Sarnath’a gitmek üzere , tren istasyonunun civarında , rikşacılarla pazarlığa başladım. 40 IRS’ ye bir rikşaya bindim , yol boyu Hindistan’ın hep şaşırtan dokusunu izleyerek Sarnath’a doğru yola çıktım. Önümde devenin çektiği bir yük arabası gidiyor , sürücüsü deve adım attıkça silkelenen arabadan düştü düşecek. Yollar kağnı arabaları ile dolu , ama yoğunluk , her yandan fırlayarak slalom yapıp ilerleyen rikşalarda. Sarnath , Buda’nın , Bodtgaya şehrinde aydınlandıktan sonra ilk ders verdiği yer olduğu için Budistler için önemli. Dhamekh stupa, M.S 500 yılında inşa edilmiş , Buda’nın ilk dersini verdiği kabul edilen noktada.

1931 yılında uluslar arası Budist topluluğu tarafından inşa edilen Mulagandha Kuthi Vihara ikinci uğrak yerim oluyor. Ancak , yarın Dalai Lama ziyaret edeceği için kapalı. Her yer boyanmış , yerleri fırçalayıp temizliyorlar. Aslında ; iki gün önce Nepal Pokhara Tashiling Tibet Göçmen kampında momo (*) yerken , sohbet ettiğim bir Nepal’ li , Varanasi’ye geçeceğimi öğrenince , Dalai Lama’nın da geleceğini söylemişti bana. Neyse , bizim politikacılarda , askerlerde rastlanan “ kırmızı halı “ meselesi her yerde geçerli anlaşılan.

Sırada , Dhamek Stupanın bulunduğu parkın hemen önündeki Jain Tapınağı var. M.Ö 500 yıllarında , Budizm’ le çok paralelliği olan, evrenin sonsuz ve yaratılmamış olduğuna inanan Jain dininin dört milyon civarında inananı var. Kapıdan girişte ayakkabıları çıkarıp emanet ettiğim ihtiyar adam , avucunu açınca , 5 rupi toka ettim. Tapınağın bulunduğu yer , Jain dininin 11. kutsal ismi Shreyanshant’ın doğum yeri. Kapıda , güleryüzlü bir genç karşılıyor ve bu dinin gereklerini anlatırken; “seks yok , traş yok , et yok” deyince “nasıl çoğalıyorsunuz” diyorum. “Sadece din adamlarımız bu yasaklara uyarlar , halk için zorunlu değil” şeklinde cevaplıyor. İçeride Jainizm’in kurucusu Mahariva’nın freskleri ve heykeli var. Bu bilgiler karşılığı , yine uzatılan kumbaraya , 5 Rupi bırakıp çıkıyorum. İleride uzanan parkın içinde biraz oturduktan sonra ; sabah çantalarımı bıraktığım Taj Gange otele gitmek üzere , yolda yürümeye başlıyor , daha sonra 50 rupiye anlaştığım rikşaya biniyorum. 10 km. lik yol , bir saate yakın sürüyor. Varanasi’ye yaklaştıkça gürültü , trafik ve egzost içine giriyorum. Resepsiyondaki güzel kız yok. Yerine bakan gence söyleyerek , çantalarımı alıyor ve yürüyerek tren istasyonuna geliyorum. İstasyon bir alem , yüzlerce kişi yerlerde yatıyor. Şaşırtıcı bir insan seli , durmaksızın akıyor her köşeye. Biletimde yazılı S3 nolu vagona biniyorum. Saatinde hareket ediyor. Sleeper sınıf ; vagon boyunca sağlı sollu dizilmiş , üç katlı ranzalardan ibaret. Tren hareket edince , yanımdaki camın kırık olduğunu fark ediyorum. Vagon bomboş. Karşıma oturan Hintli genç , lap- topuna gömülmüş , arkamda İsrailli bir aile ve pencereden giren içimi titreten soğuk. Kuytu bir köşe bulup , uykusuz geçen 24 saati biraz telafi edeyim derken ; birisi omzuma dokunuyor. Kondüktör’e bileti uzatıyorum. Bana bu vagonun S3 (Brt) olduğunu , 5-6 vagon arkadaki S3 nolu vagona geçmem gerektiğini anlatıyor. Tamamen turist ve Hintlilerle dolu vagonda , ranzamı buluyor , sırt çantalarımla birlikte , tavanın hemen altında , kafamı bile kaldıramadığım yatağıma yerleşiyorum. Meğer , içeri soğuk girmesi için camların kırık olması gerekmiyormuş. Cam aralarından giren rüzgar , saatler ilerledikçe içime işliyor. Turistler uyku tulumlarına , Hintliler battaniyelerine sarınıyorlar. Ben üzerimde polar mont , ayağımda kalın boylarım olduğu halde , büzüldüğüm yatakta , titreyip duruyorum. Uyuyup uyanıyorum bu arada. Saat 07.30 da bir yerlerde duruyor tren. Oysa Agra istasyonuna gelmedik henüz.

15.12.2006 ( AGRA )

Camdan bakıyorum. Tren yolunun hemen kenarında , evsizlerin kimi yerlerde , kimi paçavradan barakalarda yatıyorlar. Yüzlerce kişi ellerinde küçük şişeler , tuvalet ihtiyacı için , çalı diplerine veya açığa oturup kalkıyorlar. Ortada korkunç bir sefalet var. Saat 08.00 ‘ de Agrafort istasyonuna yanaşıyoruz. İstasyon çıkışında , yine rikşacılar sarıyor etrafımı. 20 rupi karşılığı “ İndia Tourism Office “’e götürmesini söylüyorum. Bu arada , listemdeki otelerin yanından geçtiklerimizi bana söyle diyorum. Hepsinin yaptığı gibi , bu da ya kapalı , ya da dolu diyor oteller için. Amacı , kendi bildiği otele götürüp , alacağı komisyonu da bana yıktıracak. Yine de , eyalet Utara Pradesh Turizm Ofisine götürüp , saat 10.00 ‘da ( yani iki saat sonra ) açılacağı için pes edip , otel bulma konusunda , ona teslim olmamı sağlamaya çalışıyor. Fark edince sinirlenip bağırmaya başlıyorum. Allahtan , kızgınlıkla Türkçe küfür ettiğimi anlıyorum , yoksa sabahın köründe başım derde girecek. “ Beni hükümete ait İndia Tourizm Ofisine götür , yolda da hiç konuşma “ deyince ; rikşayı kullanan , neredeyse bir kürdana benzeyen adamın yanında sessiz oturmaya başladı. Dayanamadım , “binmeden önce sana rikşanın sahibi sen misin ? diye sordum. Evet dedin. Ama , sen arada komisyonla geçinen üç kağıtçısın “ gibi bir şeyler söyledim. Anında , şöförü kenara itip , direksiyona geçti. Tam , süzme bir tip var karşımda. Neyse ; sonunda Hindistan Turizm Ofisinin önüne geldik. Çantalarımı yüklenerek indim ve önceden hazırladığım 20 IRs’ yi koltuğa bıraktım. 40 Rupi isterim diye bağırmaya başladı. Hiç umursamadan , ”bu kadarı yeter” diyerek , geniş bir bahçeye açılan demir kapıdan geçerek , turizm ofisine girdim.

Görevliler henüz gelmemiş , genç bir kadın ortalığı temizliyor. Güven veren bir yer olduğunu hissedince , çantalarımı bırakıp , karşıdaki sokak boyunca yürümeye başladım. Sokakta bir seyyar tezgahın önünde kalabalık var. Sokuluyorum. Hintliler , palmiye yapraklarından örülmüş küçük tabaklara konulan , yemyeşil bir yemeği , kızartılmış hamurları batırarak iştahla yiyorlar. Bir anda şeytan dürtüyor , ben de almak için sıraya giriyorum. Ellerim , parmaklarım yağ içinde kalsa da yemeyi beceriyorum , sepet tabağın içinden aksa da. Turizm ofisine dönüyor , tertemiz lavaboda ellerimi , yüzümü yıkıyorum. Çantamdan “kettle” ımı çıkarıyor ve ülkemin çaylarından demleyerek keyifle içerken , telefonumu şarj ediyorum bir yandan. Hindistan devletinin çatısında , kendime gelip , gece boyu hırpalayan tren seyahatinin yorgunluğunu atıveriyorum kısa zamanda. Ofis yetkilisi olan , yaşlı ama bakımlı bir adam giriyor içeri , masasına oturuyor. Çay ikram etmek istiyorum. İstemiyor , ben ısrar ediyorum. Filozofça bir cevapla karşılaşıyorum; “Burası Hindistan , bu da benim hayatım, istemiyorum.” diyor , kibarca. Aslında dediği doğruydu. Ama , biz ısrarcı ve dayatmacı bir kültürden geliyorduk. Daha sonra bir Agra haritası uzatarak , önümde , gezilmesi gereken yerleri işaretliyor. Fatehpur Sikri’ye taksi ile 600 Rupiye gidebileceğimi , Taç Mahal dahil , Agra’daki önemli yerleri 1000 Rp’ye gezmem için yardımcı olabileceğini söylüyor ! Teşekkür ederek , bana sadece otel bulma konusunda yardımcı olmasını söyleyince ; birkaç yere telefon ederek bana dönüyor ; bu mevsim ( Hintliler için kış ) yerli turistlerin yoğun olduğunu , ama Taç Mahal’in hemen yanında , yeni yapılmış bir otelde 30 $ ‘lık fiyatı 25 $’a indirdiğini söylüyor. Bir oda ayırtmasını rica ediyorum , Varanasi’deki gibi sokakta kalmamak için. Teşekkür ederek , otele gitmek için , köşeden bir rikşaya biniyorum. Yine de, yol boyunca otellere bakıyorum , hepsi dolu. Rikşacı , yalnız yabancı turistlerin kaldığı bir otel bildiğini, oda fiyatlarının 300 Rupi olduğunu söyleyince , “fiyat farkı istemezsen götür” diyorum. Tourist Rest House , benim gezi hazırlıklarım için çıkardığım notlar arasında ilk sırada yer alıyor , ancak , Varanasi’de listemdeki oteller konusunda pislik ve doluluk anlamında hüsrana uğradığım için ; Agra’da , otel bulma işin biraz da şansa bırakmıştım. Gerçekten , İngiliz ve Japonlar’ın yoğun olduğu , belki konforlu değil ama , temiz bir yer. 250 Rupiye bir oda alıyorum. Uzanıp , biraz toparlanıyor , yarın Delhi’ye götürecek trene bilet almak için , Agrafort Tren İstasyonuna gidiyorum. Yabancılar için ayrılmış büroda, elimdeki , bilgilerle kimseye bir şey sormadan , ahiret sorularına benzeyen formu doldurup , görevliye uzatıyorum. Adamcağız öyle sakin birisi olmalı ki ; tam 20 dakika sonra , form bilgilerini bilgisayara aktarıp , biletimi uzatıyor , ben de 81 Rupi uzatıyorum.Ancak; tren Agrafort istasyonundan değil , Agra Cannt. İstasyonundan hareket ediyormuş. Kaderde burayı görmek de varmış.

Agra’nın 40 km. batısında yer alan , 1570-1586 yılları arasında Moğol İmparatoru Ekber’in başkent olarak kullandığı , ancak kısa zamanda su sorunu yüzünden terk edilen , ”hayalet şehir” Fatehpur Sikri’ye 600 Rupi verip taksi ile gitmek yerine , Zafer Bozkaya’nın “Hindistan Gezi Rehberi” isimli kitabındaki bilgiler yardımı ile, havaalanı yolu üzerindeki İgdah Otobüs garajından , otobüsle gitmeye karar veriyorum. Buraya gitmek için , bir rikşaya biniyorum ve egzost , toz , çöplüklerde eşinen domuz , köpek , eşek ve ineklerin , oluşturduğu koku ve pislik bulutlarının arasından geçerek otobüs garajına geliyorum. 17 Rupi vererek bilet alıyor ve her tarafı dökülen bir otobüste yerimi alıyorum , 14.35’de hareket ediyor.

Bir sedyeye uzatılıp , üzerine ince bir örtü atılmış bir cenaze taşınıyor omuzlarda. Başlarındaki takkelerden Müslüman olduğu anlaşılan 200 kişilik kafile ağır adımlarla yürüyor arkasından. Bir caminin girişindeki gölgeye , köpekler kıvrılarak uzanmış , uyukluyorlar. Fatehpur’a yaklaştıkça , ağaçlar çoğalıyor , yeşil topraklar görünüyor. Fatehpur Sikri’deki binaların yapımında kullanılan kırmızı toprağı fotoğraflardan tanıyorum , bu toprak dokusu devam ediyor Fatehpur’a varana kadar. Yeni binaların çoğu da , kırmızı kum taşından yapılmış tuğlalardan yapılmış.

Otobüsten inip , kalabalık bir pazar yerinin içinden ilerleyerek , sağdaki devasa yapının önünde duruyorum.

Önümdeki 50-60 basamağı çıktıktan sonra , bir sürü genç sarıyor çevremi. Kimisi YTL istiyor , kimisi rehberlik yapmak. 54 metre yüksekliğinde , Buland Darwaza’dan girerken , taş oyma işçiliğinin inceliği hayranlık uyandırıyor. İçeri girince , geniş bir meydan , yine akıllara durgunluk veren taş oyma işçiliği ve beyaz mermer yapısı ile 1571 yılında yapılan , Şeyh Selim Chisti’nin türbesi ile karşılaşıyorum. Zamana direnebilmiş bunca ince motifler ile Unesco Dünya Kültür Mirası listesinde bulunan Fatehpur Sikri , Hint-Moğol-İslam mimarisinin , Pers ustalığının gerçekten harika bir ürünü. Arka tarafa geçerek , kervansaray ve diğer kompeksleri dolaşıyorum. Günün son ışıkları altında , çok hoş perspektifler oluşuyor , zaman kavramı kayıyor , farklı bir boyut ve ruh haline giriyorum. Neden diyorum , her güzellik , hayranlık uyandıran eserler , zulüm ve kanla besleniyor. Güneş batmak üzere. Geldiğimde sormuştum, Agra’ya son otobüsün 17.45’de olduğunu söylemişlerdi. 16.30’da otobüs durağına geliyorum.Görünürlerde otobüs yok. İki İngiliz , iki Japon ve ben bekliyoruz. Birisi gelip , son otobüsün gittiğini söylüyor , yanımıza bir kamyonet geliyor. İçindeki adam bizlere dik dik bakıyor , ama sorularımıza cevap vermiyor, sadece Agra diyor. Yanındaki ayakçıda Agra Agra diye kamyoneti gösteriyor.

Belli ki; dönüş saatini bilhassa yanlış verdiler. Şimdi de , fahiş fiyatla Agra’ya bırakacaklar. Yanımdaki yabancılara “sakın ayrılmayalım , daha olmazsa bir taksi tutar gideriz.” dedim. Az sonra yanımıza külüstür bir jip geldi.Adam başı 100 Rupiye götürürüm deyince , hepimiz bindik. Ayakçı , jip şöförünün yanına gelerek bağırmaya , hatta vurmaya başladı. Bir miktar para verdi jip şöförü ayakçıya , hareket ettik. Güneş batınca , korkunç bir ayaz bastırıyor. Jipin her tarafı açık , brandaları katlayıp düğümlemişler. 40 km yolu bu ayazda gidersek , halimiz harap. Arkada oturduğum için , düğümleri koparıyor ve yerlerine mandallıyorum. Ancak önde oturan Japonlar , beceremiyor , ön kapı açık. Neyse , eskisi kadar rüzgar girmiyor içeri. 40 km. lik Agra yolunu 1.5 saatte gelebiliyoruz. Agra girişinde , şehre giremeyeceğini , polislerin izin vermediğini söylüyor. Çaresiz iniyorum, diğerleri neticesiz bir tartışmaya giriyorlar şöförle. 30 Rp. vererek , bindiğim rikşa , beni Tourist Rest House önünde bırakıyor. Bahçedeki restoranda , bir domates çorbası ( 30 IRp) , sebzeli büryan kebap ( 55 IRp) ve çapati(*) ( 5 IRp) ile harika sayılabilecek bir yemek yiyerek , odama çekildim.Yarın Taç Mahal’e gideceğim , fotoğraf makinemin akülerini şarj etmem , bunun içinde , belli periyotlarda uykumu bölerek , bunları kontrol etmem gerekiyor. İstanbul’dan çıkalı bir hafta oldu. Nepal’de geçirdiğim günler ; soğuk yüzünden , diğer gün ve geceler yollarda olduğumdan , banyo yapamamıştım. Keyifle girdiğim banyodaki sıcak su , güneş enerjisi ile elde ediliyor olmalı. Sırayla , sıcak , ılık , derken soğuk su ile de olsa banyo yapıp , üzerimdeki toz , toprağı atarak , rahatladım. Uzanıp , defterime notlarımı yazıyorum. Aküler yaklaşık üç saatte doluyor.Telefonun saatini kurarak , üç saatte bir uyanıp , sıra ile dört akümü şarj etmek üzere , saat 23.00 ‘de yatıyorum.

16.12.2006 ( AGRA )

Sabah, dinlenmiş yenilenmiş olarak uyanıyorum. Odamın içi , sırt çantamdan çıktıkları anda , sanki daha büyüyüp irileşmiş gibi duran poşetlerle dolu. Nepal Kathmandu’da gün boyu yediğim yağmurdan sonra , sırt çantamda neredeyse kuru bir çamaşır kalmamıştı. Bu hadiseden sonra , sırt çantamın içinde ne varsa , küçük poşetlere taksim ederek yerleştiriyorum çantama. Aşağıdaki büfeden iki tost alarak , kendi demlediğim çay ile kahvaltı yapıyorum. Akşamki yemek parası ve oda parasını ödeyip , çantamı odamda bırakarak , otel sahibinin önerisi ile 400 IRs karşılığı , Taj Mahal , Sikandra , Soami Bag , Mehtap Bag’ı gezmek üzere bir rikşa ile anlaşıyorum.

Önce Taj Mahal’e geliyorum. Taj Mahal’in trafiğin neden olduğu zararlı gazlardan etkilenmesine karşı , araçların 400 metreden fazla yaklaşmaması yönünde bir tedbir alınmış. Rikşa bir sokağın yanında park etti , Taj Mahal girişine doğru yürümeye başladım. Hindistan ölçülerine göre çok yüksek bir fiyat olan 750 IRs ödemek gerekiyor Taj Mahal’e girebilmek için. Biletle birlikte bir şişe de küçük su veriyorlar. Çok ciddi bir aramadan sonra içeri sokuyor güvenlik görevlileri. Bu arada , girişten önce , emanet binasındaki küçük kasalara cep telefonlarını bırakmamı istediler. Çocukluğumdan beri , her yerde fotoğraflarını , posterlerini gördüğüm Taj Mahal’i artık karşımdaydı , gördüğümde heyecanlandım.

Gerçekten çok etkileyici , estetiği ile hayranlık uyandıran bir yapı. Taj Mahal , anlatıldığı kadarıyla bir büyük sevginin hüzünlü öyküsünü barındırdığı kadar , emeğin istismarının , egemenlerin zulmünün de bir anıtı. Önündeki ince havuzda , bu harika yapının yansımalarını izlerken , zulümle güzelliği bir araya getirmeye uğraştım durdum , ama bir türlü beceremedim.

Taj Mahal ; Moğol – İslam İmparatoru Şah Cihan’ın , 17 yıllık karısı Mümtaz Mahal’in ölümü üzerine , 1632 yılında yapımına başlanmış ve 21 yıl sonra tamamlanmıştır. İnşaatın baş mimarlığını , İranlı İsa Khan yürütmüş , ancak böyle bir eser yaratmanın faturasını da , benzerini yapmaması için , Şah Cihan tarafından sağ eli kesilerek ödemiştir. 20000 işçinin çalıştığı inşaatın yapımında kullanılan 2.5 tonluk mermer bloklar , binlerce fil tarafından , oluşturulan 3.5 km.lik rampa üzerinde taşınmış. Ne varki ; Şah Cihan , oğlu Alemgir tarafından tahttan indirilmiş ve Agra kalesinde , çok sevdiği karısının defnedildiği Taj Mahal’i , hapsedildiği bir odadan seyrederek geçirmiş , ömrünün kalan yıllarını.

Taj Mahal’in arkasında miskin ve pis akan Yamuna nehrini seyrediyorum , mermerlerin üzerine oturarak. Bol fotoğraf çekiyorum , burada çalışan işçilerin , yapım nedeni olan bu büyük sevgi hakkında neler düşünüp , hissettiklerini merak ediyor , içimdeki sıkıntı bulutlarını dağıtmaya çalışıyorum. İki saat dolaşıyorum , çepeçevre , içerideki türbeyi ( ki , Şah Cihan ve Mümtaz Mahal’in burada değil de , bodrum katta yattıklarını biliyorum), bahçede , bir sundurma altında , Hint tarihini detaylı bilgi ve fotoğraflarla anlatan sergiyi dolaşıyor ve masallar ülkesinin halklarının , mihracelerinden ve sömürgecilerden nefes alamadan , Mahatma Gandhi’nin liderliğine kadar süregelen çileli tarihini anlamaya çalışıyorum. Pek istemesem de , beni bekleyen rikşaya gitmek üzere , beni beklediği dar sokağı arıyor ve buluyorum. Agra Ford , yani Agra Kalesi girişindeyim şimdi. Taj Mahal girişinde ödediğim 750 IRs’lik bilet , gezeceğim diğer yerlerde , 5 $ yerine , 1 00 IRs karşılığı girme imkanı veriyor. Agra Fort , 1565 de Ekber isimli Moğol imparatoru tarafından inşa edilmeye başlanıyor , ancak tamamlanması uzun yıllar sonra yine Şah Cihan’a nasip oluyor. Romantik Şah Cihan , askeri amaçlarla tasarlanan kaleyi , bir saray olarak kullanıyor. Daha önce de yazdığım gibi , tahtını kaptırdığı oğlu Alemgir tarafından , burada bir kuleye ( altıgen kule) hapsedilerek , son yedi yılını , çok sevdiği karısı , Mümtaz Mahal’in yattığı Taj Mahal’i seyrederek geçiriyor. 2.5 km boyunca uzanan 20 m. yüksekliğinde surlarla çevrili Agra Fort, bir saltanat abidesi olarak tüm ihtişamı ile günümüze gelebilmiş.

Varanasi’den Agra’ya gelip , trenden indiğimde , Agra Ford surlarının dibinde , bir rikşacı ile kavga etmiştim. Bu nedenle midir , bilemem , soğuk ve yeknesak gelmişti burası bana. Oysa dolaştıkça , insanın içine işleyen , işçilik sarıp sarmalıyor beni. İki saat dolaştığım halde sıkılmadım , keyif aldım. Tabii ki , uzun yıllar öncesinin , istismarlarını , zulümlerini anlatan fısıltılar , kulağıma gelmedi değil ara sıra.

Şimdi , Sikandra , yani imparator Ekber’in türbesindeyim. Yemyeşil bir bahçe içindeki ceylan sürüsü , mükemmel bir taş işçiliği cezp ediyor. Bir saat sıkılmadan dolaşıyorum. Ekber , tüm dinlere hoş görü ile yaklaşan , hatta , Hindu , Budist , Jain , Hristiyan ve Müslüman din adamlarını toplayarak , bir dinler sentezi oluşturma çalışmaları yapan biri olduğu için , özellikle İslam felsefecileri tarafından ağır eleştirilere hedef olmuştur , hala rastladığım , kimi yazılarda bu düşmanlık devam edegelmektedir. “İlahi Din” adını verdiği bu yeni oluşumun merkezini de Fatehpur Sikri’de tesis etmek amacında idi. Sikandra’nın , güney kapısı olan Büland Darwaza , mermer işçiliği ve minareleri ile Taj Mahal’in bir provası gibidir.

Sırada Soami Bagh var. Diğer yerler için , 100 IRs ödedim girişlerde , Taj Mahal’in biletini göstererek , burası ücretsiz. Kapıdaki , hiç de güven vermeyen küçük büroya küçük sırt çantamı ve fotoğraf makinemi bırakmamı söylediler. Ürkerek uyguladım. İçeride restorasyon var. Konik olarak yükselen kolonlar , tavanı kapatmadan bitiyor.Tavan açık. Ben , böylesi hassas mermer oyma işçiliğini Viyana’da St. Stephen Katedralinde görmüştüm. Gerçekten insanı şaşkınlıklar içinde bırakan , mermer oyma motiflere hayran , şaşkın bakıyorum.

Ne yazıkki ; fotoğraf çekmek yasak. Kapının önünde elinde kalın bir sopa ile oturan bekçiye , buranın Hindu tapınağımı , yoksa Moğol-İslam devri eseri mi olduğunu soruyorum , cevap veremiyor. Ama , ayağa kalkarak , bana , kapalı olan bir kapıdan yukarı çıkıp gezebileceğimi söyledi. Bir sürü inşaat malzemesinin üzerine basarak , asma kata ulaştım ve güzelim gülleri, meyveleri , mermerin dile gelişini daha yakından seyrettim. Sopalı adam , yasak işaretleri olmasına rağmen , fotoğraf çekebileceğimi söyledi. Bel çantamdaki ikinci makinem ile şu güzelim oymaları fotoğraflamak geldi aklıma bir an. Ancak , gezi forumlarında , bu şekilde yasak delen tekliflerin sonunda , yüklü para talepleri yada cezai işlemler geldiğini okuduğumdan , frenledim kendimi. Varanasi’de ölü yakma töreni fotoğraflanması için izin vermişler, sonra da ceza uygulayacaklarını söyleyerek tehdit ederek , 50 $ almışlardı, bir arkadaşımdan. Çıkarken , arkamdan bahşiş isteyen sesi yükseliyordu. Fotoğraf çekmem bana sıkıntı verecek veya pahalıya patlayacaktı. Aldırmayıp yürüdüm. Emanet bürosunda üç kişi çalışıyor. Benden başka görünürlerde kimse yok. Biri , emanet bırakılan eşyaları alıyor , çıkışta başka biri , verilen delikli markaları alıyor , içeri sesleniyor , başka biri markaya bakarak , karşılığında bırakılan eşyayı getiriyor. Bunca istihdam yaratma gayretlerine rağmen , Hindistan bir türlü işsizlikle baş edemiyor diye düşünmeden yapamadım !

İtimad- ud Daulah girişinde , 100 IRs daha veriyorum. Günün sert ışıkları yitmiş , ortalık yumuşamış , sessizlik hakim olmuş , fotografa daha bir kolaylık sağlamıştı.

+ şeklinde bir simetri ile inşa edilmiş ve merkezinde türbe bulunan İtimad-ud Daulah , Şah Cihan’ın karısı Mümtaz Mahal’in annesi Nur Cihan tarafından , İran’lı babası Mirza Giyas Bey için yaptırılmış bir türbedir. Neredeyse , Taj Mahal’in bir maketi görünümünde olup , küçük olduğu için , çok daha fazla el emeği gerektirdiği anlaşılmaktadır.

Bugün gezdiğim , türbe ve tapınakların , temiz ve bakımlı oluşu dikkatimi çekti. Hindistan’ın genel profili ile çelişmekte ise de ülke yönetiminin , turizmden beklentisini ortaya koymaktaydı bence. Her loş köşede , öpüşüp , koklaşan çiftlerin bulunması, ama bunu da pişkinlikle değil , karşılaştığı insanlardan utanarak , irkilmeleri dikkatimden kaçmadı.

Bugünkü yoğun gezim , Taj Mahal’in tam arkasına denk gelen Mehtab Bagh ile bitecek. Yamuna nehrinin yanında , yemyeşil , ağaç ve çiçeklerle bezeli , özellikle mehtaplı gecelerde , Taj Mahalin silüetini izlemek için , revaçta olan Mehtab Bagh , Taj Mahal girişi için 750 IRs ödemek istemeyenlerin , bu güzelliği (ön taraftaki harika görüntüyü vermese de) bedava seyredebilmek için tercih ettikleri bir bölge. Gerçi , buraya giriş de , 100 IRs , ama , parka girmeden de , Taj Mahal izlenebiliyor.

Bu arada , sabahtan beri , bilet ve diğer harcamalar ile , cebimdeki rupiler bitti. Rikşacıya para vereceğim. Bir döviz bürosuna götürmesini söyledim. Beklediğim gibi , hiç affetmeden , bozdurduğum 20 $ ‘ın 2.5 $ ‘ını komisyon olarak aldı. Vazgeçecek oldum. Hava kararmaya başladı , üstelik bugün tatil günü. Daha berbat bir yere düşerim endişesi ile kabul ettim. Günün telaşı içerisinde yorulmuş bedenim , otel odamda dinlenme moduna girdi. Elbette bu mutlu anlar kısa sürecekti. Zira , bu akşam saat 17.00 ‘de Delhi trenine binecektim. İstanbul’da Hindistan Büyükelçiliğinde vize alırken tanıştığım ve işi gereği Delhi’ye sık gelen bir genç , İsabel isimli yaşlı bir İngiliz kadının işlettiği pansiyonu şiddetle önermişti. Resepsiyondan burayı aradım , İsabel bu gece için oda verebileceğini söyledi. Delhi’nin çılgın kalabalık ve kaosuna gecenin geç saatlerinde varacağım için , Varanasi’deki otel arama trajedisini yaşamamak için , rezerve yaptırma ihtiyacı hissetmiştim.

Tourist Rest House’in , çok beğendiğim domates çorbasını , iki çapati eşliğinde içerek , akşam yemeğimi hallettim. Otel çıkışında , burayı öneren ve getiren rikşacı kapıda bekliyordu. Agra Cannt. Raily Station deyip , bindim. Yürüme mesafesindeki istasyona çabuk geldim. 2279 nolu Taj Express 18.47 yerine 19.10’ da 2. nolu perona girdi. 8-10 tane peronun , binlerce tren bekleyen Hintli’nin bulunduğu istasyonlarda trene binene kadar , gerilip , telaşlanmamak elde değil. Neyse , 99 nolu koltuğa oturdum. Varanasi’den bu yana geciktirdiğim notlarımı tamamladım. Yaklaşık dört saat sürecek yolculuğun iki saati böyle geçti , geri kalanını da , yanımda oturan Danimarka’lı kızla laflayarak geçirdim. Saat 22.30 sularında Eski Delhi Nizamuddin tren istasyonuna geldik. Danimarkalı kız , Yeni Delhi’de turistlerin kaldığı Pahar ganj bölgesinde kaldığı otelin iyi olduğunu söyleyince , beraberce rikşa aramaya başladık. Yılışık rikşawallahların ablukasına girdim yine. 300 rupiden aşağı fiyat vermiyorlar , vereni de sıkıştırıp uzaklaştırıyorlar. Genç bir çocuk 150 rupiye götürürüm deyince bindik. Diğerleri bir anda üşüşüp , tartaklamaya başladılar , birisi zorla parasını da aldı gencin. Sonunda , gecenin bastıran ayazında , her tarafı açık rikşanın içinde titreyerek Paharganj’a geldik. Danimarkalı kızın kaldığı Ajay Guest House’ı beğenmedim , civarda birkaç otele daha baktım , beğendiklerim de dolu. Saat 24.00’e geliyor. Daha geç olmadan İsabel’in pansiyonuna gitmeye karar verdim. Agra’da İsabel’den telefonla aldığım adresi rikşacılar anlamıyor. O sırada yanıma düzgün giyimli bir genç geldi , derdimi anlattım. Bir telefon kulübesinden İsabel’i arayarak adresi aldı. Anlaşılan ben telefonda bir şeyleri eksik yazmışım. Genç bana ; bende o tarafa gidiyorum. “50 IRs sen ver , 40 IRs ben vereyim , ben daha yakında ineceğim “ dedi. Biraz huylandım , çünkü ilk karşılaştığımda ters yöne yürüyordu. İkincisi çok hızlı ve mekanik bir sesle konuşuyordu. Biraz da , başıma gelebileceklerin merakından kabul ettim. Yaklaşık 20 km. ilerideki pansiyona geldik. İndim , çocuk bırakmıyor , bir konuşma arasında boşluk yakalayabilsem , teşekkür edip ayrılacağım. Mümkün değil, neredeyse sabaha kadar konuşacak. Allahtan , bir ara pansiyona iki genç kız girdi , ben de peşlerine takılarak daldım bahçeye. Hala hararetle( çoğunu anlayayamadığım) bir şeyler anlatıyordu arkamdan. Bir yazılım firmasının yetkilisi olduğunu falan anlatıyordu sanırım.

İsabel , Hitchcock filmlerinden kaçıp , bu geç saatlerde karşıma çıkmış , tipik bir İngiliz aristokratı gibiydi. Büyük bir ciddiyetle giriş formunu , daha sonra da , kahvaltı formunu doldurttu. Yorgunluk ve uykusuzluktan dökülürken , sabah yiyeceğim yumurtanın pişirilme şekline , içeceğim çayın şeker miktarına kadar ayrıntılar içeren bilgileri Tanrı’nın verdiği sabırla yazdım. Fakat hala , gecelik ücretin ne olacağını bilmiyorum , gerçi , hafiften hisseder oldum , ortama dahil olunca. Bir ara cesaretlenerek , buzdolabına benzeyen İsabel’e ne ödeyeceğimi sordum. 900 IRs + tax cevabını alınca , ne yorgunluğum , ne de uykum kaldı. Bu benim , normalde 4-5 gecelik otel parama denk geliyordu. Artık olan oldu diyerek , korku filmlerinde , insanların boğazlarının kesildiği odalara benzeyen , ağır tefrişli ama tertemiz odamda , yatağıma attım kendimi. Önce ayaklarımı , sonra da üşüyen ruhumu ısıtma gayreti ile.

17.12.2006 ( DELHİ )

Sabah , ilk defa 08.00’e kadar uyumuşum. Yaşlı İsabel , üst katta bulunan beş odayı dayayıp döşemiş , müşterek banyo , mutfak ve salonla butik pansiyon hizmeti veriyor. Banyo yapıp , sırt çantamdan her yana yaydığım eşyalarımı toparlayıp , zar zor kapatabildim sırt çantamı. Bu sırada kapı vuruldu. Bir erkek sesi , kahvaltının hazır olduğunu bildiriyor. Güzel bir masa , porselen tabak ve fincanlar , sıcak süt , tereyağı , kuşburnu reçeli , sahanda yumurta , pansiyona sekiz saat önce girdiğimde doldurduğum formdaki taleplerimin tümünü karşılıyordu. Hindistan’da bir daha bulamayacağıma inandığım bu ortamı , aristokrat havayı , belki de ; biraz sonra ödeyeceğim faturayı düşünerek , sükunet ve keyifle değerlendirdim. Sonra , salondaki internette “ e- mail” lerimi kontrol ettim , aileme , torunuma bol selam gönderdim . Check-out saati olan 11.00’e doğru , aşağıya indim. İsabel , vergilerle birlikte 11000 IRs tutan faturayı önceden hazırlamış , nezaketle uzattı. Ben , yanımdaki rupilerin tümünü , yetmeyince dolarlarımı uzatırken ne kadar nezaket dolu bir ifadeye sahiptim bilemem. Velhasıl , pansiyondan , 8 saatlik bir konaklamanın karşılığında , cebimde metal rupilerden başka hiç param kalmamış olarak ayrılıyordum. Caddeye çıkınca anladım ki ; ben konsoloslukların , özel güvenlik görevlilerinin koruduğu bir semtte , yani bizim İstanbul ‘ un Tarabya’sında kalmışım dün gece. Sırt çantamı sırtlandım , başladım bir yandan yürürken , diğer yandan rikşa aramaya. Paharganj’a götürmüyorlar , gitmek isteyenler de ; abuk sabuk fiyatlar istiyorlar. Üstelik cebimde verecek , yeterli param da yok ve döviz bürosu da göremiyorum. Sonunda birine neredeyse zorla bindim ve taksimetre açtırdım. Pahargang’da Main Bazaar ‘ a geldiğimde sadece 49.35 IRs yazmıştı. Bunu gören rikşacı , bu kez de , sırt çantam için 20 IRs istemezmi ? Hep aynı şeyi yazıyorum; rakamlar , çok önemli değil ama yabancı olduğum için istismar edilmek rahatsız ediyor beni. Mücadele etmek , gizli bir haz da veriyor galiba. Nasıl bağırıp çağırdıysam , bir anda etrafımda 15-20 kişinin toplandığını gördüm. Karşıdaki Vivek Hotel’ de dolar bozdurup , 50 IRs uzattım rikşacıya. Herhalde küfür ediyordu , sağlam bir mukabele ile çantamı sırtıma alarak , akşam burnumun batmadığı Ajay Guest House’e doğru ilerlemeye başladım. 250 IRs lik fiyatı kabul edip , gösterilen odama çıktım. Eşimin , sırt çantama koyduğu yastık kılıfı , çarşaf ve nevresimi sererek , akşama huzurla uyuyabileceğim ortamı hazırlıyorum. Delhi’de gezilecek yer çok , alan geniş. Hiç değilse bugün bir kısmını hallederim düşüncesiyle Main Bazaar’a inerek , rikşacılarla hiç sevmediğim pazarlığa başladım. Kimisi 300 IRs , kimisi 600 IRs istiyor , hatta birisi 200 $ istedi. Çıldırtacaklar beni. Yarım saattir peşimde olan yılışık rikşacıya , “ bugün ve yarın beni gezdir , bugün için 50 , yarın için 250 IRs vereyim diyorum , kabul ediyor. İlk olarak Birla Mandır ( Laxımı Temple)’a gidiyoruz.

Mahatma Gandhi 30 Ocak 1948 ‘ de öldürüldüğünde, burada büyük bir tören düzenlenmiş. Günlerden Pazar. Tapınağa Hintliler akın akın geliyorlar. Ellerinde sunacağı çiçekler , meyveler. Aslında Hindu olmayanların girmeleri yasak. Ancak , girerken itiraz eden olmuyor , içeride , tüylerimi diken diken yapan , çok etkileyici bir ilahi yankılanıyor. Geniş salonda Shiva ve Krishna heykelleri ışıl ışıl aydınlatılmış. Özellikle , dört yanı ayna ile kaplı bir odada bulunan Krishna heykeli , sanki insanın üzerine gelip kucaklayacakmışçasına canlı.

Tapınağın geniş ve yemyeşil çimenlerle kaplı bahçesinde Hintli aileler piknik yapıyor , arkadaki parkta çocuklar , çığlıklar atarak oynuyorlar. Güzel , keyifli bir yer. Hinduizmin yaklaşık beş-altı bin yıldan beri var olma nedeni ; Hindistan’ın giderek artan nüfusundan mı , yoksa , vedik bilgilerin her zaman yaşamın içinde olup , insanlara rehberlik etmesinden midir diye düşünüyorum. Tapınaktan çıkıp , rikşacının bekleyeceği noktaya geliyorum. Yok. Anlaşılan , iyi bir müşteri bulunca , beni ve alacağı parayı feda etti. Yolda sora sora , Pahar ganj’a doğru yürümeye başlıyorum. Kime sorsam , çok uzak , rikşaya bin diyor. Ben , daha iyi gözlem imkanı bulmak amacıyla yürümeyi tercih ediyorum.

Hava kararırken otelin bulunduğu Main Bazaar’a geliyorum. Köşede kalabalık bir pastane dikkatimi çekiyor , yemek de yapıyor . Bir dal (*) 35 IRs ile mixed vegetable ( bizim türlü yemeği benzeri) 55 IRs ve rice ( yağsız pilav) 20 IRs alarak, huzur ve keyifle yiyorum.

Odama çıkıyor , televizyon kanallarını karıştırarak , böylesi büyük ve geniş bir ülkedeki değişik dini kuruluşlarına ait yayınları izledim bir müddet. Bir Jain (*) din adamı , inançları gereği ; havadaki mikroskobik canlıları , nefes alışı esnasında öldürmemek için , ağzını kapadığı maske ile sakin ve güvenli bir tavırla konuşuyordu. Rehber kitaplarımı ve not defterlerimi alıp , alt kattaki kafe ‘ye iniyor , notlarımı yazıyorum.

18.12.2006 ( DELHİ )

Odamın perdeleri kapalı , üstelik pencereler , geniş bir iç koridora bakıyor , öyle olunca da ; sabah olduğunu anlayamıyorum. 08.00’e kadar deliksiz uyumuşum. Hindistan sanki tatil yapmak için bahane arıyor. Agra’da Taj Mahal Cuma günleri kapalı olduğu için , ertesi günü beklemiştim Pazartesi günleri de , Moğol-İslam eserleri kapalı. Kutup Minar , Redford ve Hümayün Türbesi için çaresiz yarını bekleyeceğim. Bu arada , Paharganj’ın hemen yanındaki Yenidelhi tren istasyonuna gidiyorum , buradan sonraki istikametim olan Haridwar’a bilet almak için. İstasyonun önündeki bir sürü ayakçı , yabancıları ablukaya alarak , dışarıda bilet ve tur rezervasyonu yapan özel bürolara yönlendirmeye çalışıyorlar. Büyük şehirlerde , yabancılara hizmet vermek için açılmış turist ofislerinden hem kapsamlı ve doğru bilgi , hem de , başlı başına macera olan tren biletini almak mümkün oluyor. Çok garip , 1. kattaki büroyu gösteren levha bile , yanlış yöne çevrilmiş. Sonunda buluyorum. Üç bankoda İngilizce hizmet veriliyor. İnternetten “ İndiamike “ adlı bir siteden , Hindistan’da çalışan trenlerin tümünü içeren bilgi ve tarifelerden , seçtiğim güzergahlara denk gelenlere ait bütün bilgileri kaydetmiştim. Üçüncü kez kullandığım bu bilgilerle , hiçbir soru sormadan formu doldurup görevliye uzatıyorum. Sorun yok , bilgisayara girerek , biletimi uzatıyor. 435 IRs’e CC ( Chaircar) yani koltuk alıyorum, Yenidelhi’den Haridwar’a gitmek için. Öbürgün 06.55’de kalkacak tren 11.20’de Haridwar’a götürecek beni.

Biletleri aldıktan sonra , bugün Delh’iyi kendi başıma dolaşayım istiyorum. İstasyonun önündeki caddeden , Connaught Place’e doğru yürümeye başlıyorum. Bu arada , genç bir çocuk yaklaşıyor , ben ayakçıdır , düşüncesiyle soğuk davranıyorum , meğer bilgisayar okuyormuş , Nepalli bir ailedenmiş , yürürken epey sohbet ediyorum. Okula gitmek üzere ayrılıyor , ben yürümeye devam ediyorum. Az sonra başka biri takılıyor peşime , illa beni ucuz ürün satan mağazalara götürecek , götür diyorum ben de. Dört katlı büyük bir mağazaya girdim, heykeller , biblolar , konfeksiyon ürünleri, pek çok çeşit var. Ucuz dediği mağazada , bir tişort için 800 IRs yani 20 $ fiyat verdiler. Çocuk dışarıda beni bekliyor. Elim boş çıktığımı görünce ; başka mağazalara götürmek istedi , sıkıldım , uzaklaştırdım. Hanuman Temple’in hemen yanındaki “ İndia Turizm “ bürosundan , yarın için , Delhi’de görülecek diğer yerleri içeren bir tur için rezerve yaptırıp , 165 IRs ödüyorum. Adam ısrarla bana başka rotalar çizip , özel otomobille gezmek ve Keşmir’e gitmek gibi , benimsemediğim öneriler getiriyor. Gözüm tutmadı , bakalım yarın saat 09.30 ‘ da otelden alacaklar. Saat 12.00’ ye doğru , dün yemeklerini çok beğendiğim “ Bangal Restoran “ın önüne geliyorum. Bugün iş günü olduğu için dünkü kalabalık yok. “ kadı fakora “ ( 38 IRs) , “ shah paneer “ (25 IRs) ve “ jeera rice “ ( 20 IRs) ile iki çapati alarak , bir şölen havası içinde yiyorum. Aslında buranın standartlarına göre pahalı , ama , ortalıktaki pisliği görünce , Delhi’de kaldığım müddetçe buradan yemeye devam edeceğim.

Niyetim , Redfort ile Jama Mescid arasında uzanan ve Eski Delhi’nin kaos ve kalabalığı ile dillere destan Chandi Chowk caddesine gitmek. Amacım yine yürümek , sorduğum herkes çok uzak diyor. Güven veren birisi de uzak deyince , iç içe geçmiş daire şeklinde caddelerden oluşan , Connaught Place’in tam merkezindeki metro istasyonuna yürüyorum. Bölgenin adı “ Rajiv Chowk”, 8 Rs vererek plastik bir marka alıyor ve üç durak sonra inmek üzere metroya biniyorum. Metronun “Rajiv Chowk” ve “ Chandi Chowk” tarafındaki metro istasyonlarının , genel Hindistan profili ile hiç benzerliği yok. Sakin , tertemiz ve düzenli hali , istasyondan çıkar çıkmaz , karşılaştığım kalabalık ve kaos bir anda çelişkiyi çarpıyor yüzüme.

İ

İnsanı hayrete düşüren bir insan seli içinde buluyorum kendimi. Hayatımda bu kadar hareketli ve kalabalık bir cadde görmemiştim. İnsanlar çarpışan arabalar gibi , satıcılar çılgın kalabalık içinde , üzerime çullanıp bir şeyler satmaya çalışıyorlar. Yolun sonunda sağ köşede bir Jain tapınağı görüp , içeri giriyorum. Bir genç yerinden fırlayıp , ayakkabıların ve çorapların çıkacağını işaret ediyor. Cadde üzerindeki sundurmada bulunan ihtiyar Jain’e ayakkabılarımı teslim ederken , son kez bakar gibi bakıyorum. Böylesi karambollü bir yerde , ayakkabılarımı bulmam mucize olacak gibi geliyor bana. Mermer döşeli avlu , kuş pisliği ve yağ içinde , bir taraftan soğuk zeminden korunmak , diğer taraftan ayaklarımın yağlanmasına kısmen mani olmak için parmaklarımın ucuna basarak dolaşıyorum. Jain tapınağı 17.30’da açılacakmış. Bahçede , incecik battaniyelere sarınmış 5-6 kişi uyuyor. Bir adam yaklaşıyor , koluma girerek arka tarafta bir kapıdan içeri sokuyor beni. Anlaşılan burası kuş hastanesi. Kafesler içerisinde binlerce kumru var. Bir masanın üzerinde ilaç kutuları , enjektörler görüyorum.

Yaptıkları tedavileri , ellerindeki üç tavus kuşunu iyileştirdikleri zaman salacaklarını anlatıyor durmadan , yanımdaki adam . Ben , bu tavus kuşlarını nereye salacaklarını soruyorum cevap yok. Büyük bir anı defterine adımı , soyadımı , milliyetimi yazdırıyorlar. Çıkarken , “ gönlünden ne koparsa “ faslı geliyor , 5 IRs bırakarak ayrılıyorum.

Bu kez ; caddenin Jama Mescid tarafına doğru yürümeye başlıyorum. Allahım , bu kadar rikşa , bu kadar insan bir caddede , nasıl bir araya gelebilir , şaşkınlıkla bakıyorum. Az ileride , mermer basamakları kaldırımlara kadar uzanan Gurdwara (Sih Tapınağı) ilgimi çekiyor.

Kapı girişinde uzun , küçük su dolu bir havuz var. Ayaklar oraya basılıp giriliyor. Önce , sağdaki emanete ayakkabılar bırakılıp , karşılığında numaralı bir marka alınıyor. Düzen ve disiplin kokuyor ortalık. İçeri giriyorum , bir cami havası seziyorum. Yerler halılarla kaplı. Bronz parmaklıklarla çevrili bölümde , başlarında sarıkları , cübbeleriyle sihler oturuyor. İki adamdan biri önündeki mikrofonda ilahiler okuyor , diğeri , mavi bir örtünün altında kabarık duran bir şeyin üzerinde , elindeki büyük bir yelpaze ya da , toz süpürgesine benzer şeyi sallayıp duruyor. Tapınaktaki erkeklerin iri , dik vücutları , kadınların güzelliği dikkatimi çekiyor. Parmaklıkla çevrili bölüme girmeden , arkalarda bir yerde sırtımı duvara dayayıp , ortalığı inceliyorum. Hemen sol tarafımda , camlı kapısı olam bir odanın içinde , ceviz ağacından bir yatak üzerinde , yine bir örtünün altında , kabarık duran bir şey var. Belki de bir sanduka bu. Tapınağa giren Sihler(*) , önce bu odanın kapısının önüne gelip secdeye varıyor , sonra parmakları ile kapı pervazı ve eşiğindeki tozları sıyırıp yalıyorlar. Bir saygı ve sadakat ifadesi olsa gerek. Belinde bir hançer ve uzun bir kılıç yeni ile maviler giyinmiş , yaşlı ama dimdik bir Sih , yüzyıllar öncesinden fırlamış gibi bir anda karşımda beliriyor , kapının önünde secdeye varıyor. Kalkıyor , tapınağın arkasına doğru yürüyorum. Uzunca bir kuyrukta bekleyenler , sırası geldiğinde bahçedeki bir gişede , ellerindeki fişleri mühürletiyor , tapınağın arka girişinde , önlerindeki kazanlarla bekleyen iki kişiye uzatıyor ve küçük tabaklarla yiyecek alıyorlar. Dışarı çıkarken , kapı girişinde sapsarı elbisesi , uzun kılıçları ile bekleyen muhafız çok ilginç geliyor bana. Kokartlı bir görevli , tapınağa dilenci ve serserilerin yaklaşmasına izin vermiyor. Caddeye çıkıp yürümeye devam ediyorum. Kalabalık arasında ilerledikçe bunalıyorum. Tanrım , bu kadar insan , uğultu ve rikşa arasından bir an önce sessiz , sakin bir köşeye çıkmama yardımcı ol . Omuz omuza çarpışmalar ve markajlardan sonra , metro istasyonuna ulaştıran ara sokağı bulup , koşar adımlarla metro istasyonunun serin ve sakinliğine atıyorum kendimi. Tekrar Rajiv Chowk’a dönüyorum. Amacım , Connaugh Place’in meşhur caddelerinden Janpath’a gitmek. Connaugh Place’ in iç içe geçmiş caddelerinin tam merkezindeki yeşil alan , yaklaşık 800-900 m. çapında park olarak düzenlenmiş. Bu parkın altında Palika Bazaar yer alıyor ve 5-6 girişten tünellerle birbirine bağlanıyor. Bu pazarda konfeksiyondan , yiyeceğe her şeyi bulmak mümkün. Tam karşıya geçerek Janpath’a giriyorum. Düzensiz olmakla birlikte , büyük mağazalar dizilmiş sıra ile. Handloom isimli bir mağazaya giriyorum. Bizlerin aşina olduğu tekstil ürünlerine bir göz atarak çıkıyorum.

Bütün gün yaşadığım gürültü patırtıdan başım ağrıyor. Meydandan 25 IRs vererek bindiğim bir rikşa ile Yenidelhi Tren İstasyonunda iniyor , Pahar ganj’ın girişinde bulunan ve ne işe yaradığını çözemediğim sarı boyalı demir parmaklıkların arasından geçip , Main Bazaar’ın yılışık satıcıları , dilencileri ve dükkanların ışıklı vitrinlerini seyreden inekleri ıskalamaya çalışarak , Ajay Guest House ‘e geliyorum. Banyo sonrası erdiğim huzur hali içerisinde , en sağlıklı yiyeceklerden olan muzlarımla akşam yemeğini hallediyorum.

19.12.2007 ( DELHİ )

Akşam yaptığım banyodan sonra kesik kesik öksürmeler başladı. Oldukça da halsiz hissediyorum kendimi bugün. Dün aldığım Delhi turu için , 09.30’da otelden alacaklar, resepsiyona inip beklemeye başlıyorum. Gelen yok. 09.50’de internet kafe’den telefon ediyorum , 10.00’da geliyoruz cevabı alıyorum. 10.45’de bir kez daha telefon ediyorum ve “ gelip almazsanız , gelip paramı alacağım ve polise gideceğim “ deyince biraz telaşlanıp , on dakika içinde arayacağız diyorlar. Beklemeden , 10 IRs isteyen rikşacıya , turizm ofisini tarif ediyorum ve tam kapının önünde durmasını istiyorum. Biraz da , göz dağı vermek için , hışımla içeri dalıp , Keşmir’li bir Müslüman olan üçkağıtçının masasına vurarak; “ önce rikşanın parasını öde , sonra seninle konuşacağım” diyorum , panik içinde çıkardığı parayı yanındaki gençle gönderiyor. Sonra bana dönerek , “sakin ol , otobüstekileri gözüm tutmadı , bir Müslüman olarak onlarla gezmeni istemedim” diyerek , s alakça kendini savunmaya çalışıyor. Otelden yaptığım telefon konuşmalarının fişlerini elimde sallayarak ; “ polise gidiyorum” diyorum. Önümü kesiyor ve bana İngilizce bilen bir şöförün kullandığı klimalı bir taksi tahsis edeceğini akşama kadar , programdaki bütün yerleri görmemi sağlayacağını söylüyor. Bir yerlere telefon ediyor , az sonra kapıda düzgün bir taksi beliriyor ve içinden rehber - şöförüm bana sırıtarak iniyor. Hindistan’da polise , hukuka saygı meyvesini veriyor böylece. Benim durumumla karşılaşan bir turist , Sultanahmet’te nasıl bir ortamla karşılaşırdı diye acı acı düşünüyorum , taksiye binerken.

Önce , parlamento binası , cumhurbaşkanlığı sarayı , kuvvet komutanlıklarının bulunduğu modern ve geniş bir yerleşimden geçerek , Rastwati Bhawan olarak adlandırılan Cumhurbaşkanının ikametinin bulunduğu 130 hektarlık bakımlı bir alandan , kutlamaların yapıldığı ve bilinen Hindistan tarifine hiç mi hiç uymayan caddeden aşağı inerek İndia Gate önüne geldik. 1. Dünya Savaşında ölen 90.000 Hint askerinin ( tabii İngiliz ordusu için savaşan) anısına inşa edilen 45 m. yüksekliğindeki bu anıtı , ortalığa hakim olan sis nedeni ile zar zor seçebiliyorum. Sağımdan solumdan teğet geçen araçlara rağmen birkaç fotoğraf çekiyorum.

Humayun türbesine doğru ilerliyoruz. Burası , 16 y.y’ın ortalarında , imparator Humayun’un karısı Hacı Begüm tarafından yapılmış , Moğol mimarisinin ilk örneklerinden sayılabilecek , güzel , görkemli bahçeleri , terasları , mermer oyma pervazları ile harika bir yer. 250 IRs. lik giriş ücreti , dolaştıkça hak ettiğini anlıyor insan. Bir anda cıvıl cıvıl öğrencilerin akınına uğruyor bahçe. 200 kadar Hintli kız öğrenci , okul formaları ile bahçenin huzurlu sessizliğini bozup , hayatın dinamizmini taşıdılar.

Diğer Moğol eserleri gibi ( + ) planlı , yani dört cepheden de simetrik olarak inşa edilmiş , geniş bakımlı bahçeye yayılmış muntazam su kanalları ile zamanın ihtişamını aktarıyor günümüze.

Bahailerin dünyadaki yedi büyük tapınağından birisi olan Tughlakabad’daki Lotüs çiçeği biçimindeki tapınağın önündeyim şimdi. Şöförüme , ilk molalarda ihtiyatla bakıyordum , çeker gider diye , ama ; sanırım , yaptığım şirretlik konusunda uyarılmış olmalı ki; hem saygılı , hem de sabırlı bir tablo çiziyor. Çok büyük bir bahçe içerisinde , bir havuzun içine inşa edilmiş , 70 m. yüksekliğinde ve tamamı beyaz mermerden yapılmış binanın içine girmeden önce , kapıda birbirinden güzel , boyunlarında görevli kokartları olan Bahai kızları , içeride konuşmanın ve fotoğraf çekmenin yasak olduğunu ikaz ederek , gruplar halinde içeri alıyorlar. Tabi yine ayakkabılar emanete bırakılıp , buz gibi soğuk mermerler üzerinde yürüyorum. İçeride çıt yok. Ahşap iskelet , mermer oturaklarda oturanların bir kısmı tefekküre , meditasyona dalmış , bir kısmı hayran bakışlarla , tapınağın çok farklı mimarisini inceliyorlar.

15 dakika oturduktan sonra , ortalığı ısıtmaya başlamış güneşe çıkıp ısınma ihtiyacı hissediyorum.

Sırada Kutup Minar var. Yeni Delhi’nin 15 km. güneyinde , Müslümanların son Hindu kralını yenmeleri şerefine 1193 yılında yapılan ve yaptıran egemenin adını taşıyan Kutup Minaresi , 73 m. yüksekliğinde taban çapı 15 m. tepe çapı 2.5 m. ölçülerinde ve beş kattan oluşuyor. Asıl önemli olan , M.Ö 5. yüzyılda buraya yerleştirilmiş olan 7 m. yüksekliğindeki demir sütunun , aradan geçen 2000 yıl içinde paslanmadan durmasının arkasındaki medeniyeti düşünür dururum . Yıllar önce okuduğum Tanrıların Arabaları isimli kitapta da adı ve fotoğrafı bulunur ve uzaydan gelmiş bir medeniyete bağlardı Erich Von Daniken.

İnsanların hırsına güzel bir örnek de , bu alandaki Alai Minaresi. Kutup Minaresinin iki katı yüksekliğinde bir minare yapmak iddiası ile hükümdar Alaiddin tarafından yapımına başlanan , ancak ölümü ile ancak 27 m. de bırakılan Alai Minaresi , geçmişi bilmeyenler için , bu boynu bükük haliyle merak konusu olmaya devam ediyor.

Hindistan’ın İngiliz sömürgeciliğinden kurtarılması ve onurlu bir devlet haline gelmesinde , şüphesiz en önemli liderleri Mahatma Gandhi’dir. 1948 yılında öldürüldükten sonra , Yamuna Nehrinin kıyısındaki bu ghatta yakılmıştır. Çok büyük ve ağaç kaplı bir parkta , mütevazi bir siyah mermerden ibaret olan Raj Ghat’ta , her Cuma günleri tören düzenleniyormuş.

Jama Mescid yani Cuma cami 1658 yılında yapılmış. Taksi, camii yakınlarına giremediği için , ara sokaklarda duruyor. Şaşırtıcı bir jest ile karşılaşıyorum. Şöför çağırdığı bir rikşaya teslim ediyor beni ve parasını kendisinin ödeyeceğini söylüyor. Böylece , kocaman cami avlusunu nerede ise tamamen tavaf eyleyerek , bisiklet rikşa ile dolaşıyoruz. Camii avlusunun ön tarafındaki sokakta kebapçı , lokanta ve yiyecek satan tezgahlar ve şaşırtıcı bir kalabalık var. Cami girişinin yapıldığı sokakta ise oto hurdacıları , tamirciler bulunuyor , sokak yağlı bir tabaka ile kaplanmış. Hiçbir Hindu ve Sih tapınağında bu kadar sakil bir durum görmedim , kaldı ki ; bu caminin en büyük cami olmak gibi bir özelliği var. Girişte , ayağımda kısa bir şort olduğu için , belden lastikli , pislikten parlamış bir etek giydirdiler. Ayakkabılarımı da çıkarmam istendi , ama ben bağcıklarından sırt çantama bağlayarak , güvercin pisliklerinin üzerinde , ayaklarıma dolanan etekle yürümeye başladım caminin devasa avlusunda. Güneş , batarken , caminin kubbeleri ve 40 m. lik minareleri üzerinde çok hoş ışık oyunları yapıyor.

Bisiklet rikşa beni yine taksinin yanına bırakıyor , dün dolaştığım Connaugh Place ve Rajiv Chowk’dan geçiyoruz. Saat 12.00’ de başlayan geziyi , ancak bitirebildim , güneş battı , hava kararıyor. Beni yemekleri ile favorim olan “ Bangal Food “ önünde bırakmasını söylüyorum, rikşacıya . Yine , dal , sebze ve pilav ile bütün gün dolaşmanın yarattığı enerji kaybını telafi etmeye çalışıyorum. 10 IRs verdiğim rikşa , otelin önüne getirip bırakıyor beni.

Neticede , sabah olaylı başlayan gün , biraz hızlı ve yorucu da olsa , Delhi’yi gezebildiğim için iyi bitiyor. Bugün , şunu öğrendim , otellerin kendi turizm bürolarından başka yerden tur almamak lazım. Uzandığım yerden , günün maliyetini çıkarıyorum. Tur için 165 , Humayun Türbesi 250 , Kutup Minar 250 , Jama Mescid ücretsiz ama , görevli , belimdeki fotoğraf makinesını görünce , ben de müslümanım dememe aldırmadan 200 IRs’lik bileti dayadı burnuma. 250 IRs otel , 150 IRs yemek. 12 gündür , Nepal dahil 400 $ harcamışım ki ; bu iyiye işaret , biraz daha kesenin ağzını açabilirim anlamına geliyor.

Şu anda izlediğim Faith TV , yogada önemli yeri olan pranayana yani nefes alma tekniğini öğretiyor. Hindistan , 1.3 milyar nüfusu oluşturan Hindu , Jainist , Budist, Sih , Müslüman ve Hristiyanları barındıran çok kozmopolit bir ülke. Yarın saat 05.00’ de uyanıp , 06.15’de otelden ayrılarak , 06.55’de Haridwar’a giden trende olacağım. 435 IRs’lik bilet , kahvaltı da içeriyor.Ortalığa dağılmış , eşyalarımı sırt çantama doldurarak yarın sabaha hazır ediyorum.

20.12.2006 ( DELHİ - HARİDWAR )

Delhi’nin çılgın kalabalığından ayrılıyorum bugün. Hindistan’ın baharatlı yemeklerinin yarattığı reflüden mi , sokaklarda yuttuğum toz ve mikroorganizmalardan mıdır bilemem ; kesik kesik öksürmem keyfimi bozuyor. Akşamdan hazırladığım çantama , sadece yastık kılıfı , çarşafımı tıkıştırmak kaldı. Resepsiyona inerek kimliğimi alıyor ve bir bisiklet rikşaya binip , hemen yakındaki Yenidelhi tren istasyonunda iniyorum ( 10 IRs). Haridwar treninin kalkacağı 11 nolu peronu arıyorum. Peron numaralarını gösteren levhalar , 1 den 12 ye kadar dizili , ancak 11 nolu peronu gösteren yok. Şaşkın , bir ileri bir geri yürürken görüyorum , 11 nolu levha ters yöne asılmış , ancak trenden çıkanların okuyabilmesi mümkün. Neyse , 2017 nolu Shatabdi trenini , C3 vagonu ve 25 nolu koltuğumu büyük bir isabetle buluyor ve yatar hale getirerek , keyifle hareket anını bekliyorum. İngiliz sömürgeciliğinin mirası olan tren hatlarında , beğenmediğim tek şey , vagonlarda , yol üzerindeki istasyonları gösteren hat şemalarının olmaması Böyle olunca da , varış saatine yakın , önüme gelene ineceğim istasyonu hatırlatmasını istemek zorunda kalıyorum. 10 dakika gecikmeyle hareket ediyoruz. Az sonra çay ve bisküitten oluşan kahvaltılar geliyor. Rahat bir yolculukla , 268 km. lik yolu tüketmeye başlıyoruz. Ön sıralarda hiç durmadan konuşan bir ihtiyarla , canı sıkıldığı için koltukların arasında çığlıklar atarak koşturan bir çocuk bile , yolculuğun konforunu bozamıyor. İki saat sonra da ; rezervasyon formunda seçtiğim ; sebze yemeği (patates köfte, bezelye) geliyor.

Sharaptur istasyonuna kadar , Nasreddin Hoca gibi ters oturarak gelmiştik, yani tren oturma pozisyonuna göre geri geri gidiyordu. İstasyonda makas geğiştirerek normal gitmeye başladı. Saat 11.20 ; Haridwar istasyonundayım. Amacım , Rishikesh’e gitmek . İstasyon civarında göremediğim için yadırgadığım rikşalar , meğer ilerdeki kalabalık caddede pusuya yatmışlar. 300- 400 rupilik fiyatları ıskalayıp , 200 rupiye genç biriyle anlaşıyorum. Yüksek fiyat verenler , bunu çeviriyor , küfür ediyor , indirip arkadaki parka doğru sürüklüyorlar. 2-3 dakika sonra gelip , götüremeyeceğini söylüyor. Anlaşılan korkutmuşlar. Çaresiz iniyorum , şimdi etrafıma dizilmişler , pis pis sırıtarak , içlerinden birini istedikleri fiyata seçmemi bekliyorlar. Çantamı sırtlanıp , ne yapacağımı düşünürken , yolun karşısında , külüstür otobüslerin bulunduğu terminali görüp , ilerliyorum. Bir adama Rishikesh otobüsünü soruyorum. Burada bekle diyor. Az sonra gelen otobüse , sadece 17 IRs vererek , çılgın bir şöföre canımı emanet edip , hayırlısıyla Rishikesh’e varabilmek için dua etmeye başlıyorum. 24 km. sonra varıyor ve iniyorum. Bir rikşa ordusu saldırıyor üzerime , efendi görünüşlü birine yanaşıp , istediğim oteli bulana kadar dolaşacağız , mızmızlık etmeyeceksin , fiyat farkı da istemeyeceksin diyorum. 25 IRs razı olunca , çantalar ve ben kuruluyorum koltuklara. Hindistan’ın bel kemiği Ganj Nehri , bu bölgede Himalayalar’dan doğarak , Haridwar ovasına akıyor , debisi çok yüksek , tertemiz ve çok soğuk. Rishikesh kasabası , diğer yerleşimler gibi , toz , toprak ve kalabalıktan oluşuyor. Rikşacı her zamanki , gelenekleri ile , elimdeki listeye vermeme rağmen , dalga geçer gibi 50 $ ‘lik otele götürüyor beni. Rishikesh’de ashram(*)ların bulunduğu bölüm karşıda , yani Ganjın karşı kıyısında. Oraya ulaşım sağlayan köprüler araç trafiğine kapalı , anlaşılan ileriden bir yol ile gitmek mümkün , bu kurnaz da o yolu gitmek istemiyor. Karşımda , askı halatlarının üzerinde dolaşan maymunları , köprüden geçen insanları ve Ganj’ın gürül gürül akan sularını görünce , yürüyerek gitmeye karar veriyor ve iniyorum. Ram Jhula köprüsünden , her adımda daha da ağırlaştığını hissettiğim sırt çantalarımla , ortalığı ve maymunları seyrederek geçiyorum. Yaklaşık bir saat süren otel arama serüveni Greenview isimli temiz bir otel bulmamla sona eriyor. Çantalarımı bırakıp , Rishikesh , in Ganj kıyısındaki sokaklarına atıyorum kendimi.

Şimdiden ortalık kızarmaya başladı. Hızlı adımlarla Parmath Niketan Ashram önüne geldiğimde , müzik eşliğinde ayinin başladığını görüyorum. Ganj’a uzanan ghatların merdivenlerinde , 100 kadar Hindu , nehrin hemen yanındaki ateşin etrafına dizilmiş , sarı cübbe ve bereli çocukların söylediği ayin müziğine eşlik ediyorlar. Yukarıda , tabla , keman ve akordeanla çalınan müzik , insanın ruhunda ürpertilere neden oluyor. Nehrin üzerinde oluşturulmuş bir kaide üzerinde , 2-3 m. yüksekliğinde beyaz Shiva heykeli , nakaratlarla kendinden geçmiş topluluğu seyreder gibi duruyor. Etkileyici bir rituel Ganga Aarti törenleri . Ashram girişinde , palmiye yapraklarından yapılmış , küçük kaplar içerisinde tütsüler ve kandiller yakılıyor. Ayin sonrası , dilekler dilenerek , Ganj’ın sularına bırakılıyor bu kandiller. Ganj’ın hızlı suları kısa sürede kandili uzaklaştırıyor. Kandilin uzun süre yanmaya devam etmesi , tutulan dileğin gerçekleşeceğine yoruluyor. Batının materyalist kültürü ile yetişen yabancılar , Hindistan’ın her köşesinde , hayatın içinde olan bu tür ritüel , yoga ve meditasyon tekniklerinden çok etkileniyor , hatta iyice dağıtıp , ülkelerine dönmeden buralarda , giderek sefil ve uyuşturucu ile geçecek bir hayatın içinde kaybolup gidiyorlar. Nitekim , önümde , beyaz bir giysi içerisinde İngiliz olduğunu zannettiğim bir kadın , müzik eşliğinde kendinden geçmiş , kendi kendine konuşarak dönüp duruyor etrafında. Güzel , alımlı kızlar , kandillerini dilekleriyle Ganj’a bırakıyorlar. Tören bitiyor , hava karardı , soğudu , ayakkabılarımı emanetten alarak ısınmaya çalışıyorum. Bir marketten aldığım deterjan ile çamaşırlarımı yıkayıp , yatağın sıcaklığında notlarımı yazıyor , aileme mesaj çekiyor ve daha sonra uykunun sessizliğine sığınıyorum.

21.12.2006 ( RİSHİKESH )

Geceyi kendim evim , kendi yatağımda imişcesine huzur ve keyif içinde geçirdim. Sabah 07.00 ‘de uyandım ve resepsiyondaki gençten otelin çatı terasına çıkmak için izin istedim. Hava rüzgarlı ve soğuk , terastan Rishikesh’i çevreleyen yemyeşil tepeler çok güzel görünüyor. Aşağı iniyor ve Ganj nehri boyunca yürüyorum. Rüzgarın etkisinden olacak Ganj , daha hırçın görünüyor sabah saatlerinde. Nehrin yanında , ghatların kenarlarından , nehre uzatılmış kalın zincirler görüyorum. Hinduların ritüellerinden olan kutsal dalışları esnasında , Ganj’ın sularına kapılıp gitmemeleri için alınmış bir tedbir olmalı.

Dün de dikkatimi çekmişti ; buradaki sadhular , diğer kentlerdekiler gibi ısrarlı dilenmiyorlar. Küçük bir işaretle para istediklerini hissettiriyorlar sadece. Odama dönerek , kahvaltı yapıyor ve yine sokaklara atıyorum kendimi. Bu kez , Ganj’ ın sol tarafına doğru yürüyorum. Sokaklarda yatan sadhular yeni yeni uyanıyor. Kimisi topladığı çalı- çırpı ile yaktıkları ateşte ısınmaya çalışıyor , kimisi tuvalet kuyruğunda , ellerini ayaklarını yıkıyorlar.

Transandantal Meditasyon ‘ un kurucusu Maharishi Mahesh Yogi’nin , Batıda ünlenip , çok paralar kazananarak , şöhret sahibi olup medyatik konuma gelmeden önce , ilk ashramını (*) , Rishikesh’ de kurduğunu ve Beatles topluluğunun bu ashramda , Doğu Kültürü ile tanışıp , “ hippy” rüzgarını başlattığını biliyordum. Elimdeki yerel haritada , T.M ashramının bulunduğu yere doğru ilerlemeye başladım. Sahilin sonuna kadar yürüyüp bir levha göremeyince ; salaş bir kafede bulunanlara sordum. Bana , az önce bahçesinde gezindiğim , yüzü dahil her tarafını bir battaniye ile kapamış bir sadhu’nun , derin meditasyona daldığı bahçenin arkasında terkedilmiş bir binayı gösterdiler. Geniş ve yaşlı ağaçların bulunduğu bahçede epey gezinmiş , dallarda zıplayan maymunları , bir ağacın gövdesinin etrafında dolaşarak , elindeki tütsü ile sabah duasını yapan , siyahlar giyinmiş bir kadını izlerken , arkadaki terkedilmiş binanın , küçücük odalarına takılmıştı gözüm. İşte , dünyayı kasıp kavuran Beatles , yaklaşık kırk yıl önce , benim az önce yürüdüğüm , inek ve köpek pisliği kaplı yollardan yürüyerek , birer hücreyi andıran bu küçücük odalarda yoga ve meditasyon öğrenmişlerdi.

Bir hiç olma arzusu ile yanıp tutuşan , Batı’nın vahşi kapitalizminden yılmış insanları bağrına basan en önemli öğreti merkezi Rishikesh. Hinduizm gibi , beş-altı bin yılık öğretilerin , hala dimdik ayakta durduğu bu dinden , buralara gelen Batılılar ne kadar feyz alırlar bilemem ama ; bir çoğunun bu hiçlik ummanında , uyuşturucu batağına saplanıp , tükenip gitmelerini görmemek için , çok dikkatsiz olmak gerekiyor.

Rishikesh sokaklarında boş gözlerle dolaşanlar , fizik olarak tükenmiş , Ganga Aarti törenlerindeki ayin müziğine kendini kaptırıp dönenler gözlerindeki kızarıklık ve hiçlik duyguları ile , hep inkar ve kayboluşun öykülerini anlatıyor gibi geldi bana.

Ortalık henüz ısınmadı , üşüdüm , biraz dinlenip ısınmak için odama döndüm. Fakat , odanın her tarafı mermer kaplanmış , kalorifer zaten yok. Bir kabir serinliği içerisinde , yatağa girip , notlarımı yazdım. Akşam yıkadığım çamaşırların banyoda kurumaya niyeti yok. Oda camını açıp , banyodaki fanı çalıştırarak , hava akımı ile kurutmayı düşündüm , ancak ; her tarafta maymunlar dolaşıyor. Eğer pencereden odaya bir girerlerse , sanırım , çantalardaki her şeyi alıp götürürler. Çaresiz ; otel balkonunda serili ipe astım sonunda , giderse çamaşırlar gitsin diyerek. Odamın soğuk ortamında fazla kalamayacağımı anladım , yürürsem ısınırım düşüncesi ile Swarg Ashram’a doğru yola çıktım. Hala ortalık çok soğuk , sadular çalı çırpıdan yaktıkları ateşlere ellerini uzatmışlar , ısınmaya çalışıyorlar. Müsaade isteyerek fotoğraflarını çekip , kendilerine de gösterince , memnun oluyor , gülümsüyorlar. Ran Jhula köprüsünün altından Ganj nehrinin henüz kirlenmemiş berrak ve soğuk suları akıyor. Köprünün her iki tarafında , küçük misketler şeklinde hazırlanmış hamur topları , aşağıda Ganj’ın kutsal balıklarını beslemek için satılıyor. Köprünün karşısındaki küçük meydanda ; yaşlı bir inek , kenara bırakılmış çöp arabasını karıştırıp duruyor deminden beri. Dişine göre bir şeyler bulamamış olmalı ki ; birkaç naylon poşeti isteksizce geveleyip yutuyor ve yola devam ediyor. Hindistan’da yer fıstığı çok bol. Hemen her köşede , el arabaları içerisindeki fıstık yığınının ortasında , içinde çalılar yakılan bir çömleğin ısıttığı fıstıklardan almak mümkün. 10 IRs karşılığı , bir kesekağıdına koydukları fıstıkların sıcaklığını , öylesine net hissediyorum ki ; Parmath Niketan Ashram’ın bahçesindeki , Hindu Tanrılarının ve Ramayana(*) kahramanlarının , kafesler içindeki heykellerini dolaşırken keyifle yiyorum onları. Öğlene kadar Ganj kıyılarında dolaşıp , otele dönüyorum. 300 IRs daha ödeyerek , devam edeceğimi bildiriyorum resepsiyona.

Bir şeyler yiyerek , yine sokaklara atıyorum kendimi. Ram Jhula köprüsünün askı halatları boş , maymunlar yok şimdi. Karşıya geçip , dik merdivenleri nefes nefese tırmanarak , ilk karşıma çıkan rikşanın 20 rupilik teklifini 5 rupi ile kırarak biniyor ve Rishikesh otobüs garajının köşesinde iniyorum. Amacım , Mussorie’ye gitmek için , önce Dehradun’a gitmek gerektiğinden, otobüslerin nereden ve ne zaman kalktığını öğrenmek. Mussorie’ye taksiler 1500-2000 IRs ‘ ye gidiyorlar. Sık sık Dehradun’a otobüs olduğunu öğreniyorum. Dehradundan Mussorie’ye sanırım jiplerle gidilecek. Haridwar’dan Rajastan’ın kalbi Jaipur’a gitmek için , her halukarda Delhi’den geçmem gerekiyor yine. Oysa , Delhi’nin kaotik ortamında tekrar bunalmak istemiyorum. Rishikesh’de bir gün daha kalırsam , Haridwar’dan Pencap eyaletinin Amritsar kentine , hareket edecek trenle gidebilirim , Sikh’lerin kutsal “ altın tapınak” ını görebilmek için. Amritsar’da sabah 08.20’de olacağım. Eğer zamanı iyi kullanabilirsem ; 14.20’ de de Amritsar’dan Jaipur’a giden trene yetişmiş olurum. Zira , okuduğum notlarda , konaklama imkanlarının olumsuzluğu yüzünden Amritsar’da gecelemek pek önerilmiyor. Ancak altın tapınağın hücre- misafirhanelerinde kalmak gerekiyor. Üstelik , Amritsar’dan Jaipur’a yalnızca , Perşembe ve Pazar günleri tren seferi var. Cumartesi Haridwar’dan kalkan tren Pazar sabahı Amritsar’da olacak , aynı gün başka bir tren Jaipur’a hareket edecek. Ama zamanlamada bir sarkma olmaması lazım , yine de denemeye değer. Tren biletlerini almam için , Haridwar tren istasyonuna gitmem gerek. Rishikesh- Haridwar otobüsündeyim. Dün Rishikesh’e gelirken yüreğimi ağzıma getiren şöförün otobüsündeyim yine. 24 km. lik yolu , yoğun trafik yüzünden 45 dakikada alarak Haridwar’a geliyorum. Geziye çıkmadan , internetten indirdiğim “ İndia Mike” sitesindeki tren bilgilerini açıyorum , istasyonun nisbeten tenha bir köşesinde ve Haridwar-Amritsar ve Amritsar- Jaipur için birer form dolduruyorum. İndia Mike ‘ daki bilgiler , tren hareket günü , saati, mevkiler , tren cinsi hakkında hiç yanıltmadı beni. Sadece fiyatlar 5-10 IRs artmış. Gişedeki görevli , aynen bilgisayara işliyor , biletlerimi uzatıyor. Yine kazandım. Çünkü , bana tren istasyonlarında mutlaka çuvallayacağım söylenmiş , bu yüzden de , inadına iyi hazırlanmıştım. Haridwar-Amritsar 118 IRs , Amritsar- Jaipur 326 IRs. Tek problem , Amritsar- Jaipur treninde şimdilik yer yok , ama görevli Amritsar’da turist ofisinde bunun halledilebileceğini söylüyor. Böylece , çok önceden hazırlamış olduğum gezi programına sadık kalmış oluyorum. Amritsar’a gidiş ve Jaipur’a dönüş 31 saatlik bir tren seyahati demek , Hindistan’da da trenler tam festival. Neyse ; gezileri değerli kılan bu zorluklar oluyor bence. Biletleri alarak , Haridwar istasyonunun karşısındaki tozlu topraklı terminalde otobüs beklemeye başlıyorum. Az sonra Rishikesh otobüsü geliyor. Allahtan bu şöför biraz yavaş , bir saatte Rishikesh garajına geliyor. 5 rupi vererek Ganj kıyısına geliyorum. Bu kez Ganj’ı , yürüyerek köprüden değil, 5 rupi vererek tekneyle Swarg Ashram’ın önüne geliyorum. Yörenin popüler restoranlarından “ choti wala”’ya yöneliyorum. İki kardeşin işlettiği , birbirinin kopyası olan bu restoranların önünde , cin kılıklı , boyalı canlı mankenler oturuyor ve içeri davet ediyor İsteyen de , arayı basıp hatıra fotoğrafı çektiriyor. Thali(*) , dal , karışık sebze ve üç çapati ile güzel bir yemek yiyerek , günün başarılarını ödüllendiriyorum. 90 IRs.

Dün akşam Ganga Aarti törenlerine geç kalmamak için , geri döndüğüm , Laxman Jhula yani Rishikesh’in ikinci asma köprüsüne doğru yürümeye başlıyorum. Güneş devrildikçe hava soğumaya ve kararmaya başladı. Sadhular ellerinde , metal sefertasları , mekanlarına , belki de yattıkları hasırlarına dönüyorlar. Bir başkası , elindeki kese kağıdındaki yiyeceğini sıska bir inekle paylaşıyor. Yol boyu Ayurvedik masaj , Pançakarma yapan dükkanlar görüyorum. Masaj için 800 IRs’den 400 IRs’ye iniyorlar , ancak ; bedenimi yad ellerde sakatlamamak için bu hizmetten mahrum kalıyorum. Laxman Jhula’ya yaklaştıkça kalabalık ve hediye dükkanları artıyor. Oysa , kaldığım otel civarı ashramların bulunduğu , yani bir hac bölgesi olduğu için , her zaman derin bir sükünet hüküm sürüyor. Bu tarafta Ganga Aarti törenleri de yapılmıyor.

Hava iyice kararıyor.Gelirken , asfalt yolu takip etmeyip , bahçelerin içinden kestirme gelmiştim. Karanlıkta aynı yerlerden geçmeye cesaret edemedim. Asfalt yolu takip ediyorum , ancak , yolda öyle çukurlar varki ; görmez de içine düşersem ayağımı kırabilirim. Sırt çantamdaki küçük fenerimi çıkarıyor ve yarım saat kadar yürüdükten sonra , cotiwala’nın yanına geliyorum. Otele gelip çantamı bırakarak , bir internet kafe’de aileme mail gönderiyorum. Otele , buzhaneyi andıran odama geliyorum. Notlarımı yazıyorum , sıcacık yatağın içinde. Gözlerim TV’ye kayıyor arasıra . Az önce Bahai’lerin yayını vardı , şimdi genç bir doktor Ayurvedik Tıp ile ilgili bir şeyler anlatıyor. Hindistan , insanın anlamakta , yorumlamakta zorlandığı büyük bir pano ; üzeri tarifsiz mozaiklerle işlenmiş.

22.12.2006 ( RİSHİKESH )

Nereden duyduğumu hatırlamıyorum , sabah gündoğumunda da Ganj kıyısında tören yapılıyor diye. Gerçi; Rishikesh sabahları soğuk ve rüzgarlı olduğu için , erken kalkmak yerine , tertemiz battaniye ve yorganın sıcaklığında yatmaya devam etmek çok tatlı.

Yine de , keşif yönüm ağır basıyor olmalı ; kalkıyor , Ganj kıyısına geliyorum. Akşamları ayna gibi dümdüz olan Ganj , sabah saatlerinde rüzgarın etkisinden olacak hırçın ve kızgın gözüküyor.Dükkan kepenkleri henüz kapalı , sokaklardaki pislikler , çöpler temizlenmemiş , sadhular henüz battaniyelerinin altında , yol kenarlarında uyuyor , bir kısmı birbirlerine sokulmuş , önlerindeki küçücük çalı ateşlerinde ısınmaya çalışıyorlar. Parnath Niketan’a doğru yürüyorum , ortalıkta kimseler yok. Anlaşılan ayin de yok. Swarg Ashram’ın önündeki gata iniyorum merdivenlerden. Yukarıdaki yolun hemen altında , yağmur ve rüzgara korunaklı alanı kendilerine mekan tutmuş sadhular , duvarlara asılı Hindu tanrı posterleri , battaniyeleri , kap-kacakları ile burada barınıyorlar. Önlerinde küçük bir yeri sarı boyamışlar, ortasında Shiva lingam(*)ı , lingamın üzerine de dizilmiş metal bilezikler var. Dört kişi , beton bir kolonun dibinde yaktıkları ateşin etrafına dizilmişler , ısınmaya çalışıyorlar. Namaste(*) diyerek sokuldum , fotoğraf çekmek istediğimi söyledim. Parayla dediler , ben de olur diyerek , iki poz resimlerini çektim. 5 IRs bıraktım önlerine , hepsi bir anda irkilip , ayağa fırladılar.

İri yarı olanı , burnumun dibine kadar sokulup ya 50 IRs ver , ya da fotoğrafları sil deyince , şaşırdım. Tehditkar ifadesi hoşuma gitmedi. “ paralarım otelde , dönüşte geçerken veririm” deyince , gevşeyip , sakin yerine oturdu. İlk defa , Hindistan’da böyle bir taleple karşılaştım. Yukarı çıkıp , Ram Jhule’ye doğru ilerliyordum ki ; elinde asası , turuncu sarileri ile yaşlı olmasına rağmen çok canlı adımlarla yürüyen bir adam çıktı karşıma. Namaste selamına nameste ile karşılık verince , benimle yürümeye başlayarak “namaste”nin mana ve faziletlerini anlatmaya başladı. Atatürk’ün büyük bir lider oluşundan , Büyük İskender’e , İngilizlerin Hindistan’daki 300 yılık sömürüsünden, Türkiye’nin Avrupa Birliğine üyeliğine , bir çok konuda durmaksızın konuşuyordu. Ram Jhula önlerinde ayrıldık , o , bayram yerine giden bir çocuk mutluluk ve neşesi içerisinde , dimdik yürümeye devam etti. Ben , kahvaltı yapmak üzere otelime geri döndüm.

Saat 12.00’ye kadar Nepal’den bu yana çektiğim fotoğrafları gözden geçirdim , miskinlik yaptım. Öğleden sonra, dün hava karardığı için erken dönmek zorunda kaldığım Laxman Jhula köprüsüne doğru yürümeye başladım. Yol boyunca sıralanmış hediyelik eşya mağazalarına girip çıkıyorum. Şu ana kadar gördüklerimin dışında , farklı bir şey göremiyorum. Köprünün sağında yer alan 13 katlı Swarga Niwas binasının , her katında , Hindu tanrı ve tanrıçalarının renkli ve çok canlı heykelleri var. Her kattaki heykelleri , yanındaki bağış kutularını ve yine her katta giriş ve çıkışlarda , ayrıca bağış için ısrar eden kılıksız adamların yanından geçerek , en üst kata , tüm Rishikesh ve Ganj’a hakim terasa çıkıyorum. Gerçekten nefes kesici , panoramayı , orman ve Ganj’ı , köprüleri keyifle izleyip fotoğraflıyorum. Tabii ki ; burada yer alan kocaman bir çana asılıp , Tanrılara sadakat ve şükranlarımı iletirken , çanın gür sesi Ganj’da yankılandı bir süre. Her katta oluşturulan küçük hücrelerde tanrı heykelleri , Hindu tanrı ve reenkarnasyonlarını bilmeyenler için birbirinin aynı gibi. Hanuman (maymun) , Ganeş ( fil) , Sati (siyah tenli) diğerlerinden kolaylıkla ayrılabiliyor. Burada o kadar çok tanrı heykeli var ki; her birinin önündeki bağış kutusuna birer rupi atsam , sanırım Hindistan’dan Türkiye’ye yürüyerek gitmem gerekecek.

Swarga Niwas’ın terasından Rishikesh’i doyasıya seyreyleyip , aşağı iniyorum. Hemen köşede , yabancıların da , yemek yediği lokanta ( chow)’ya giriyorum. Burada da , teras çok güzel.Güneş , sabah ayazını yok ediyor yükseldikçe. Sırtımı güneşe vererek , tali ve çapati ile güzel bir yemek yiyerek , arkasından güneşin ısıttığı vücudumun miskinliği ile kalkmak istemediğimden iki bardak Hindistan çayı içerek keyif yapıyorum. 60 IRs. ödedikten sonra , Laxman Jhula köprüsünden karşıya geçiyorum. Köprü askı halatları üzerinde mevzilenmiş maymunlar , gerek kendileri , gerekse Ganj’ın içindeki balıklar için , küçük poşetlerde satılan hamur toplarını , büyük bir maharetle çalıp , yukarılara tırmanıyorlar . Karşı kıyı da , diğer taraf gibi, bol tütsü , sandal ağacından hediyelik eşyalar satılan dükkan ve sergiler var. Sağda , içinde dev bir Shiva lingamı bulunan Hindu tapınağının etrafında dolaşıp , tekrar geriye Parmath Niketan aşramın gatlarına yürümeye başlıyorum. Henüz Ganga Aarti törenleri başlamamış. Daha çok , yerli ve yabancı hacı adayları göze çarpıyor.Sarı sarileri içinde , uzun saçlı genç bir Hindu din adamı , önünde diz çökmüş yaşlı karı-kocaya , kutsal suya batırdığı çiçekleri uzatırken , sesli bir şekilde dua ve ilahiler okuyor. Karşılıklı okuma faslı bittikten sonra , Hinduizm’in en kutsal ögesi Ganj’a usulca bırakılıyor çiçekler. Yaşlı çift , artık hacı olmanın vakar ve gururu ile ayrılıyorlar gattan , tabii , hac yolunda hizmeti geçen herkese ve her kuruma bahşişler dağıtarak.

Bu arada ; gatlara ana kapıdan değil , yandaki merdivenlerden girince , ayakkabıları çıkarmayı unutmuşum , bir sadhu kibarca ikaz ediyor , emanete doğru yürürken , eli sopalı bir görevli yanımda bitiyor. Aslında büyük bir gaf yaptığım. Botlarımın içindeki sıcacık ayaklarım , gün batımı yine başlayan ayazda , buz gibi gatların üzerinde , soğukla haşır neşir olacaklar Ganga Aarti boyunca.

Yavaş yavaş gat dolmaya , ateş yanmaya başlıyor. Sarı bere ve giysiler içindeki çocuklardan biri , elinde ucunda bezden bir top olan bir çubuğu ateşe uzatıp silkeliyor sık sık. Etraflarındaki Hindu hacılar da , ellerindeki kasedeki kurutulmuş çiçekleri ateşin içine atınca , ateş harlayıp canlanıyor bir anda. Ganga Aarti töreni esnasında söylenen ilahilerin müziği gerçekten çok etkileyici , böylesi bir ortamda , çok farklı boyutlara giriyorum , kısa anlarda da olsa. Dün akşam gördüğüm , beyaz sarileri içinde sarışın batılı kadın az ilerde Ganj’ın hemen yanında beliriyor. Bazen pranayana (*) yapıyor , bazen de kendinden geçmiş olarak garip figürlerle dans ediyor. Benden başka kimsenin dikkatini çekmiyor sanırım.

Rishikesh , Hindistan’ın Varanasi’den sonra en önemli hac merkezlerinden. Buradaki aşramlar birer dinsel , yoga , meditasyon öğreti merkezleri olmalarının yanı sıra , konaklama tesisleri ile de , birer ticari işletmeler olmuşlar. Nitekim, Rishikesh’e ilk uğradığım gün , Parmath Niketan Aşram’ın konaklama tesisleri için , müracaat etmiştim. Görevli bana 400 IRs fiyat vermiş ve kalacağım odayı önceden göremeyeceğimi söylemişti. Daha sonra , 300 IRs’e gerçekten çok temiz olan otelime yerleşmiştim. Hava kararmak üzere.Ganj’a bırakılan küçük kandiller, tütsü kapları , suyun akıntısı ile , birer ateşböceği gibi , kaybolup gidiyorlar önümden.

Sarı cüppe , turuncu bereli çocukların , çalgıcılar ve görevliler haricinde 200 kadar yerli-yabancı izleyici var. Uzun saçlı genç bir Brahman ateşe doğru ilerliyor, herkes ayağa kalkıyor. İki ucu kepçe şeklinde bir ağaçla , Ganj’dan aldığı kutsal suyu ateşin üzerinde tutuyor. Sonra , Naga’ların(*) üzerlerine eğilerek korumaya aldığı bronz kandiller , dualar eşliğinde Ganj’a Hinduizm’in anasına uzatılıyor. Hamam taslarına benzeyen kandiller elden ele dolaştırılırken , bütün yüzler Ganj’a dönüyor, dualar edilerek. Dua ve ilahilerde Vişnu, Krişna ve Şiva isimlerinin sık sık terennüm edildiğini fark edebiliyorum.

Hava karardı , oturduğum ve ayaklarımın altındaki mermer buz gibi oldu. Güya altıma , içinde notlarım ve haritalar olan ince dosyayı koymuştum. Tören bitince kalktım , kalabalıkla beraber çıkışa ilerliyordum ki ; bir Hintli “Namaste” diyerek , az önce kalktığım yerde unuttuğum dosyayı uzatıyor bana. “Namaste” diyorum, sonra da “Allah razı olsun”. Zira 15 günden bu yana tuttuğum bütün gezi notlarımı yitirecektim neredeyse. Gatların mermer platformundan , oteldeki odamın mermer duvarlarına geliyorum. Himalaya Dağlarının eteklerinde , mermer kaplı odaları olan otel yapanları rahmetle anıyorum ara sıra. Neyse, son gecem bu. Sırt çantalarımı hazırlıyorum. Yarın, Rishikesh-Dehradun- Mussorie yapacağım, dönüşte Haridwar’a gidip, Amritsar’a götürecek 21.20 treninin hareketini bekleyeceğim. Saat 21.00 oldu, yavaş yavaş uykum geliyor. Çantamdan muz , yer fıstığı ve çapatilerimi çıkarıyor , hafif bir akşam yemeği yiyerek , uykuya teslim ediyorum , gün boyu yorulmuş ve üşümüş olan bedenimi.

23.12.2006 ( RİSHİKESH – DEHRADUN – HARİDWAR - MOUSSOURİ )

Bugün programım hayli yoğun. Saat 06.45’de uyanıyorum. Çantamdaki kahvaltılıkların sonuncularını değerlendirerek kahvaltı yapıyor , otelden ayrılıp , üç gündür ayrı kaldığım sırt çantamı yüklenip Swarg Ashram önlerinde geldiğimde , esen sert ve soğuk rüzgar ürpertiyor beni. Artık biliyorum ki; güneş yükseldikçe rüzgar azalacak ve ortalık ısınmaya başlayacak , Ganj’ın yüzeyi uysallaşarak , sakinleşecek. Ram Jhula köprüsünden son kez geçiyorum , maymunlar henüz köprülerin üzerlerindeki çelik halatlarda yerlerini almamışlar. 10IRs verip , bindiğim rikşa ile Rishikesh merkezine geliyorum. Otobüs garajına yürürken , bir otobüsten sarkmış biletçinin Dehradun diye seslendiğini duyunca atlıyorum hemen . Dehradun 40 km. uzakta, 27 IRs alıyor biletçi. Dehradun’dan 2000 m. rakımlı Moussouri’ye , buradan da Himalayalara hakim olan 2500m .yükseklikteki Gunhill tepesine çıkacağım teleferikle. Üstelik bunları gecikmeden yapmam lazım. Bir yanlışlık veya gecikme Haridwar’dan 21.20’de kalkacak Amritsar trenini kaçırmama neden olur , silsileli olarak da , yarın Amritsar’dan Jaipur’a gidecek treni kaçırmış olurum. Neticede bütün programım allak-bullak olur. Bu nedenle biraz gerginim , Moussorie’e dün gitmediğime pişmanım .

Dehradun’a hafif yükselen yollarda ilerlerken çoğu zaman sık orman arazileri içinden geçiyorum. Aşağıda dere yataklarının çevresi , sefalet sergileyen baraka ve çardaklarla kuşatılmış. Dehradun otobüs terminali , şaşırtacak kadar temiz ve muntazam. Moussorie otobüsünün hareket edeceği peron önünde oturup , elimdeki “ çai” bardağı ile beklemeye başlıyorum. Daire şeklinde yapılmış terminalin içinde , çiçekler ve çimlerle dolu güzel bir bahçe var. Bir görevli devamlı suluyor ve temizliyor. Gözüme çarpan bir levhanın üzerinde , “ çimlere basmanın cezası 100 IRs “ yazıyor. Saat 09.30 ‘ da hareket edeceği söylenen otobüs görünürlerde yok. Görevlilere her soruşumda “on dakika sonra” cevabını alıyorum. Nihayet , 10.40’da dökük bir otobüs perona yanaşıyor , ben de bu otobüsün Himalaya’nın eteklerine nasıl tırmanacağını düşünüyorum. Otobüs bir anda doldu. Allahtan en öne oturup , çantalarımı yanıma almışım , yoksa üstüne yatacaklar , çünkü her yer doldu. Koridorda uzanıp uyumaya başladılar bile sonradan binenler. Dehradun oldukça büyük bir şehir , yarım saattir şehirden çıkamadık. Üç gün sonra Hindistan’ın Cumhuriyet Bayramı. Öğrencileri bayram provalarına götürüyorlar , bu nedenle trafik allak-budak oldu. Maussourie’ye 24 km. var , gözümün tutmadığı otobüs dik rampaları bağıra çağıra canavar gibi tırmanıyor. 4000 feet , 6000 feet derken , yükseklik arttıkça kulaklarım tıkanıyor. Karşıdan lüks evler , oteller görünüyor. Bu bölgenin , dinlenme ve sayfiye yerlerinden birisi Moussorie . Günlerden Cumartesi olunca , yollarda lüks oto ve jipler peşpeşe buraya akıyor. Bir köşede indiriyorlar yolcuları. Ben Kurli Bazaar’ı bularak , buradan teleferiğe binip , daha yukarı Gunhill’e çıkacağım. Dik merdivenleri , çantalarımla birlikte ( bugün akşama kadar çantalarımı yanımda taşıyacağım) nefes nefese tırmanıyorum. Teleferik istasyonu 2 km. ilerde imiş , bir bisiklet rikşa 10 IRs’ ye götürüyor. 500 m. yukarı tırmanacak teleferik ücreti gidiş-dönüş 55 IRs. Evlerin balkonlarını , duvarlarını , buralardaki maymunların kuyruklarını teğet geçerek Gunhill’e çıkıyorum. Hediyelik eşya mağazalarının işgali altındaki , küçücük alanda , ayrılmış “view point” lerden ; uzaklarda uzanan , karlı tepeleri ile Himalayalar’ı seyredip fotoğraflıyorum. Ortalık sislerle kaplı olmasa çok güzel bir panorama ile karşı karşıya olacağım , ama sis imkan vermiyor. İplere dizilmiş balonlara , tabancalarla ateş edildiği için mi , Gunhill adını aldı burası diye merak ediyorum. Fazla özelliği olmayan bu tepeden yine Kurli Bazaar’a iniyorum. Bu kez , kondüsyonumu da test amacı ile , Moussorie’ye giden 2 km.lik yolu , sırt çantalarımla yürüyerek gidiyorum. Hindistan burası. Gelirken , biletçi otobüste bilet kesmişti. Yine öyledir diye oturdum , hareketi bekliyorum. Önümde biri durdu kalkmamı işaret ediyor. Meğer ; bu otobüs numaralı imiş ve sokağın başındaki gişeden bilet almam gerekiyormuş. Neyse 28 IRs ödeyerek , kendime ait koltuğa oturuyorum. 13.55 de hareket eden otobüs virajlı yolları hızla inerken , Hintlerin bir kısmı kusmaya başlıyor. Bir kısmı otobüsün içine , bir kısmı da camdan başlarını çıkararak yollara kusmayı tercih ediyorlar. Dehradun’a yaklaştıkça çok güzel ve bakımlı binalar çoğalıyor. Hindistan’da Türkiye nüfusunun iki katı kadar insanın , Avrupa standartlarında , lüks içerisinde yaşadığını okumuştum. Virajlar , kusmalar bitti , otobüs sakinleşti , derken Dehradun’un yoğun trafik ve karmaşasının içine dalıyor , sonunda da , garajda iniyorum. Hayret ! Burası , sabah bindiğim garaja benzemiyor. Sorarak anlıyorum ki ; o garaj 8 km. ileride ve üstelik buradan gideceğim Haridwar’a otobüs hareket etmiyor. Çaresiz , bir rikşaya binerek ( 50 IRs ) , toz , egzost dumanı içinde , yeni garaja geliyor ve kendimi Haridwar otobüsüne atıyorum. ( 35 IRs). Dehradun-Haridwar arası 48 km. Şöförün yanındaki geniş koltuğa yayılarak , yemyeşil çayırlar , ormanlar , şeker kamışı tarlaları ve akşam yiyeceklerini arama derdindeki maymunların yanından geçerken bayağı keyifleniyorum. Haridwar’a 10 km. kala trafik tıkanıyor , adım adım gidiyoruz. Haridwar’ın içinde Har- Ki-Pairi’de her akşam düzenlenen Ganga Aaarti törenlerini kaçıracağım bu trafik yüzünden. İner inmez de , bir bisiklet rikşaya 20 IRs vererek , yetişmeye çalışıyorum. Bir anda , büyük bir insan seli üzerime gelmeye başlıyor.Törenler bitmiş anlaşılan. Geç kalmış da olsam , ayakkabı çıkarıp , akşam soğuğunda Ganj nehrine uzanan ghatlarda dolaşıp , fotoğraf çekiyorum. Bir yandan da , etrafımı saran , benim adıma dualar okuyacak veya kandiller yakacak tacirlerden kurtulmaya çalışıyorum.Hiç usulden olmamasına rağmen , ayakkabılarımı emanete bıraktığım adam bile , şansını deneyerek , para istiyor benden , vermiyorum. İnancın , istismarından oldum olası nefret ediyorum. Az sonra sakinleşiyor Har-Ki- Pairi civarı. Ben de, yürüyerek tren istasyonuna yöneliyorum. Yol üzerinde , temize benzeyen bir lokantaya girip , dal makani ile chinese combo thali (24 Rs + 45 IRs) yiyor , yanıma da , bütün gece sürecek tren yolculuğunda kullanmak üzere çapati alıyorum.

İstasyon ana-baba günü. Yerlere serilip yatanlar , ayaktakilerden fazla neredeyse. Upper Class ( ekabiran mevkii) bekleme salonuna geçip , istasyonun korkunç uğultusundan kurtuluyorum. Notlarımı yazarak , saat 21.00 ‘ de perona doğru ilerliyorum. Kapıdaki görevli kadın , gülerek acele etmememi , trenin gecikeceğini söylüyor. 22.00 ‘de perondaki yerini alıyor tren. S9 Nolu sleeper ( yataklı) vagonu arıyorum.Yok.Hepsi var.S 9 yok. Baştaki görevliler son vagona , sondakiler de başa gönderiyor. Lokomotif bir yandan homurdanıyor , ben , bir yandan sırtımda çantalarım , nefes nefese koşuyorum , ama S 9 yok. Genç bir adam , telaşımı anlamış olmalı , yavaş bir İngilizce ile , yeni vagonlar ilave edileceğini , S 9 nolu vagonun orada olduğunu söyleyince rahatlıyorum.

Nitekim , az sonra bir katar ilave oluyor ve görevli tebeşirle üzerine S 9 yazıyor. İçeri dalıyor , upper berth’ime (en üstteki ranza) tırmanarak , dizimin üzerine koyduğum , paçavraya dönmüş defterime notlarımı yazıyorum , kafamı fazla kaldırmadan. Zira vagon tavanı ile kafam arasında 25-30 cm. mesafe var. Şimdiden , bir saat rotarlıyız , inşallah daha fazla olmaz. Çünkü , yarın Amritsar’da sih’lerin Altın Tapınağını gezip , 14.00 trenine binecek ve Jaipur’a devam edeceğim.

Bütün gece soğuktan titredim resmen. Zaten Har-Ki-Pairi’de ghatlarda dolaşırken , ıslak zeminde , çoraplarım ıslanmış , ben de fırsat bulup değiştirememiştim. Sanki , bir işe yarayacakmış gibi , yağmurluğumu üzerime çekip , uyumaya çalışıyorum. Ama nafile. Allahtan , üst ranza istemişim , gelip geçenin sürtünemeyeceği kadar yukarıda , uzanıyor , böylelikle ara sıra uykuya dalar gibi oluyorum.

Hindistan’da kamu görevlisi olmak , büyük bir sükse nedeni. Akşam , tren istasyonunda , upper bekleme salonunda beklerken , mavi sariler giymiş bir kadın , hışımla salona girip , biletleri kontrol etmiş , daha düşük sınıflı bilet sahiplerini dışarı çıkarmış , bana bakmış , ben de oralı olmayınca , bileti isteyememiş , ama önümdeki sehpayı hışımla çekerek , gürültüyle sürüklemiş , salon kapısının yanına çekerek , oturmuş ve yün örmeye başlamıştı. Oysa , ben de sleeper class bilete sahiptim ve üst sınıfa ait bu salonda oturmaya hakkım yoktu. Ancak, benim salonumda , değil oturacak , yerlere uzanıp yatanlardan , ayakta duracak yer bile kalmamıştı.

Sabaha karşı trenin tuvaletine gittim , kapının mandalı bozuk. Ayağımı dayadım. Arkadan biri ittiriyor kapıyı. Ben sesleniyorum , o daha ısrarla ittiriyor. Ayaktaki işimi bitirip kapıyı açınca , eli sopalı bir polisle burun buruna geldim. Çıkar çıkmaz faltaşı gibi açılmış gözleri ile içeri daldı. Tuvaletin deliğine , kapının arkasına bakıyordu. Aklınca , uyuşturucu operasyonu yapıyordu herhalde. Bir gülme krizi tuttu beni , ranzama varana kadar , kafalarını çevirip , bana baktı Hintliler , neye gülüyor diye.

Bu trende hiç turist yok. Herhalde , 35 saatlik tren yolculuğunu Amritsar Altın Tapınağını görmek için göze alamayıp , başka rotalar izliyorlar.Ama , beni , bu trenin ne kadar rotarlı varacağı ilgilendiriyor şu anda.

24.12.2006( AMRİTSAR )

Uyuya , uyana , titreye , gün doğarken Pencap ovasında ilerlemeye başladık.çok sis ve soğuk var. Dışarıda , su birikintilerinden buharlar yükseliyor. Tren sisler arasında , aralıksız sis çanını çalarak ilerliyor. Her taraf ekili , bereketli topraklar var Pencap ovasında. Saat 09.30. Tren bir saatlik rotar hakkını kullandı, ama , görünürde Amritsar yok hala. Günlerden Pazar bugün. Meydanlarda rugby oynayan gençler görüyorum.Saat 10.00 , önünden geçtiğimiz varoşlar , Amritsar’a yaklaştığımızın işaretleri olmalı. Yaklaştık derken , tren aniden durdu. Camdan kafamı uzattım. İnanılır gibi değil. Rayların etrafı , boydan boya insan pisliği. Evlerine yaklaştıkları için , sabredemeyip inen yolcular , ayaklarını basacak yer bulamayıp, ellerinde , başlarının üzerindeki çantaları ile sek-sek oynarcasına ilerlemeye çalışıyorlar. 10.30’da Amritsar’a vasıl oluyoruz. İner inmez , istasyonda turist ofisine koşuyorum. Amritsar – Jaipur arası yolculuğum için , sleeper berth ( ranza) numarası veremediler Haridwar’da bilet alırken. Görevli kız , bilgisayarda 12.00’den sonra belli olacağını söylüyor. Dar zamanımı değerlendirmek için , bisiklet rikşaya binerek , 2 km. ilerdeki Altın Tapınağa doğru hareket ediyorum. Anlaşılan , korktuğum başıma gelecek.İleride mahşer gibi bir kalabalık görüyorum. Pazar günü olduğu için , sadece Pencap eyaletinden değil , Hindistan’ın birçok yerinden sih’ler (*) akın akın , en kutsal tapınaklarına geliyorlar. Önce sırt çantamı , sonra da , gece trende buz kesen ayaklarımı , henüz ısınamadan , kutsal mekanın mermer platformlarına basmak için hazırlıyor , ayakkabı ve çoraplarımı çıkarıp ayrı bir emanet bölümüne bırakıyorum. Şimdi , uğruna binlerce kişinin öldüğü Altın Tapınağın karşısındayım. 1984 yılında sih ayrımcıların , Pencap eyaletinin bağımsızlığı talepleri ile ayaklanmaları , Altın Tapınağa sığınarak 3 hafta güvenlik güçlerine direnmeleri , İndra Gandhi’nin talimatı ile hepsinin öldürülmeleri , hala hafızalardadır sanırım. Hemen önümdeki meşhur “ nektar havuzu “ na soyunarak girerek , “ kutsal dalış “ yapan sikhler , kapı eşiklerinde secde edenler , ellerindeki küçük kitaplardan Guru Nanak’ın(*) öğretilerini ve ilahilerini okuyanlar , ilginç tablolar oluşturuyor.

Allahtan , Hindistan’da yaşayan 18 milyon Sih’in tamamı Amritsar’daki kutsal tapınaklarına gelmemiş .Saat 12 oldu , ben , altın tapınağa giden köprü üzerinde , korkunç bir kalabalığın içindeyim. İçeri girmekten vazgeçip , geri dönmem de mümkün değil. Zira , her geçen dakikada , arkamda hızla artan bir kalabalık birikiyor. Kapının önündeki görevli ; sarı kaftanlar ve kavuk ile bir elinde kocaman metal mızrak, bir elinde kalın bambudan bir çubuk , 20-30 kişilik gruplar halinde içeri alıyor ve kocaman bambu çubuk ile yolu kapatıyor. Önümdeki grupla sıramız gelip , içeri doğru hamle yaparken , tam bana gelince , bambu , büyük bir disiplinle bana mani oluyor. Ardından , uzun bir dua başlıyor içeride. Hep bir ağızdan “ vaydrut “ gibi bir şeyler söylüyorlar. Bir ara , eli mızraklı muhafızı dürterek , içeriden gelen dualarla girdiği huşu halinden uyandırıyor ve elimdeki tren biletinin hareket saatini gösteriyorum. “olmaz , daha sonra “ der gibi bir hareket yapıyor. Bitmeyeceğini sandığım dua bitiyor , muhafız hemen beni içeri alıyor. Delhi’de, Chandi Chowk’da gördüğüm Gurdwara ( sih tapınağı) na benziyor. Orası da , sade ve tertemiz idi. Her köşede bir din adamı oturmuş. Sikhler , her duada yerlere kapanarak secde ediyorlar. Dar merdivenlere oturup , ellerinde kutsal kitapları Granth Sahib’i(*) okuyan Sikhlerin üzerine çıkmamaya gayret ederek , üst kata çıkıyorum. Yine herkesin elinde küçük Granth Sahibler var , huşun içerisinde okuyorlar , bir kısmı meditasyonun derinliklerine dalmış. Üst katta , terasta kimseler yok , her yere hakim olan bu yerde , birkaç fotoğraf çekerek aşağı iniyorum. Akın akın gelmekte olan kalabalığın arasından ayakkabı ve çantamı bıraktığım emanete güçlükle ulaşıyor , sonra da , bir bisiklet rikşa ile ( 20 IRs) istasyona gelerek , Jaipur biletime numara almak için gişe kuyruğuna giriyorum. Kadın , bilgisayara bakıp , biletimin üzerine RCA-15 yazıyor. Hintçe bir şeyler anlatıyor , anlamıyorum. Düzgün kıyafetli birine sokuluyorum , yanılmamışım , İngilizce biliyor. Tercüme ediyor , bilete bakarak ; “ vagonun yanlarındaki koltuklardan birinde oturarak gideceksin , kontrolör trende boş yer olursa , daha sonra berth (yatak) verecek “ Anlaşılan Amritsar - Jaipur arasındaki 19 saatlik ( eğer uzamaz ise ) yolu , koltuk üzerinde geçireceğim.

İstasyon civarında temiz yemek bulma imkanı yok anlaşılan. Soruyorum , yürüyerek 10 dakika mesafede bir lokanta tarif ediyorlar. Saat 13.00. Trenin hareketine 1.5 saat var. Nisbeten daha temiz bir lokantanın olduğu sokağı buluyorum. Hiç değilse lezzetini , tadını bildiğim tali’den alıyorum yine. Çapati yerine rota isminde katmere benzeyen hamur getiriyorlar. Yemekten sonra kendime geliyorum.

Tren istasyonuna geliyor , peronu ve vagonu bulup , koltuğuma oturuyorum. Pazar günü olduğu için , vagonlar her istasyonda dolup boşalıyor. Zaman geçtikçe , koltukta rahatsızlığım , yanımdaki pencereden giren soğuk hava ile daha da artıyor. Bir saatlik bir Amritsar Altın Tapınak gezisi için yaklaşık 35 saatlik bir yolculuk yapmış olacağım Jaipur’ a varana kadar. Yine de , pişman değilim . burada ; dinin toplum üzerindeki etkisini , gücünü bir kez daha görmüş oldum.

Vagon , istasyonlarda boşaldıkça ; gözüm , boşalan ranzalarda. Ancak , hemen elinde numaralı biletleri ile birileri gelip yerleşiyor. Aslında , uygulanan turist kotasını neden kullanmadı anlayamadım Amritsar’daki görevli. İki gün sonra , Hindistan’ın Cumhuriyet Bayramı. Trendeki çocuk bolluğundan ; pazartesiyi de tatile katarak , bizde olduğu gibi , bayram tatilini uzattıklarını tahmin ediyorum Hintlilerin. Çoluk çocuk , diğer illerde , akraba ziyaretlerine gidiyorlar. Öyle olunca da , ben geceyi , koltuğumda tüneyerek geçireceğim anlaşılan. Kondüktörü arıyorum , her trende , bilet diye burnumun dibinde biterlerdi ikide bir, şimdi görünürlerde kimse yok. Neden sonra geliyor , derdimi anlatıyorum. Ful deyip duruyor. Sabaha karşı 03.00’de biri dürterek uyandırıyor. Kondüktör , boşalan bir ranzayı gösteriyor. Kızarak , “ artık istemem “ diyorum , saati göstererek. İnince , inadına , aradaki fiyat farkını talep edeceğim.

Gerçi , koltukta oturmanın , vagon içinde Hintlilerin davranışlarını izlemek gibi , bir avantajı da var. Kocaman denkleri , yerlerde sürükleyerek , getirip ranzaların üzerine atıyorlar. Geceye girdikçe , bu denklerin içinden , kalın yorganlar çıkıyor , koltuklar ranzaya dönüşüyor. Soğuk bastırıyor yavaş yavaş. Yanımdaki camın aralığından giren buz gibi havayı önlemek için , dosya kağıtlarından , küçük fitiller yapıyor , sıkıştırıyorum , kaydıkça yeniden sıkıştırıyorum .Yararlı da oluyor.

Bir istasyonda ; ayakları olmayan özürlü bir çocuk , elleri üzerinde sürünerek vagona giriyor. Elindeki paçavra ile , şimdiden fıstık kabukları ve çöple dolmuş vagon zeminini , öyle bir süpürmeye başlıyor ki ; toz-duman içinde kalıyor vagon , çöp yığınını da az ilerdeki , kapının önüne yığarak , başlıyor , elini açarak para istemeye. Çaresiz , çantamdan maskemi çıkarıp takıyorum. Önüme gelince , sinirden , “ ulan ortalığı toza boğdun , ağzımıza ettin “ diye bağırıyorum. Ne demek istediğimi anlamasa da , yüz ifademi beğenmiyor anlaşılan , ısrar etmeden gidiyor yanımdan. Tren hareket edince , kapıdan giren rüzgarla , çöp yığını uçuşarak küçülüyor ve tekrar toz bulutu üzerimize çöküyor.

Daracık koridorun hemen yanında oturduğum için , her tuvalete giden , dolaşan bana sürtünüyor.Yol boyu ; kulaklarına , burnuna , ayaklarına olmadık takılar takmış , kömür gözlü Hintli kızlarla sürtüne sürtüne ilerliyorum Jaipur’a doğru. Burnumdaki maske bunaltıyor , ancak , herkes uyuyup , ortalık yatışıp , uçuşan tozlar çökene kadar , çıkarmamaya kararlıyım. Sanırım beni Jain (*) dini mensubu zannederek , garip garip bakıyorlar. Ranzalarda atlayarak bağrışan çocuklara , ayaklarımın arasından geçen ürkek farelere rağmen mutluyum. Bunlar , yaşanması gereken şeyler bence. Bir ara , sepetlerden yemekler çıktı , ranza komşuları birbirleri ile paylaştı , polstren bardak ve tabaklardan vagona ağır bir safran ve zencefil kokusu yayıldı. Elbette , ben bir köşede zavallı bir yabancı olduğum için , kimse ikram tenezzülünde bulunmadı. Mideyi bozma korkusundan , seyyar satılardan bir şey alamadığım için , çantamdaki kurumaya yüz tutmuş çapatileri çıkarıp yedim , acıktıkça.

Ayaklarım ne kadar uzunmuş , bir yerlere sığdıramıyorum. Koridorun karşısındaki ranzanın demirine uzattığım zaman rahat ediyor , ağrıdan kurtuluyorum. Bu seferde , yolu kapadığım için , geçmek isteyenler , uyukladığım anlarda , dürtükleyerek uyandırıyorlar beni.

25.12.2006( AMRİTSAR - JAİPUR )

Gün ağarmaya başlarken , dümdüz bir ovada yol alıyoruz. Bir çölün içindeyiz. Kasabalarda bol bol sığır ve deve arabaları göze çarpıyor. Varoşlar Jaipur’a yaklaşıldığını müjdeliyor. Saat 10.00’da istasyonda uyuşan ayaklarımı canlandırmaya çalışarak iniyorum. Yine korkunç bir kalabalık ve yerlerde uyuyan insanlarla dolu istasyon. Doğru turist ofisine geliyorum ve ranza fiyatına , koltukta oturttukları için , fiyat farkı iadesi talep ettiğimi söylüyorum. Ağzındaki sakızla şımarık görevli , seyahat ettiğim için , fark alamayacağımı söylüyor, dikleniyorum. Faydası olmayacak. Olsun birazladım yine de.

Bu arada; yolcular dağılmış , ortalık rahatlamıştır diye düşünüyorum. Hindistan bir kez daha yanıltıyor beni. İstasyon kapısından çıkar çıkmaz ; rikşacıların işgaline uğruyorum yine, caddenin karşısına zor atıyorum kendimi. 20 IRs vererek , bir rikşa ile , listemdeki otellerden Evergreen’e geliyorum. Turistlerin yoğunlukta olduğu otel için , 300 IRs’ ye anlaşarak 314 nolu odama atıyorum kendimi. Hem aç , hem de uykusuzum. Otel restoranında bir çorba ile sebze yemeği yiyerek kendime geliyor(45 IRs) , çamaşırlarımı , gömlek ve pantalonlarımı oteldeki temizlemeye bırakıyorum.

Son günlerde , kafamı meşgul eden konuyu artık , bugün çözmeliyim. Nepal , Katmandu’ya uçakla gelmiştim. Sri Lanka’nın başkenti Colombo’dan döneceğim. Bu biletim hazır. Ancak , Hindistan’dan Sri Lanka’ya uçak bileti almam lazım. Hindistan’ın tam güneyinden , Sri Lanka’nın kuzey sahillerine feribot var ama ; Sri Lanka’da muhalefetteki Tamil Kaplanları adındaki bir örgütün kontrolunda olan bu bölgelerin , güvenli olmayacağı yolunda pek çok bilgi duydum , okudum. Bu nedenle , uçakla gitmek istiyorum. Üstelik yılbaşı trafiği de giderek yaklaşıyor. Sora sora , bilet acentalarının bulunduğu Ganpati Palace semtine geliyor ve neredeyse tüm acentaları dolaşıyorum. Duvarlarında Rahibe Teresa ile fotoğrafları bulunan yaşlı bir Hintli ; Delhi’den direkt Colombo için 311 $ veriyor. 5 saat sürecek Delhi yoluna ve buranın kaotik ortamına girmek istemiyorum. Jaipur-Chennai-Colombo hattı için , 251 $ en uygun fiyat geliyor. Oysa , geziye başlamadan önce , internette 160 $ gibi fiyatlar vardı. Ben karar verene kadar , görevli bilgisayarda , 03.01.2007 için verdiği fiyatın , 14 $ arttığını söylüyor. Çaresiz kabullenip , ödemeyi yapıp , biletimi bel çantama koyup , rahatlıyorum.

Ganpati Palace ve civarını dolaşırken , ilk kez , batılı anlamda bir süper market görüyorum. Çay , peynir , tuvalet kağıdı v.s gibi ihtiyaçları alarak , yürüyerek , bastıran karanlık içinde egzost gazı ve toz yutarak geri dönüyor ve rehber kitabımda , övgü ile söz edilen Hani Restoranı buluyorum. Gerçekten temiz ve özenli bir yer. Seviniyorum. Anlaşılan , Jaipur’da yemek için fazla endişelenmeyeceğim. Bir toprak çömleğin içinde gelen Special Hani Tandır’ı büyük bir hazla tüketiyorum.( 236 IRs)

Hemen yakındaki otele dönerek , Rishikesh’den bu yana , üzerime sinmiş toz ve pisliklerden kurtulmak için banyoya atıyorum kendimi. İki gecedir devam eden uykusuzluğumu halletmeden önce , notlarımı yazıyor , görevimi bitirmenin huzuru ile uykuya teslim oluyorum. Jaipur’u seveceğim anlaşılan.

26.12.2006 ( JAİPUR )

İki gecenin uykusuzluğunu , derin bir uyku ile hallettikten sonra , dinç ve keyifli uyandım bu sabah. Akşam marketten aldığım , peynir , ekmek ve çayla güzel bir kahvaltı yaparak saat 09.30 ‘da elimde Jaipur haritası , yeni kentime merhaba diyerek çıkıyorum. Otelin civarındaki dar sokakların açıldığı M. I. Road henüz hareketlenmemiş , dükkanların çoğu kapalı. Kaldırımlarda , soğuktan büzülmüş rikşacılar , beni görünce canlanıp , hamle yapıyorlar. Kararlıyım , yürüyeceğim bu sabah. Raj Mandir’in önünden sola sapıyor , Sing Pole’ü geçerek , Jaipur’un eski kent merkezine yani pembe şehre giriyorum , surların içinden. Chand Pol Baazar , Tripoli Baazar boyunca tekstil , bakır , metal , hediyelik eşya satan binlerce ( evet binlerce) dükkan var burada. Bir zamanlar Tarihi İpek Yolu üzerinde bulunduğu için , ticaretin şaşaalı günlerinde aslan payını alan Jaipur’un çarşılarındaki dükkanlar ve üst katlarda ikamet olarak kullanılan mekanlar ve taş oyma işçiliği harika. Upuzun bir eksen üzerinde , binlerce dükkan , bizim Tahtakale’nin yüzlerce katı yoğunlukta bir alış-veriş merkezi olarak , çılgın bir kalabalığa neden oluyor. Tüccarların ikamet amacı ile yaptırdığı “ haveli “ denilen konaklardaki , taş oyma detayları hayran bırakıyor insanı. Her ne kadar , turistik literatüre “ pink city “ yani pembe şehir olarak , girmiş ise de , eski dükkan ve havelilerin üzerindeki pembe boyalar , ortamın tozuna , pisliğine direnememiş olmalılar ki yorgun görüntüleri ile pembe şehir ünvanını pek hak etmiyorlar. Jaipur’un sükselerinden birinin , Hava Mahal’in önündeyim şimdi. Tripoli Baazar ile Hava Mahal Baazar’ın kesiştiği köşede dimdik yükselen Hava Mahal , Mihrace’nin haremindeki kadınların , biraz nefeslenip , kendilerini göstermeden , ortalığı kesip , seyretmeleri için yapılmış , süslü bir paravan aslında. Bunca erozyona , pisliğe rağmen oldukça canlı ve bakımlı görünüyor. Pink City’in tüm binaları gibi Hava Mahal’de kum taşından yapımlı. Önündeki caddede , öylesine yoğun bir trafik var ki ; daha iyi fotoğraf çekebilmem için karşıya geçmem , neden sonra mümkün olabiliyor. Bu sefer de , buradaki dükkan sahipleri rahat bırakmıyor , kolumu çekiştirerek , dükkanlarına sokmaya çalışıyorlar. Hava Mahal’in önünde şişman bir Hintli, yabancı birini görür görmez önündeki hasır sepeti açarak , çaldığı flütle , içeriden kıvrılarak çıkan kobra yılanını oynatmaya başlıyor. Yılan miskinlik yapınca , flütle hafif dokunuyor yılana hayvancağız , dikleşerek poz vermeye başlıyor. Elbet , bu pozların bedeli var. 10 IRs uzatıyorum , bakışları ile tatmin olmadığını anlatmaya çalışıyor.

Hava Mahal derinliği olmayan , bir perde gibi. Arka taraflarında ne var diyerek , sokağa dalınca , harap , rutubet kokulu , bir Jain Tapınağının bahçesinde oturan yaşlı , kara- kuru bir adamla buruna geldim. Bu arada , Jaipur haritamın çantamda olmadığını fark ettim. Soyuldum mu dedim , ama her şey yerli yerindeydi. Önümde yürüyen bir polise , harita için en yakın turist ofisini sordum. “ben sana bulurum” deyince , başladık beraber yürümeye. Bir yandan da , ” ben turistlere yardımı severim , sana da yardım edeceğim “ deyip duruyor. City Palace’ in karşısında , küçük bir polis klübesine soktu beni. Bir sürü tozlu , eski gazete ve dergi yığınının arasından bir Jaipur haritası bularak bana uzattı. Ben de , bir Hindistan devlet görevlisine rüşvet veya bahşiş vermenin ürkekliği ile , pantolon cebine 10 IRs sokuverdim. Kocaman bir defterin , bomboş bir sayfasını açarak , ismimi yazmamı istedi . Hindistan’da şeref defterine mi , yoksa polis kayıtlarına mı geçtim , bilemem ama , yazarak , güzelce imzaladım , teşekkür ederek ayrıldım.

Yanımda bir tek rupi yok. Oysa , bugün Amber Fort , City Palace’ı gezeceğim ve buralar ücretli. Kime döviz bürosu sorsam , farklı yerler tarif ediyor. İnandırıcı bir tarife uyarak Tripolia Pazar’ın arka sokaklarından birine girdim , bir aralıktan daracık demir bir merdivenle üçüncü kata çıktım. Tarif üzerine banka arıyorum. İnsana endişe veren bu yerlerde , bırakın bankayı , tefeci bile barınamaz diye düşünürken , önüme çıkan bir gence “buralarda banka nerede “ diye soruyorum , biraz da , takılarak. Çocuk , büyük bir ciddiyetle , “banka benim” demez mi. Aldı beni , değerli taşlar satılan , ama dışarıdan harabeye benzeyen bir yere soktu. Bir yerlere telefon edip , kuru öğrenmeye çalışıyor , belli ki bu işlere aşina değil. Başıma neler gelecek diye bekliyorum. Telefonu kapatarak 1 $ için 43.7 IRs verdi ki , fena fiyat değil. 20 $ bozduracağım deyince bozuldu suratı. O arada , dükkana , bir genç daha girdi.Aralarında konuşup gülüşüyorlar. Ben , arkamdaki kapıya , merdivenlere bakıyorum. Bir saldırı ile karşılaşırsam kendimi , dışarı atmak için. Onlar önce 20 doları istiyor , ben önce karşılığı olan rupileri istiyorum. Sonunda , rupi karşılığı 20 doları vererek , daracık döner merdivenlerden aşağıya indim , sessiz bir izbeden , çarşının çılgın kalabalık ve gürültüsüne yani. City Palace önüne gelip , giriş bileti aldım ( 180 IRs). Burası , Eski Jaipur şehrinin tam ortasında yer alan , Mihracelerin ikamet ettiği sarayların bölgesi . Hatta , bağımsızlıktan bir önceki Mihrace şu an burada oturuyor ve sarayın bir kısmını konaklama tesisi olarak işletiyor. Bugün Hindistan’ın Cumhuriyet Bayramı. Her yer kalabalık. Burası da öyle , Allahtan içerisi o kadar geniş ki; bunaltmıyor.

Önce , Mihrace 2. Sawai Man Singh müzesine giriyorum. Karşı duvarda , 1600’lü yıllara ait Moğol halıları asılı. Fotoğraf tutkunu olan Mihrace’nin kendi çektiği fotoğraflar sergileniyor bir köşede. Mihrace ile Mihrani ( Mihracenin haremi)’nin kırlarda kucak kucağa , hemhal oluşlarını işleyen minyatür ve yazmalar hala canlı ve güzel. En çok ilgimi çekenler ; Sharah Tazkira , (Molla Nizam tarafından , 1725 yılında yazılmış) ile 1454 yılında yazılmış Sharah Zinh Ming isimli astronomi kitapları oldu. İkisi de el yazması.Yine , Mang Sing tarafından toplanmış , Arap ve Pers astromi kitapları dikkat çekici. Buradan , sarayın merkezi , Chandra Mahal’in önündeki meydana geliyorum. Burada bulunan dört kapı da , çok güzel motiflerle bezenmiş.

Yukarıdaki silah müzesine çıkıyorum , öylesine kalabalık ki, görevli , bilet diye bağırıyor , kimsenin dönüp baktığı yok. Oldum olası silahlar ilginç gelmez bana , hemen çıkıyor , müzik sesinin yayıldığı köşeye doğru ilerliyorum. Bezlerden oluşturulmuş , rengarenk bir çadırda , kukla gösterileri yapılıyor Bir müddet “Avara Mu” filmini anımsatan kukla gösterilerini izliyor , sonunda dayanamayıp , Mihrace ve Mihrani’yi betimleyen iki kukla alıyorum (150 IRs). Sanat ürünlerinin satıldığı bir galeride , tavus tüylerinden yapılmış tablolara bayılıyorum , ancak , daha önümde uzun yollar ve sadece sırt çantam var. Zarar görmeden taşımam mümkün değil , alamıyorum.

City Palace’in hemen yanında , 1728’de yapımına başlanan Jantar Mantar gözlemevi var. Bizim , Topkapı surları gibi , restorasyon adına , yeniden inşa edilmiş bir görüntüsü var. İlgimi çekmiyor , uzaktan bakmakla yetiniyorum.

Bana defter imzalatarak , harita veren polis Amber Fort’a , Hava Mahal’in önünden 6 Irs’e otobüslerin gittiğini söylemişti. Söylenen yere gelip beklemeye başlıyorum. Yanıbaşımda bekleyen , kalabalık ve çocuklu bir ailenin babaları , beni görünce , bütün çocuklarının benimle tokalaşmalarını istiyor. Çocuklar utana sıkıla elimi sıkarken , ben de uzaydan gelmiş gibi hissediyorum kendimi. Az sonra , kapıdan dışarıya sarkmış bir çocuğun , “Amber , Amber” diye bağırdığı bir otobüse biniyorum. Yoğun bir trafik içerisinde , dur kalklarla 5-6 km. gittikten sonra yol açılıyor. Sağda , bir gölet , daha doğrusu bataklığın içerisinde bütün ihtişamı ile Jal Mahal’i fark ediyorum. 11 km. ilerdeki kale tepenin üzerinde beliriyor. Önündeki durakta iniyor ve Cumhuriyet Bayramı nedeniyle , önünde uzun kuyruklar oluşmuş giriş kapısına doğru dik yokuşu nefes nefese tırmanıyorum. Hemen girişte Amber Fort müzesi var , kimsenin girdiği yok. Kum taşından oyularak yapılmış çok güzel heykeller var. Hinduların kutsal kitaplarından Mahabbarata’dan esinlenilerek yapılmış Laximi-Naraya heykelimi çok beğeniyorum. Ancak , görevli fotoğraf çekmeme izin vermiyor. Naraya ; Şiva’nın diğer adı, Laximi de bolluk , bereket tanrıçası.

Kale girişindeki küçük gölün üzerinden geçerek , tırmandığım yokuş nefesimi kesiyor. Amber Fort kalesinin tüm tanıtımlarında , bu yokuşun fillerle çıkıldığını yazar, ancak , ortalıkta fil değil , katır bile yok. Tabii ki; filleri kızdıran maymunlarda , görünmüyor. Gişeye 50 Irs verip bilet alıyorum , Allahtan fotoğraf makinem çantamda , 25 Irs de onun için verecektim. Amber Fort büyük bir revizyondan geçiyor , bahçelerdeki zemin beton bloklarından , üst katlardaki , güzelim taş oyma pencere kanatlarına kadar her şeyi sökmüşler.

Jaipur’unda bulunduğu Racastan bölgesine özgü , rengarenk sarileri içerisinde işçi kadınlar , kafalarının üzerindeki büyük kaplarda , kırmızı çamurdan yapılmış harçlar taşıyorlar.

Üst katlardan birinde , bu kadınlarla karşılaşıyorum , bana bakıp , aralarında kıkırdıyorlar. Fotoğraflarını çekip , gösteriyorum , şaşkın bakıyorlar. 1592 yılında imparator Ekber tarafından yapılmış olan kale çok büyük ve kapsamlı. Kale kadar , bayram nedeniyle Hintlilere bedava olduğu için kalabalık ziyaretçiler hoşuma gidiyor. Bir öğrenci grubu ile ahbap oluyorum , benimle fotoğraf çektirebilmek için itişiyorlar aralarında. Simsiyah gözlü kadınlar , utangaç bakışları ile etkiliyorlar beni. Epey uzamış olan top sakalım nedeni ile sık sık bana “ last mahraca “ diye sesleniyorlar. Amber Fort kalesinin arkasındaki yüksek tepede Jaigarh Fort görünüyor. Çarpışmalarda yenileceğini anlayan Mihracelerin , ailece surlardan atlayarak intihar ettiklerini okumuştum. Yorulacak kadar dolaşıp , fotoğraf çektikten sonra, bu kez yokuşu rahatça inerek , caddenin karşısına geçerek bir otobüse binip , Jaipur’a geri dönüyorum.

Sabahleyin , Pembe şehrin henüz sakin sokaklarında dolaşırken , Tripoli Bazaar’ın hemen yanındaki Ishar Lat binasındaki görevli yolumu kesip , cami minaresine benzeyen kuleye çıkmamı istemişti. Dönüşte aynı adam yine karşıma çıktı. Anlaşıldı , kaçış yok. İçeri giriyorum , kapkaranlık , adam güneş ışığı var diyor , karanlıkta göz kararı tırmanırken , sakatlanmayı göze alamıyorum , “ yarın , belki “ deyip , bir daha kaytarıyorum.

Jaipur’un antik pembe şehrinin surlarının arasındaki kapılardan , yeni şehre giriyorum. Korkunç bir kalabalık ve trafik var . Sanki , sakin bir Hint filmini seyredip , sinemadan çıkmışım gibi geliyor bana. M.I.Road ( Molla İsmail Road)’ u soruyorum bir motosikletliye. Eliyle arkasını işaret ederek “otur” diyor.Arkasındaki seleye oturup , adamın beline sarılıyorum , bastırmaya başlayan ayaz içime işliyor , tam gaz giderken. Pink City’i ayıran yedi kapıdan biri olan Ajmeri kapısının önünde bırakıyor ve tam karşıdaki yolun .M.I.Road olduğunu söylüyor. Raj Mandır ve Hotel Jaines binalarını sabah görmüştüm , haritada oturtarak , 2 km. kadar yürüyorum. HP benzin istasyonunun yanındaki dar ve dolambaçlı , değerli taş atelye ve satış yerlerinin bulunduğu sokaklardan geçerek otelime Evergreen’e geliyorum.

Terasta bir zencefilli Hint çayı içip , dinlenmeye çalışırken , şeytan dürtüyor; Faruk Budak , gezi notlarında , Jaipur’dan 25 km. ileride Choki Dhani denilen bir eğlence yerinden bahsediyordu. Bu gece oraya gitmeye karar veriyorum. Ama ; öncelikle , yarın 23.00’de hareket edecek olan Jodhpur trenine bilet almam lazım. Allah razı olsun “ İndia Mike “ isimli siteyi kuranlardan. Hindistan’da en korktuğum , tren istasyonlarında form doldurup , rezervasyon yapmaktı. Oysa , bu siteden indirdiğim bilgiler sayesinde , hiç takılmadan , ahiret suallerini andıran formları rahatça doldurup , kabul ettirebiliyorum. Tren istasyonu fazla uzak değil , 15 Irs ‘ye anlaştığım İkbal Khan isimli Müslüman ve geveze bir rikşawallah ile gidiyorum. Bir yandan , ter içinde bisikleti sürerken , nereden çıkardı ise , kalın bir defter uzatıyor bana. Gezdirdiği turistlerin yazıları ve fotoğraflarını içeren bir defter bu. Ben de , sarsıntılar arasında , bir şeyler yazarak , şükran duygularımı ifade etmeye çalışıyorum İkbal Khan’a. Bu arada , bu akşam beni Choki Dhani’ye götürmesini söylüyorum , uzak olduğu için cycle rikşa (bisiklet rikşa) ile gidilemeyeceğini, kardeşinin oto rikşası ile mümkün olduğunu söylüyor. İstasyonda , form doldurup , Jodhpur biletimi aldıktan sonra geri dönüyor ve kardeşi ile pazarlık ediyorum. 250 Irs’ye götürecek ve ben dönene kadar bekleyecek. Gece soğuğu bastırdıkça , her yanım buz kesti. Otele gelip , uzun pantolon ve sweetşortumu giyip , otelde 50 $ bozdurarak , rikşaya biniyor , Choki Dhani’ye yollanıyorum. Hızlandıkça soğuktan dişlerim birbirine vuruyor , derken , sağda bir kenara çekiyor ve burada bekleyeceğini söylüyor. 300 Irs ödeyerek bilet alıyor ve içeri giriyorum. Girer girmez , tencere dolu tezgahların arkasına dizilmiş , yerel giysileriyle , genç çocuklar “ ram ram “ deyip duruyor. “Afiyet olsun “ demek herhalde. Yemekler açık büfe. Yığınla tezgah , yemek ve tatlı çeşidini görünce , doyar gibi oluyorum. Bir tepsinin içine , palmiye yapraklarının preslenmesi ile yapılmış tabaklara koyduğum yemekleri istiflemeye başlıyorum. Yemeklerin baharatı ve acısı soğuğu unutturdukça , tekrar yiyorum. Neden sonra , yemek faslını bırakıp , müzik seslerinin geldiği yöne ilerliyorum. Rengarenk sarileri içerisinde Hintli kızlar , kıvrak ve çapkın edaları ile dansediyorlar. Başka köşede , bambu çubuk ve metal zillerin eşliğinde yerli dansları icra ediliyor. Hindistan’ı hakkı ile yaşamak isteyenler , fillere binmek için uzun kuyruklar oluşturmuşlar.

Genç , güzel bir kızın , başının üzerine dizdiği, neredeyse 1 m. yüksekliğindeki küpler ve ayağının altında bastığı iki su bardağının üzerinde yaptığı dansı , ama bu esnada yüzünü kaplayan telaş ve heyecanı izliyorum uzun süre. Giderek dansözlerin yerini , kıvrak ve hızlı tempoları ile oynayan Hintliler alıyor. Her köşeyi dolaşıp iki saat sonra dışarı çıkıyorum. Rikşawallah bekliyor. Gecenin ayazı hakim olmuş ortalığa. Rikşanın her tarafı açık , perdesi bile yok. Otelden çıkarken polarımı da almamışım. 45 dakika sürecek yolda , donacağım anlaşılan. Rikşacıya “ bari bana bir şişe şarap al , ısınayım “ diyorum. Adamcağız ciddiye almış , iki de bir kaldırımlara çıkıyor , sonradan anlıyorum , açık dükkan arıyormuş , bana şarap almak için. Soğuktan hissizleşen yüzümü ovalayarak otele giriyor , bir çay demliyor ve bütün gün harap olmuş vücudumu uykuya teslim ediyorum.

27.12.2006 ( JAİPUR )

Sabah biraz halsiz uyanıyorum. Belki de , sırt çantamı toparlamanın sıkıntısı vuruyor ruhuma. Yine de , bir gayret ederek, eşyalarımı poşetliyor ( daha önce yağmura yakalanıp bütün giysilerimi ıslattığımdan beri ) , ite kaka çantamın fermuarlarını kapatıyorum. Son kahvaltı malzemelerimi , çay eşliğinde tüketerek dışarı çıkıyor ve büyük sırt çantamı otelin emanetine bırakarak , Jaipur sokaklarına atıyorum kendimi. Saat 09.30 , henüz dükkanlar açılmamış, yola dizilen rikşacılar bile yoklar henüz. Elimdeki haritaya bakarak Ajmer kapısını geçiyor , ilerideki New Gate önüne geliyor ve sağa saparak kocaman ve bakımlı bir parkın içinde buluyorum kendimi. Hindistan’da sık karşılaşılan büyük park ve bahçeler önce Moğol-Babür imparatorluğunun , sonra da İngiliz sömürge döneminin mirası. Parklarda hiç bank yok . Gerçi , berduşlar bu kez de toprağa serilip rahat uyuyorlar. Tam karşıda Albert Hall’i görüyorum. Ram Niwas bahçelerinin Pink City yönünde yerleştirilmiş, 1867 yılında inşa edilmiş , Hint- Moğol izlerini taşıyan Albert Hall , şu anda “ central museum “ olarak kullanılıyor. Gişeden bilet alarak ( 30 Irs) içeri giriyorum . 2. kattan başladığım müzede , önce 17-18. yy , kısmen de 16. yy minyatürleri sergileniyor. Mihrace minyatür ve fotoğrafları bana Yavuz Sultan Selim’i hatırlatıyor. 100 yıl önce çekilen fotoğraflarda Pink City’deki Badichaupad ve hemen yanındaki Hava Mahal görülüyor.Bir anlamda , Mihraceler Döneminin saltanat ve sefahati sergileniyor.Tarihimizdeki Lale Devri geliyor aklıma. 17. yy’a ait , Mihracenin altı kadınla banyodaki minyatürü , kucağına oturttuğu Mihranisi’ni öpen Mihrace’yi tasvir eden Moğol minyatürü , İngilizler tarafından Mısır’dan getirilmiş 2278 yıllık bir kadın mumyası, 18. yy. Leyla ile Mecnun’u tasvir eden İran minyatürü ilgi ile izlediğim eserler oluyor. Alt kata iniyorum , burada da ; metal ve taş işçiliğini yansıtan 11. yy buluntuları var. Evlilik törenlerini , eğlenceleri, kıyafet ve müzik aletlerini tanıtan etnografik değerlerin bulunduğu müze hayli zengin , doyurucu bir müze. Çıkıyor ve Ram Niwas bahçelerinin Nehru heykelinin bulunduğu tarafına geçiyorum. Bir anda , otobüsler dolusu izci kıyafetli öğrenciler dolduruyor parkı. Dün Amber Fort’ta olduğu gibi , etrafımı sarıyorlar. Ne yazık ki; Türkiye’ yi tanımıyorlar. Maymunlar , Ram Niwas’ı çevreleyen demir parmaklıkların üzerlerinde dolaşıyor. Parktan çıkıp, Nehru caddesi boyunca yürüyorum , Jawahar Lal caddesinde ilerledikçe kalabalık artıyor.Sağlı sollu hastanelerin bulunduğu cadde üzerinde , oyuncakçılar , baharatçılar , dilencilerden geçilmiyor.Yaklaşık 4 km. sonra Bırla Mandır’ı görüyorum. Yoğun bir kalabalık akıyor içeri doğru , anlaşılan ben de ziyaret saatine denk gelmişim. Delhi’de de Bırla Mandır tapınağı vardı ve Gandhi öldürüldükten sonra buraya getirilerek dini tören yapılmıştı. Tapınağın duvarındaki yazılardan anlıyorum ki , Birla ; Hintli bir sanayicinin kurduğu bir fon. Bembeyaz mermerlerden inşa edilmiş , kulesi de yine beyaz mermerden , içeride renkli vitrayları ile büyük bir Şiva –Parvati heykeli bulunuyor.

Bu arada , kornalar çalarak resmi bir araç geliyor, içinden çıkan yaşlı adam elinde bastonu , yanında korumaları ile tapınağa doğru giriyor. Şiva-Parvati’nin önünde , huşu içinde duaya başlıyor. Gün ışığında , her yeri kaplayan beyaz mermerler yüzünden gözlerim kızarıyor , arka bahçeye çıkıyorum. Burada da , zemin , duvarlar ve heykeller beyaz mermerden yapılmış. Sütunlar üzerinde , Konfüçyus, kucağında İsa ile Meryem, St. Antony , Zerdüşt , Musa , Sokrates kabartmaları var. Bir Hindu tapınağında bunlara anlam veremiyorum. Yine korna sesleri duyuluyor ve yaşlı devlet erkanını çekiştirerek makam arabasına bindirip , hızla uzaklaşıyorlar tapınaktan. Nedense , askerler arka bahçedeki insanları boşaltmak istiyor, önce anlam veremiyorum, meğer kapanma saati gelmiş. Bir şey değil , ayakkabıları bıraktığım emanetteki adam da kilitlemek üzere. Hemen para istemeye kalkıyor , biliyorum , Hindu tapınaklarında bu hizmet ücretsiz.

Jahar Lal caddesinin bu kez soluna geçiperek , geldiğim yolu yürüyerek Albert Hall’e doğru ilerliyorum. M.I.Road’a geliyor , oğluma e-mail atıp , yemeklerini beğendiğim Handi Restoran’a dalıyorum. “Mutton Mahali” isimli kuzu tandır ile “ jeera rice” yani kokulu pilav söylüyor ve karşılığında 236 Irs ödeyerek , güzel bir yemek yiyorum. Ganpati Bazaar meydanında duvara oturup güneşlenirken , yanımdaki Hintli gençle sohbete başlıyorum. Marketten su alarak otele dönüyor ve restoranda gezi notlarımı yazıyorum.

Jodhpur’a gidecek tren 23.57’de hareket edecek. Şimdi saat 17.00.Tren saatine kadar , oyalanacak bir şeyler bulmak gerek. Lobby’de gelen geçeni seyrederken , saldırıya geçen sineklerden kurtulmaya çalışıyorum.

Jodhpur’dan Jaisalmer’e , orada kaldıktan sonra , 02.01.2007 sabahı Jaipur’da olacak şekilde geri dönmeyi düşünüyorum. Zira , Sri Lanka’ya Jaipur’dan uçacağım. Tren biletlerini de , yarın Jodhpur’dan değil , bu akşam Jaipur’dan almayı düşünüyorum. Bisiklet rikşa ile akşam trafiğinin toz ve kaosu içerisinde tren istasyonuna geliyorum. Yabancılara bilet veren gişeler kapalı , yarın açılacakmış. Çaresiz bekleme salonunda bekleyeceğim. Duvardaki prizleri görünce , kettle’ı çıkarıp , su kaynatıyor ve çay demleyerek keyif yapıyorum. Hareket saatini gösteren panoya bakıyorum bir ara , şimdiden 40 dakika rotarlı tren , hayırlısı.

28.12.2006 ( JAİPUR - JODHPUR )

Hindistan gezisi süresince beşinci kez kullanıyorum treni. Bu kez sleeper ( ranza) numaram belli , üstelik upper ( en üst ranza). Ne kadar rahat olmaya çalışsam da , tren beklerken geriliyorum. Bunca kalabalık ve kaos ortamında , sanki hep bir şeyler aksayacakmış gibi geliyor bana. Neyse , tren geliyor , S5 yerine üzerinde S5 - S7 yazan vagonun sırrını çözerek , ranzama tırmanıyorum , büyük sırt çantamı yastık yaparak uzanıyorum. Zaten oturmam mümkün değil , vagonun tavanı 35 cm. üzerimde. Bu kez üşümemek için ihtiyatlıyım. Ayaklarımda iki kat yün çorap var. Ne var ki; gece yarısı hareket eden tren , çöl ayazının içinde Jodhpur’a doğru hışımla ilerlerken , pencerelerden , koridor aralarından içeri dalan rüzgar , önce ürpertmeye , sonra da titretmeye başladı yine. Kısa da olsa , uyuyabildiğim anlar üşümeyi unutuyorum. Normal hareket saati olan 23.57’de kalkmış olsa idi , 06.05’de Jodhpur’da olacaktım. Saatimi, uyuyup kalma ihtimaline karşı 06.00’ya kuruyorum. Varılan istasyonlarla ilgili hiçbir ikaz yapılmadığı için , önceden öğrenip , takip edilmezse , istenilen istasyonu kaçırmak işten bile değil. Artık , tren yolculuklarında hiç yabancı turistlerle karşılaşmıyorum. Ya erken sezon olduğu için , ya da , benim rotam yerine alternatif rotaları seçtikleri için . Vagon komşularım hep Hintliler oluyor. Tren çölün içinde , zaman da gecenin içinde ilerliyor. Ben de bu ilerleyiş içerisinde , ranzalardan yükselen horlama ve osuruk sesleri arasında , kendime telkinler yaparak , Mecnun gibi kızgın çöllerde yürüdüğümü varsayıp , içime işleyen ayazdan korunmaya çalışıyorum. Gün ağarmaya başlıyor , tren iki kez uzun süreli durarak bekliyor. Tam , Jodhpur’a girdik derken , istasyona yaklaşık 500 m. kala , yarım saatlik bir bekleyişe giriyor.Sanırım , karşı hattan gelecek treni bekliyor. 60.000 km. uzunluğunda demiryolu ağına sahip Hindistan’da , tren kazalarını ve terör eylemlerinin genellikle trenlerde gerçekleştirildiğini bildiğimden , uzun süreler de olsa , varacağım yere , selametle varma adına beklemeye razıyım.

Neticede , Jodhpur istasyonuna yanaşıp , yolculuğum bitiyor. Tourist Office’i bulup , Jaisalmer gidiş ve Jaisalmer- Jaipur dönüş için iki form doldurup gişeye uzatıyorum. Şok ! İkisinde de yer yok. Hesaplarım karıştı , düşünceli bir halde istasyondan çıkarken , rikşacıların saldırısı ile kendime geldim ve hemen karşıda , listemde de yer alan Gowind Hotel’, gördüm. 400 Irs istediği odalar alışılagelmiş donanımda , ancak , istasyonun yanında olduğu için çok gürültülü. Yine , listemde olan Cosy GuestHouse’a gitmek için bir rikşaya biniyorum. Ancak , burası da dolu. Resepsiyonist Jasman- Bhawan isimli bir otelin kartını veriyor. Rikşacı’nın suratı asılsa da beni , küçük bir haveli( *)den bozma otele getiriyor. En üst katta , yere serili bir yatak odası , dışarıda üzeri kısmen eternitle örtülmüş terasta banyosu bulunan bu yeri , biraz da sahibi olan gencin , sempatik tavırlarından olsa gerek seviyor ve kalmayı kabul ediyorum. 250 Irs’ye anlaştığım otelin , terasından Mehrangarh Fort ve eteklerindeki mavi boyalı evlerin görünüşü çok güzel. Jaipur’daki pembe evlerin yerini, Jodhpur’da mavi boyalı evler aldı. Anladığım kadarı ile , sabahın yumuşak ışıklarında fotoğraf çekebilmek için , sabahları gün doğarken , terasta olmam gerekecek.

Jodhpur , Jaipur’a göre daha küçük , ancak ticari hayatın çok hareketli olduğunu hissediyorum. Akşam , tren yolculuğunda oldukça hırpalanmama ve uykusuz kalmama rağmen , çantaları bırakıp , Jodhpur sokaklarına atıyorum kendimi. Şehrin merkezi sayılan saat kulesi, Sardar Market ve Girinkot’ a giden daracık yollarda , taş oyma sanatının hayranlık uyandıran bezemeleri ile süslenmiş , geçmişin ticari zenginliğini , kervan ticaretinin dinamizmini yaşamış haveli’leri şaşkın seyrediyorum. Ancak , tüm eski evlerin kaderi gibi , bunlar da , bakımsızlığın , fakirliğin barınakları olmuş. Baharatçılar , gümüşçüler , boyacılar , bir doğu pazarında bulunması gereken her şey , fazlası ile ve çok yoğun olarak var Jodhpur’un dar sokaklarındaki tezgahlarda. İnsan ve rikşa uğultuları içinde , bir de ayakların tekerlek altında kalmamasına dikkat etmeyi gerektiriyor. Saat kulesinin bulunduğu meydana geldiğimde , yoğun gürültüden dayak yemiş gibiyim. Jaisalmer’a gidemeyeceğim , daha doğrusu dönüşte bir aksama olursa 3 Ocak , Sri Lanka uçuşunu riske atabilir. Görülesi yerlerden Mountabu’nun bu mevsimde çok soğuk olduğunu okumuştum. Bu nedenle en yakın noktayı , küçük ve sakin bir vaha yerleşimi olan Pushkar’a gideceğim , Jodhpur’dan sonra. Bu nedenle , Jodhpur-Pushkar otobüsleri

hakkında bilgi almak amacı ile , saat kulesinin hemen dibindeki , turist bungalovuna gidiyor ve otobüs saatlerini öğreniyorum. Ancak , hareket ettikleri yer biraz uzakta anlaşılan , hem şehri dolaşmak , hem otobüs terminalini öğrenmek için hareketleniyorum. Ancak , üzerinde Lonely Planet kayıtlarına geçmiş omletçi” levhası dikkatimi çekiyor , bu arada acıktığımı da hissediyorum.Ekmek arasına koyduğu lezzetli ve temiz omlete 12 Irs ödeyerek , yürümeye başlıyorum.

Geçtiğim tüm sokaklar aralıksız , ayakkabı ve giysi mağazaları ile dolu. Sonunda terminali buluyor , yerini öğrenmiş oluyorum.

Pushkar’a her yarım saatte bir otobüs var. Bu arada trafik levhalarının arasında “ Mandore Gardens “ yazısını görüyor ve az ilerideki kavşaktan geçen otobüslerin buraya gittiğini öğreniyorum.Az sonra 6 Irs vererek bindiğim otobüsteyim. Biletçi , Mandore bahçeleri önünde inmemi ikaz ediyor. Geniş bir yoldan , begonviller ve maymunlar arasında yürürken , bir yandan da , çalgıcılarla , dilencilerden kurtulmaya çalışıyorum.

Jodhpur 1459 yılında kurulmadan önce , Mandore , “ Marwar “ hanedanının başkenti imiş. Çok iyi korunmuş , hiç erozyona uğramamış , ineklerle , maymunlara ev sahipliği yapıyor. İlerde dev bir kayadan teras var. Toprak patikayı tırmanarak yaklaşıyorum , sağda 1958 yılında kazılarla bulunmuş bir kaya-tapınak var. İçerisi zifiri karanlık , ama konuşma sesleri geliyor. Bu arada , yanıbaşımda üç genç beliriyor , yüzsüzce gülüyorlar.Ben durunca onlarda duruyor , neredeyse dokunma mesafesindeyiz. Ortalıkta kimseler yok. Bir ara , saldırıp fotoğraf makinemi ve bel çantamı almaları ihtimal geliyor aklıma , ısrarla aynı mesafede takip ediyorlar. Çaresiz hızlı adımlarla , aşağı inerek , daha kalabalık olan Marwar Tapınaklarının bulunduğu bölgeye geliyorum. Onlar da kayboluyorlar. Marwar tapınaklarındaki taş oyma heykellerin tahrip edilmeden , bugünlere gelebilmesi çok güzel. Zira , hala ciddi bir koruma yok, görünürde. Epey dolaştıktan sonra , çıkıyor ve yolun karşısına geçerek otobüse biniyorum. Tam karşımda , burnundan kulağına uzanan , iri bir hızma takmış kadın oturuyor , Racastan’a özgü giysi ve takıları ile. Yanında oturan kocasından müsaade alarak fotoğrafını çekiyorum. Kadının gözlerinin içi gülüyor. Otobüsten inerek , yolun karşısına geçiyor ve Sardar Market önüne geliyorum. Oldukça kalabalık ve temiz görünen bir lokantada “ malai kofta “ ve “ jeera rice “ ile bir ziyafet çekiyorum kendime. Cadde boyu dizilmiş mağazaları dolaşmaya başlıyorum. Küçücük aynalarla işlemeli, rengarenk , nakışlı Racastan’a özgü kadın çantalarından , hediye amaçlı altı tane alarak 750 Irs veriyorum. Aslında , deve derisinden yapılan terlikler çok güzel , ama daha çok yolum var ve sırt çantama sığdıramam. Hava kararmaya yüz tuttuğunda , sabah geçtiğim çılgın sokakların tersine yürüyor , akşam loşluğunda , aydınlatılmış Şiva , Hanuman heykellerinin ve sunaklarının arasından geçerek , yokuşu tırmanıp Jaswant Bhawan otelime geliyorum. Banyodan sonra , günün yorgunluğu teslim alıyor beni. Günlük notlarımı yazacak kadar direniyor , sonra teslim oluyorum uykuya.

29.12.2006 ( JODHPUR )

Sabah gün doğmadan uyanmak için saati 06.00’ya kurmuştum. Yere serili yatak , tereddütlerimin aksine , bütün yorgunluğumu almış , derin bir uyku sağlamış bana. 02.30’da uyanıyorum , dinlenmiş olarak. Saat 06.00’ya kadar Kathmandu’dan buralara uzanan gezimi

değerlendiriyor , canlandırıyorum. Derken saatimi çalıyor , saat 06.00. Giyinerek , odamın tam üstüne isabet eden terasa çıkıyorum. Henüz her yer karanlık , ortalıkta çıt yok. Karşıda tepenin tümüne yayılmış Mehrangarh Kalesi kenti bekleyen alıcı kuş gibi. Derken bir ezan sesi geliyor , ardından tek bir çan vuruşu. Hemen karşımdaki binanın penceresinden , içeride , elinde ateş kabıyla dolaşan yaşlı bir adamı görüyorum. Burası bir Hindu tapınağı olsa gerek. Sonra , bir çana tekdüze tempolarla vurulmaya başlanıyor , buna çıngırak sesleri ekleniyor. Uzun bir süre devam eden çıngırak sesleri yerini ayinlere bırakıyor. Arkamdaki binalardan “ Ganga Aarti “ ilahilerine benzer tınılar yankılanıyor , derken bir Cuma selası yükseliyor. Hindistan gibi çok dinli bir kıta-ülke’de , yeknesak kabul edilebilecek bu seremoniler , hoşgörünün olabildiğine dar olduğu ülkem için ne kadar yabancı diye düşünüyorum.

Tan ağarıyor , ortalık kızarıyor. Beş yıl önce de , Mezopotamya’nın yanı başında , Mardin’de böyle bir gün doğumuna şahit olmuştum , sindiğim daracık köşeden. Önümde , içinde ışıklı tekneler dolaşan bir denize benzeyen Mezopotamya Ovası da , yankılanan çan sesleri ve ezanlarla karşılamıştı güneşi.

Hemen herkes uykuda. Neden sonra , evlerin açılan kapılarının, balkon kapılarının seslerini duyuyorum. Bulunduğum yer o kadar yüksek ki , olan biten her şeyi görebiliyorum. Birkaç kadın balkon süpürüyor , gırtlaklarını temizleyen erkek sesleri yankılanıyor zaman zaman. Çapati(*) kokuları geliyor burnuma. Mehrangarh kalesinin silüeti , ardında güneş yükseldikçe detaylanmaya başlıyor. Evlerin mavi duvarları seçilir oluyor. Hindistan’ın kast hiyerarşisinde seçkin Brahminler’in , kendilerini diğerlerinden ayırmak için , evlerini mavi boyadıklarını okumuştum , bu kentte. Mavi rengin sivrisinekleri kovan bir etkisi de varmış. Yanımdaki binanın balkona açılan kapısı gıcırdıyor , küçük bir çocukla göz göze geliyorum. Gülerek “ good morning “ diyor , ben de “ namaste “(*) diyerek cevaplıyorum. Elindeki diş fırçasını , önündeki kovaya batırarak temizleyip, içeri giriyor.Pisliğin yoğun olduğu Nepal ve Hindistan’da diş sağlığına verilen önem beni hep şaşırtmıştır. Aşağı inerek , solda kaleye doğru ilerlediğini sandığım yol boyunca yürüyorum. Doğru gidince , şehrin su ihtiyacını karşılayan bir göletin önünde bitiveriyor yol. Bir kayanın üzerinde oturmuş meditasyon yapan beyaz elbiseli bir adam , ayak seslerimi duyunca , gözlerini açıp , sabahın köründe bu çıkmaz yolda ne aradığımı anlamaya çalışıyor. Eski Jodhpur şehrinin , kenarlarındaki yalaklardan pis suların aktığı daracık sokaklarında , karşıdan gelen ineklerle sıkışıp kalmamak için , zaman zaman , kapı boşluklarına sığınıyor, yollardaki hayvan ( bazen de insan) pisliklerine basmamak için; azami dikkatimi gösteriyor , uykusunu almış , evlerinin önünde günü karşılayan yaşlı Hintli kadınlara “ namaste “ diyerek ilerliyorum. Bu kadar özenle yapılmış evler , haveliler hangi refah döneminin ürünleri acaba? İstanbul’da Fener semtini hatırlıyorum. Bir zamanların Levanten , Yahudi tüccarların büyük bir incelikle inşa ettiği evlerin , artık harap odalarında , şehre tutunmaya çalışan zavallılar , fakirler kalıyor. Buralar da aynı kadere mi teslim olmuş , yoksa , Hinduizm’in “ dünyaya metelik vermeme “ inancının birer meyvesi olarak mı , bu yıpranmış , ama hala geçmişin inceliğini yansıtan mekanlarda barınmaya devam ediyorlar ? Sabahın sessizliğinde , benden korkmuş bir köpeğin , kendini savunmak için bana saldırması ile düşüncelerimden kopuyorum. Jodhpur sokaklarında , yukarılarda sincapların , maymunların ve kumruların , aşağıda eşek , inek ve köpeklerin hükümranlığı sürüyor. Oldum olası köpeklerin gözlerine bakarak , ruh hallerini anlamaya çalışırım. Keyfi yerinde olanlar , sadece , henüz dünyayı anlayamamış yavru köpekler , büyüklerin ise gözlerinde mahmur , dert bakışları hissediyorum , dünyanın her yerinde olduğu gibi. Ellerinde kocaman faraşları , küçücük çöp arabaları ile çöpçü kadınlar belirmeye , sokaklardaki pislikleri temizleyerek , güne hazırlamaya başlıyorlar.

Otele dönüyor ve yıllardır sırt çantamda taşıdığım , askerlik günlerimden kalma küçücük aynamı , klozet rezervuarının üzerine yerleştirerek traş oluyorum. Bugün çok halsiz hissediyorum kendimi.Midemin içinde , bir sürü bıçak , zeybek oynuyor sanki. Dün , bir sebilden su içmiştim , ya o bozdu beni, ya da , çok lezzetle yediğim , içinde kokulu otların bulunduğu bir börek. Kahvaltı dahi yapamıyor , iki muz yiyorum. Niyetim , 8 km. ilerideki Umaid Bhawan Palace ve Müzesine gitmek. Otelin az altında bekleyen bir rikşaya biniyorum , pazarlık edecek gücüm bile yok bugün( 40 Irs).

Hintliler’in tatili de bizim gibi hiç bitmiyor. Noel tatili , Cumhuriyet Bayramı tatili derken , şimdi de ; sömestr tatili başladığını , dün aynı masada yemek yediğim , Mumbai’den gezmeye gelmiş bir aile ile sohbet ederken öğrenmiştim. Umaid Bhawan önünde , rikşadan indiğimde , park yerinde dizilmiş otobüsler , taksiler ve insan kalabalığı bu yüzden şaşırtmadı beni. Ne var ki; Hindistan’ın başlıca öğeleri olan pislik , toz , kirli hava ve kalabalığına şerbetlendim artık. 50 Irs’lik biletle Umaid Bhawan’a giriyorum.Binanın büyük kısmı , otel olarak hizmet veriyor. Otel kısmına geçmek bile yasak. Hintli zenginler ve İngiliz aristokratları , başka bir yoldan , genellikle limuzinlerle geliyor , bu saltanat mekanına. Bu büyük tesis , 1929-1942 yıllarında , yani ülke İngiliz sömürgesi iken ; onlara yalakalık yaparak saltanatlarını devam ettiren , pek çok mihraceden , Jodhpur Mihracesi Maharaji Umaid Singhji tarafından, Chini Har tepesinin üzerinde , İngilizlere sipariş verilerek inşa ettirilmiş. Yapan mimarın, çoluk çocuğunun , mihracenin vurduğu ayı ve domuzların, kullandığı kılıç ve uçakların modelleri , yine kapıcı kılıklı mihracenin , genç karısını gezdiği buick , cadillac, packard otomobilleri gönülsüzce seyrettim. Yörenin malzemesi olan kum taşından yapılmış olan Umaid Bhawan Hint-İngiliz mimarisinin özelliklerini taşıyor. Eski hastalığım , burada da nüksetti yine. Her saltanatın , zenginliğin altında , ezilip , istismar edilen kitleler geldi aklıma yine. Rikşaların bekleştiği yere ilerledim ve Mehrangarh Fort’a gitmek üzere bir rikşaya bindim. ( 50 Is). Javapol Kapısında inip , herkesin akın akın girdiği müzeye girmiyorum , nedense sevemedim , mihracelerin eşyalarını.Yunanistan Meteorada’ki kaya manastırlarını andıran , havelileri fotoğraflayarak , kale içinde uzanan yol boyunca ilerledim. Bir anda , karşıma çıkan polis , aklına ne geldiyse , düdük çalarak geri dönmemi işaret etti. Aldırmayıp , yürüdüm , o da ısrar etmedi.Kaldığım otelin az ilerisinde Mehrangarh Ford’un başka bir kapısı olduğunu biliyordum , sanırım , girdiğim Javapol Kapısının tam aksi istikamete denk geliyordu. Bir anda , düdük sesleri ve bağırışlar duydum.Kabak arkamdan gelen iki Japon turiste patlamıştı. Polis , ite kaka geri çeviriyordu onları , devlet otoritesi burada da , çelik gibiydi. Mihrace , halen bu kalenin bir kısmında taşıyormuş. Çok yakın bir tarihe kadar , otoriteleri devlet tarafından kabul ediliyormuş , sanırım 1970’lerde , “ bir şeye karışmadan , yerinizde oturun “ denince , onlar da ; her müze de , olduğu gibi , traş takımlarını , kılıçlarını sergileyip , saraylarını otele dönüştürüp turizme açarak geçinme yollarını bulmuşlar. Yokuş aşağı epeyce yürüdükten sonra elimle koymuş gibi buldum , otelin yakınlarındaki kapıyı. Devasa kapının üzerinde , saplanmış sivri demirler , eski işgal dönemlerinde , fillerle kapılara saldıran düşmanlara karşı , fillerin kapıya dayanarak kırmalarına mani olmak için imiş.

Yoruldum iyice , halsizliğim de arttı. Ortalık adamakıllı ısındı , ama ben ürperiyorum. Odama çekilip bir saat kadar kestiriyorum. Daha fazla yatamayıp , saat kulesine , Sardar Market’e doğru hamle yapıyorum , Girinkot bölgesinin pislik , kalabalık ve egzost kokularına yani. Yüksek volümlü bir sesin geldiği bir sokağa dalıyorum. Rengarenk sarileri ile Hintli kadınlar , Hindu tapınağının bahçesindeki , bez çardağın altında birbirlerine sokulmuşlar , kürsüde , heyecanla vaiz veren bir adamı dinleniyorlar. Grişte , Ganesh’in , Shiva’nın resimleri asılı.Bir yaşlı adam sokulup , içeride çok fotoğraf çekebileceğimi söylüyor , öylesine bedbinim ki; ayakkabılarımı bile çıkarmaya üşenip , adamın yanına oturup dinlenmeye ve dinlemeye başlıyorum. Bir ara , tabla sesleri ve ardından kadınların bir ağızdan okuduğu ilahilerin sesleri sardı ortalığı.

Kalkıyorum , mahallenin çocukları peşimde , kimisi para istiyor , kimisi de fotoğrafını çekmemi. Birkaç eve giriyor , fotoğraflıyorum. Para bozdurmak için , Sardar Market’e geliyorum , yeni rupilerimi harcayabilirim.Dün , yemek yediğim , lokantada oturuyor , sadece iki çapati alarak( 8 Irs) , çantamdan çıkardığım ton balığı konservesi ile idare ediyorum.Midem bozuk , halsizim.Tekrar , bozmak riskine girmek istemiyorum. Yine kaotik ortamda , hamalların yük arabaları ve rikşaların tekerlekleri altında ayaklarımı kırdırmamak için , mücadele ederek , otelime vasıl oluyorum. Banyo iyi geliyor , üzerimdeki toz ve pislikle halsizliğim de kırılır gibi oluyor. Aynı işlemler yine; gün dökümünü yapmak , yarına plan hazırlamak , makinenin akülerini şarj etmek , bunca koşturmadan sonra deliksiz uyumak.

30.12.2006 ( JODHPUR - PUSHKAR )

Bugün , Jodhpur’dan Pushkar’a geçiyorum. Otobüsün hareket ettiği yeri , öğrendiğim için , rahatım. Kaldığım odanın üzerindeki terasta , binaların üzerinde dolaşan maymunları izliyorum.

Otobüse gitmek için bindiğim rikşadan , bir küçük kızın bana el salladığını fark ediyorum. Hınzır , yolun yanındaki su kanalının üzerine çökmüş , tuvaletini yapıyor , öylesine rahat ve mutlu ki. Önünde bilgisayar bulunan görevli , ne hikmetse , otobüs gelmeden bilet vermem deyince , yandaki bankta beklemeye başlıyorum. Neden sonra otobüs gelince , 96 Irs karşılığı biletimi alıyor ve otobüse geçiyorum. Şöför mahallindeki koltuğuma oturup, sırt çantamı da , motorun üzerine koyuyorum. Şöför tamam diyor. Muavin , hoyrat bir şekilde geliyor ve çantayı göstererek , arkaya koymamı isteyen birtakım sesler çıkarıyor.Epey çekişiyorum. Sonunda , bağırarak “ al sen götür “ anlamında işaret yapıyorum. Çaresiz alıyor , en arkada koltuğun üzerine koyuyor. Otobüsler , günlük yaşamı izlemek için ideal. Bir lokantanın önünde , yaşlı bir adamın önündeki kum yığınından avuçladığı kumlarla , bulaşıkları ovup , temizlediğini , servise hazırladığını görüyorum. Asfalt yolda rahat ilerliyor , sonra bir otoyol girişinde duruyoruz. Genç görevli genel kurmay başkanı edası ile , yağlı saçlarına parmaklarını daldırarak , bir ucuna ağır bir taş bağlanarak oluşturulmuş , bariyer kaldıracını kaldırarak , yol veriyor, otobüse. Jodhpur’dan uzaklaştıkça , kırsal yerlerde , sariler daha renkli , canlı tonlara büründü. Kadınların takıları , hızmaları büyüdü , coştu. Neredeyse , inip aralarında dolaşacağım. Bu sariler bunca güneşte hiç mi solmazlar mı diye düşünüyorum. Dümdüz bir arazide ilerliyor otobüs. Bir saattir yoldayız , şöför neredeyse , hiç durmaksızın korna çalıyor. Hindistan’da , yoğun bir GSM şebekesi ve reklamları var. En ücra yerlerde bile, STD, ISC, PCO gibi GSM operatörlerinin reklamları göze çarpıyor. İşin garibi, bunca yıl İngiltere’nin sömürgesi olduğu halde BP ve Shell gibi , yabancı markalara rastlamadım. Genellikle İndian Oil, HP isimli akaryakıt istasyonları en çok göze çarpanlar. Yolculuğun ikinci saatinde , yol bozuldu , otobüsün içi toz doldu. Kireç ocaklarının bulunduğu bölgeden geçiyoruz. Buralarda çalışan traktörler, kamyonlar , insanlar kireçten bembeyaz olmuşlar. Kadınlar , başlarındaki sepetlerde kireç külçelerini , önlerindeki dik yokuşu tırmanarak, öğütüleceği yere taşıyorlar. Piramitlerin inşa edildiği sahneler canlanıyor gözümde. Üç saat sonra , Marwar City denen yerde duruyor otobüsümüz yolcu almak için. Ortalıkta yine toz , ve kaos. Asfaltın ortasında , sıcaktan kendinden geçmiş ineklerle köpekler uzanmış. Otobüse binen , derli toplu bir adam, on dakikadır makineli tüfek gibi konuşuyor , meğer kitap satıyormuş. Bir genç , boynuna astığı kocaman bir teneke ile bağış topluyor. Dört saat sonra , Ajmer’e 70 km. kaldığını bildiren levhayı görüyorum. Yol boyunca kadınlar başlarındaki sepetlere , yerden aldıkları tezekleri dolduruyorlar. Ajmer’e yaklaştıkça , Racastan’ın kışkırtıcı renkleri , yerlerini beyaz ve turuncuya bırakmaya başladı. Bükülmüş kumaştan örülmüş, uzun ve başa dolanarak yapılan sarıklar çoğaldı. Hindistan’ı özel bir araçla , en ücra , özellikle büyük şehirlerden uzak yerlerini gezmek , oralarda konaklayarak tanımak harika olurdu. Ajmer’e 20 km. kaldı , yollar Anadolu’mun yollarını andırır oldu, dağları , selvileri , buğday tarlaları ile. Nalet muavin , bir ara dışarıdan oturduğum yerdeki cama hızla vurarak “ Pushkar “ diye bağırdı. Ben önce Ajmer’e uğrayacağımızı sanırken hazırlıksızdım , kalabalık otobüsün en arkasından çantamı bağıra çağıra geçirerek , kendimi aşağı attım. Anlaşılan Pushkar’ın epey dışında indirdi beni. Göle uzanan yol üzerinde pek çok otel var , birkaçına bakıyorum , ancak hoşuma gitmiyor. Jodhpur’da kaldığım otelin sahibi , sempatik Om , burada arkadaşına ait bir otelin kartını vermişti Otel Aroma. Brahma Temple yanı. Pushkar’ın diğer ucunda , sonunda buluyorum. Om , arayıp , geleceğimi haber vermiş bile. Yeni , temiz bir otel , 300 Irs yerine 200 Irs fiyat vererek , kıyak yapıyorlar , kabul ediyorum.

Eşyaları bırakıp , gölde gün batımını kaçırmamak için hemen çıkıyorum. 20 gündür ilk defa , yoğun bir yabancı turist görüyorum. Alt yapı yönünden zorlanmayacağımın işareti bu. Hotel Sunset’in önünde günbatımı güzel görünür diye okumuştum. Oraya gidiyorum. Pushkar gölü oldukça küçük , çepeçevre ghat’larla(*) dolu. Giderek kıpkırmızı bir fon oluşuyor.Pushkar beni saracak, hissediyorum. Ghatların soğumaya başlayan merdivenlerinde , karanlık basana kadar oturuyorum. Yukarı caddeye çıkarken , genç bir kadın , elime bir ilan tutuşturuyor. Cumartesi akşamları Sai Baba Haveli isimli tesiste geleneksel müzik ve yemekli program varmış ( 150 Irs).Yollarda geçen gün boyunca , çantamdaki çapati ve bisküitlerden başka bir şey yemedim. Saat 19.30’da başlayacak programı beklemeye karar veriyorum ve cadde boyunca akan insan trafiğine bakıp , vakit geçiriyorum. Saat 19.00’da fişimi alıp , giriyorum. Genç bir İngilizin işlettiği tesis , giderek doluyor.Açık büfe yemeklerle, aç geçen günün intikamını alıyorum , uzandığım yerden , biraz miskin dansözleri seyrederken. Tabla , akordion ve kaşık çalan çalgıcılardan , hüzünlü çöl ezgileri yayılıyor.

Loş ışıklarla , ortadaki kum pistte iki dansöz yavaş ritmle dans ederken , bir anda önümden büyük bir karaltı geçti. Ortalık bir anda karıştı. Yanımdaki İsrailli grup , geldiğimden beri esrar içiyorlar. İnekten korkmuş olmalılar , çığlıklar yükseldi , uzandıkları köşeden. Kocaman bir inek. Merdivenleri nasıl çıktı , salona nasıl girdi , kum piste nasıl dalıp , ortalığı toza dumana kattı , anlayamadım. Görevliler , korkudan çılgına dönmüş hayvanı , sonunda kıstırıp , dışarı aldılar.

Gezdiğim ülkelerde , İsrailli gençlere sık sık rastlıyorum. Sion Önderlerinin protokollerinden biri geliyor aklıma , yanımda marihuana , esrar içen gençleri izlerken; “ Biz yıkmak istediğimiz milletin gençliğini dejenere ederiz. “. Oysa , İsrail gençleri , her gördüğüm yerde , alkol ve uyuşturucu ile kendileri dejenere olmuş. Bilmem ki ; ne demeli?

Az önce , ghatlarda dolaşırken , göl kıyısındaki çöpleri toplayan , beyazlar giyinmiş hippi , pistte beliriyor. Dansözlere taş çıkartacak bir kıvraklıkla oynuyor. Uyuşturucu kullanmaktan , yüzü sarkmış garson , zaman ilerledikçe harman oluyor , elindeki döküp

saçmaya başlıyor. Saat 21.30’a doğru kalkıyorum. Çöl iklimi hissettiriyor kendini, günün sıcağı , yerini soğuğa terk etmiş bile. Otele dönüyor , eşimi , oğlumu , kızımı arıyor , torunumdan haber alıp , mutlu oluyorum. Şimdilik çok gürültü var otelde , bir de hiç dinmeyen çocuk ağlamaları. Bakalım ilk Pushkar gecem nasıl geçecek.

31.12.2006 ( PUSHKAR )

Kurduğum saat 07.00’de uyandırıyor , ancak , uyku tatlı geliyor , bir yandan da , Pushkar gölünün sağında yükselen Yılan Dağı üzerindeki Savitri ( Saraswati) Tapınağına gitmek istiyorum. Yarım saat kadar süren miskinlikten sonra , gitme isteği ağır basıyor, giyinip çıkıyorum. Yollar bomboş , heryer kapalı , köpeklerin ve ineklerin bile uykuda olduğu , tan kızıllığında ; Brahma Temple ‘in yanındaki yoldan , göz kararı yürümeye başlıyorum. Bir kilometre kadar sonra ; yol bitiyor , beton merdivenler başlıyor. Hesapsız yapılmış , dik merdivenler kan-ter içinde bırakıyor beni. Bitmeyecek dediğim merdivenler 45 dakika sonra bitiyor. Solumda tipik bir çöl ve vaha manzarası uzanıyor. Önümde , Pushkar Gölü ve vahanın ortasındaki yerleşim bütün şirinliği ile gözler önünde. Yukarıdan inen bir İngiliz kadın , çok şirin maymunlar olduğunu söylemişti. Gerçekten de ; insandan kaçmayan , ama yüzsüzlük de yapmayan maymunları , kayaların üzerine oturup , keyifle izliyorum. Birden bu manzaraya dahil olarak fotoğraf çekmek isteğine kapılıp , küçük sırt çantamdan minik tripodumu çıkarıyor, ancak bir türlü kayaların üzerine oturtamıyorum. Bu arada , kanter içinde merdivenleri çıkan Hintli bir aileden , fotoğrafımı çekmesini rica ediyorum. Onları fotoğraflamak istediğimi sanmış olmalılar , yan yana dizilip , bitip tükenmeyen pozlar veriyorlar , ben de kıramıyorum onları.

Yukarıda Savitri Temple önünde biraz nefesleniyor , ortalığı seyrediyor , daha sonra inişe geçiyor ve maymunlarla daha bir haşır neşir oluyorum , tapınaklardaki pis , bakımsız hayvanlara hiç benzemiyorlar , tertemiz tüyleri ile sağlıklı bir koloni var Yılan Dağı eteklerinde. Swetşortumu bir giyip, bir çıkarıyorum. Güneş kendini gösterdi ama ; geceden kalan ayazı kovamadı henüz. Elbette iniş , çıkıştan daha kolay oluyor, Brahma Templeden geldiğim yolu uzatıp , Hanuman Temple arkasından geçen yola sapıyorum , değişik olsun diye. Küçük bir klübenin önünde , kalabalık bir aile oturuyor.Yaşlı bir kadın , kızları , torunları.Beni görünce , toparlanıp poz vermeye başlıyorlar , sonra da , para istiyorlar tabii. Sabahın köründe , Yılan Dağına , kahvaltı yapmadan çıkmıştım. Saat 11.00’e geliyor. Bir lokantanın önünde oturup , iki tost , üç çai (*) alıyor ve soğanlı , sarımsaklı, domates ve patatesli tostlarla hoş bir kahvaltı yapıyorum.( 70 Irs).Önümdeki yolda gelip geçenleri seyretmek hoşuma gidiyor. Pushkar’ın ana yolu burası. Sardar Market Road. Gün boyu , gölü neredeyse çepeçevre saran ghatlarda dolaşarak , bu kutsal Hindu kentine hacı olmaya gelmiş Hintleri , Brahmin’lerin marke ederek , ritüeller eşliğinde hacı yaptıklarını izliyorum. Güneş devrildikçe , serinlik bastırıyor , otelden polarımı alıp , Pushkar akşamına hazırlıyorum kendimi. Brahma Ghat’ta ayakkabıları çıkartıp , hayvan pisliklerine basmamaya çalışarak , Hotel Sunset’in önündeki İndra Ghat’a kadar ilerliyorum. Kutsal ghatlarda ayakkabıları çıkarmak zorunlu. Ancak , soğuk beton ürpertiyor zaman zaman. Bugün Pazar , bu nedenle civardan gelmiş Hintli aileler , hacı oluyorlar burada. Haftalardır süren , yorucu Nepal ve Hindistan gezisinden sonra , Pushkar’ın huzur ve sessizliği ilaç gibi geldi bana. Ghatlarda saatlerce oturup , güneş altında gevşiyor , mistik alemlere dalıyorum. Brahminler , hacı adaylarını , önlerine oturtup , ilahiler söylüyor , kafalarına kutsal sudan serpiyor , çiçeklere boğuyorlar. Gölün üzeri rengarenk çiçeklerle dolu , aralarında da kuğular yüzüyor. İkide bir ellerinde bir çiçekle , üç kağıtçılar yaklaşıyor , çiçeği alana da , sakız gibi yapışıyorlar , istedikleri parayı almadan rahat vermiyorlar. En iyisi hiç bulaşmamak , Brahma , Shiva ve diğer tanrılarla birebir muhatab olmak.

Güneş Brahma Ghat’ın üzerinde batmaya başlıyor , zil , çan ve davul sesleri inceden başlayıp , giderek yükselen sesleri ile Pushkar Gölünün , grupta kızarmış , durgun sularına vurarak , zaten epeydir sükunete ermiş insan ruhlarının , damarına işliyor. Bulutlar , göl kıpkırmızı , bitmesini istemediğim ender anlardan birinin içindeyim. Bir duygu seli , alıp sürüklüyor beni , gözlerim doluyor , çılgınca bir ağlama isteğini zor bastırıyorum. Bunda , bir yılbaşı gecesi , ailemden uzakta , hem de , hiç akla gelmeyecek bir coğrafyada , akla gelmeyecek kadar mistisizm yüklü bir toprakta bulunmanın etkisi var elbette.

Mıhlanmış durumdayım, hava karardı , ayaz yavaş yavaş sokulmaya başladı , çıplak ayaklarım soğuktan hissizleşti , ama ben yerimden kıpırdamak istemiyorum. Neden sonra toparlanıp , İndra Ghat’a doğru yürüdüm , ayakkabılarımı giyerek çıktım. Brahma Tapınağının köşesinden , Hindistan’da çok bulunan yer fıstığı ve muz alarak , otel odamın yalnızlığına döndüm. Banyo yaptım , çamaşırlarımı yıkadım , traş oldum, yeni yıla bakımlı girmek için. Notlarımı yazdım yarın da Pushkar’da olmamın huzuru ile yatağa bıraktım , yorgun vücudumu.

01.01.2007 ( PUSHKAR )

Yılın ilk günü. Ailemden 10000 km. uzakta Hindistan’ın en kutsal şehri , sömürge döneminde bile , uzatılan ellere , büyük direnişlerle karşı konulan Pushkar’dayım. Biraz sonra yine dışarı atacağım kendimi. Kaldığım otelin yanındaki Brahma Tapınağının köşesinden , dün kan-ter içinde tırmandığım Yılan Dağına , Svatri Tapınağına çıkacağım tekrar. Tapınağın karşısındaki küçük barakada çalan bir Hint melodisi çarpmıştı dün beni. Adını , kimin söylediğini öğrenmiş , Pushkar’da da bulurum diyerek , üşenip almamıştım. Bütün aramalarıma rağmen yok , bulamadım. Çaresiz , onca merdiveni tırmanıp , Yılan Dağına tekrar çıkacağım. Yarın , Jaipur ‘a döneceğim. Pushkar’da , iki otobüs garajı olduğunu , Marwar garajının otele daha yakın ve büyük olduğunu öğrenince , önce burayı görüp , sonra tırmanışa karar verdim. Her yarım saate bir Jaipur’a otobüs var. Blackline otobüslerinin daha rahat ve bilet ücretinin 77 Irs olduğunu öğreniyor , dün kahvaltı yaptığım büfenin önüne yürüyor ve aynı siparişi veriyorum. Çai ile yaptığım bu kahvaltının bedeli , sadece 25 Irs. Cadde boyunca, hediyelik eşya mağazalarına , tezgahlarına bakıyor ve ahşap oyma Buda başı ile Hinduizm’in en korkulan tanrısı Şiva , karısı Parvati ile çocukları fil başlı Ganeş’in bir arada bulunduğu başka bir ahşap oyma heykeli beğeniyorum , kısa bir pazarlıktan sonra 320 Irs’ye benim oluyor bunlar.

Hotel Sunset’in önünden geçerek , köprüye geliyorum. Kotah Ghat’a gireceğim , tabii ayakkabıları çıkararak . Burada fotoğraf çekiyor ve Yılan Dağının tepesini hedef alarak hızlanıyorum. Bugün işim daha da zor , nitekim , merdivenlerde “ namaste “ ile selamlaştığım Hintli genç , Svatri’ ye çıkmak için kötü bir zaman olduğunu söylüyor, sabahtan beri oyalandığım için , güneşin kendini hissettirdiği sıcak havada , tırmanmam daha da yorucu olacak. Hayret , düne göre daha iyi bir performansla tırmanıyorum dağı. Anlaşılan , dün epey kondisyon geliştirmişim. CD satan barakadaki çocuk , bunca yolu CD almak için geldiğimi öğrenince şaşırıyor , arkadaşlarını çağırıp , heyecanla bir şeyler anlatıyor. Metin’in canını sokakta bulduğunu , hiç de kollamaya niyetli olmadığını nereden bilecek. Dün , dinlediğim zaman çok etkilendiğim parçanın içinde olduğu Hintli sanatçı Jaghit Sing’in “ salutations to the divine mother “ albümünü ve “ Saanwara “ albümünü alıyor , 290 Irs veriyorum. Ayrıca , torunuma , üzerine küçük aynalar yapıştırılmış , pırıl pırıl Racastan işi bilezik alıyorum ( 20 Irs). İnişte , maymunlarla haşır neşir oluyorum. Üstelik , bunların , Bali’de gözlüğümü çalıp , ancak rüşvetle geri veren maymunlar gibi terbiyesizlikleri de yok. Acaba , Pushkar’a gelen bunca turistten kaçı , Yılan Dağına çıkmıştır , hele hele , bir melodi için iki kez çıkmıştır? Pushkar’ın ana arteri olan Sardar Market Road üzerinde sıralanmış , pek çok lokanta ve fırın içinde , samosaları (*) çok rağbet gören fırından , iki mercimekli samosa alarak , ( 2x5=10 Irs) Gau Ghat’ın kemerli kapısının gölgesinde yiyorum. Ghatları boydan boya

yürürken , öylesine gözlemler yapmam mümkün oluyor ki ; Hindistan’ın hiç de , paket turların sınırları içerisinde tanınamayacağına olan inancım giderek daha da pekişiyor. Büyük bir keyif ve hazla izliyorum Hindistan’daki günlük yaşamı. Oturduğum merdivenlerin ve yıkık iki ağacın üzerine , 3-4 metre uzunluk , 50-60 cm. genişliğinde bordo ve turuncu renklerde bezler serilmiş , güneşte kurumaları için. Sıska , cılız adamlar , göle kutsal dalışlarını yapıyor, sonra beyaz bezleri bellerine sarıp , apış aralarından geçirerek , omuzlarında dolayıp , örtünüyorlar. Renkli olanların ise ; başlarına doladıkları sarıklar olduğunu anlıyorum. Öylesine uzunlar ki , bir kişi , tek başına saramıyor kafasına , bu nedenle birbirlerine yardım ediyorlar.

Navandacılar(*) , kiminle gözgöze gelse , yanına çöküp , hüzünlü ezgileri çalmaya başlıyorlar. Geleneksel kıyafetleri ile genç kızlar , birlikte fotoğraf çektirme karşılığı para isteyerek , yabancıları kolluyorlar.

Sardar Bazaar boyunca ilerlerken , siyah bazalttan oyularak yapılmış Şhiva Lingamı (*) dikkatimi çekiyor.Kathmandu’dan beri Şhiva Lingamı enteresan geldi, Hindu mitlerindeki rolünden ötürü. Adam sadece 25 Irs istiyor , seve seve verip , alıyorum. Odamda biraz uzanıp , dinleniyorum. Anlaşılan , yoğun yürüme ve aktivite , uykuyu yeterli kılamıyor. Belki ; gün boyu değişen ısının da etkisi ile sık sık bitkin hissediyorum kendimi. Saat 16.00, ayakkabılarımı , bağcıklarından , küçük sırt çantama bağlamış , Brahma Ghatta mevzilenmiş durumdayım. Yılbaşı tatili , Pushkar’da Hindu’ların hac trafiğini artırdı anlaşılan. Pushkarı önemli kılan bir başka faktör , Hindu inancında en büyük tanrı Brahma adına adanmış , bir tek tapınağın , sadece bu kentte olması. Oysa Hindu inancında Brahma yaratan tanrı , Şiva aynı zamanda kızıp insanları cezalandırdığı için Şiva’ya adanan tapınaklara adım başı rastlamak mümkün Hindistan’da. Brahma , korkutmadığı için , insanlar O’nun gözüne girme ihtiyacı hissetmemiş olmalılar.

Ghatlardaki hacı olma telaşındaki Hintlileri ; bizim , Eminönü’nde , Galata Köprüsü üzerinde “ bul karoyu , al parayı “ kurnazlığı ile söğüşleyen çakallara benzettiğim Brahmin’ler , hemen marke ederek , gölün kıyısında oturtuyor , ellerindeki tabakta çiçek yaprakları ve bir hindistan cevizi ile hac ritüellerine başlıyorlar. Bir yandan okuyup , bir yandan da ; göl suyu ile ıslattığı yaprakları , hacı adaylarının avuç içlerine bırakıyorlar.

Adaylar da Brahmin’in söylediklerini yüksek sesle tekrar ediyorlar. Yetişkinler , içinde , yemyeşil göl suyu dolu kapları üzerlerine döküyorlar , daha inançlı müminler , dayanamayıp , gölün içine atlıyorlar , küçük çocuklar ise , henüz olan bitenin farkında olmadıkları için, üstlerine dökülen soğuk sudan korkup , ağlayarak kaçmaya çalışıyorlar. Adayların içinde bulundukları huşu pozisyonları , hac işlemi bitip , Brahmin para istediği zaman sona eriyor , sessiz de olsa , bir pazarlık yapılıyor , böylesine kutsal bir işleme tavassut eden Brahmin ile.

Bir ara 15-16 yaşlarında bir genç selam vererek yanıma geliyor , Türk olduğumu öğrenince , metal TL istiyor , ama yanımda olmadığı için veremiyorum. Ailece , tatil için , Varanasi’den gelmişler , bilgisayar eğitimi görüyormuş. Çok tatlı kız kardeşi var , torunumu hatırlatıyor bana , severek okşuyorum yüzünü.

Saat 17.00. Gölde , zil, çan, davul sesleri yankılanmaya başladı yine. Mukti Ghat’a geliyorum , Hintli, Batılı gençler , önlerindeki değişik boyuttaki davulları , büyük bir beceri ve ritm ile çalıyorlar. Önlerinde Şiva’nın üç oklu mızrağı , yan tarafta Krishna’nın heykeli yer alıyor. Selam vererek arkalarındaki duvarın üzerine oturuyorum. Etraftaki tütsülerin dumanı , sık sık üzerime geliyor , genzim yanıyor. Güneş batmaya yüz tutarken , İndra Ghattayım. Gölün yüzeyi ayna gibi , gökyüzü her şeyiyle suyun içine düşmüş.Başka bir yönden çan sesleri gelmeye başlıyor , cılız kandillerin aksi göle vuruyor. Anlaşılan başka bir ayin başlayacak. Bu, Pushkar Gölü kıyısında üçüncü gün , aynı saatlerde , aynı duyguları yaşıyor , mistik duygulara teslim oluyor , onlarla sürükleniyor , taşıyor , coşuyorum.

Yanıma yaklaşık 20 kişilik Batılı bir turist grubu gelip oturuyor. Az önce , lüks bir otobüsten indiler. Gölün durgunluğu , ortamın mistisizmi etkilemiş olmalı , ancak ; henüz hazmedememiş olduklarından , ürkek bakınıyorlar. Rehberleri , ritüele katılmak isteyenleri soruyor , hepsi el kaldırıyorlar. İngilizce bilen Brahmin’e teslim ediyor rehber. Göl kıyısında dizilmiş turistlerin , arkalarına , rehberin yanındaki küçük çocuk , birer Hindistan cevizi bırakıyor. Tanrının temsilcisi Brahmin , turistlerin alınlarına birer tikka(*) konduruyor. Ritüel kısa sürüyor , hepsi vakarla yerlerinden kalkıp , otobüslerine biniyorlar. Hava karardı , ayaklarım dondu. Ghattan çıkıyor , kısmen tenhalaşmış çarşıdaki fırınımdan , içinde boydan boya acı yeşil biberler olan börekleri seçerek , beni ısıtırlar ümidi ile otelin yolunu tutuyorum , yarın ki Jaipur yolculuğunda , dışarıdan bir şey yemek istemediğim için , bir kilo muz alarak.

Odamda , börek biberlerinin acısı ile göz yaşları içinde akşam yemeğimi hallediyorum. Yarın , 09.30’da Marwar Otobüs Garajından kalkacak Jaipur otobüsünde olacağım , aslında tekrar Jaipur’a dönmek istememiştim , ancak Sri Lanka’ya uçak bileti bulmam problemli olduğundan , Jaipur Havaalanını kullanmak zorunda kaldım. Yarın sabah , tek sıkıntım dağılıp saçtığım eşyalarımı sırt çantama sığdırabilmek.

02.01.2007 ( PUSHKAR - JAİPUR )

Sabah 07.30’da kurduğum saat , çalmaya fırsat bulamadan , otelin hemen yanındaki , bahçeli evden gelen seslerle uyanıyorum. Sabah kahvaltısı için , samosa ve çay almak üzere çıkıyorum. Brahma Tapınağını döner dönmez , dilenciler sarıyor etrafımı. Oysa , Pushkar’da hemen herkes uykuda henüz. Sade kahvaltı salonları açık , bir de , çöpçü kadınların süpürdüğü yerlerden yükselen toz bulutları dolaşıyor Pushkar sokaklarında.

İçine mercimek (dal) olan , sıcacık kızarmış böreklerden alıp , odama dönüyor , çay demleyip kahvaltı yapıyorum. Az sonra , içimde Pushkar’dan ayrılmanın hüznü , sırtımda çantam oteli terk ediyorum. Otel sahibi ortalarda yok , üç günlük ücret olan 600 Irs’ yi , ortalığı süpüren çocuğa bırakıyorum, gerisi Allah kerim. 25 gündür , dünyadan ve ülkemde olanlardan haberim yok. Dün , bir adamın okuduğu gazetede, Saddam’ın bir ay önce idam edildiğini , ancak , kamuoyundan saklandığına dair bir haber çarpmıştı gözüme.

Dünden öğrendiğim yolları izleyerek , Marwar Otobüs garajına geliyor , 77 Irs vererek , direkt Jaipur’a gidecek olan Blue-Line otobüsüne biniyorum. Otobüs garajında , otobüsten çok inek ve köpek var. Zar zor çantamı bir köşeye sıkıştırıp , üçlü koltuklardan birine ilişiyorum. Saat 09.35’de hareket eden otobüste iki şımarık İngiliz kız , iki de Japon var, gerisi hep Hintli. Pushkar’dan çıkıp Ajmer yoluna tırmanırken , son kez Yılan Dağına ve tepesindeki Svatri Tapınağına bakıyorum. Ciddi bir biletçi , biletleri kontrol ediyor , benim yerine bir Hintli oturmuş , küçük bir şövenizmle , Ajmer’de inecek , sonra yerine geçersin diyor. 11 km. sonra Ajmer’deyiz. Ajmer’in turistik bir etkinliği yok anlaşılan , hiçbir rehberde önerilmiyor. Ancak , büyük bir yerleşim olduğu belli. İnip binen yolculardan sonra , 10.30’da hareket ediyor , yarım saat sonra da Delhi otoyoluna giriyor. Hindistan’ın genel perspektifine uymayan bir yol burası. Sık sık 100 m. ileride WC olduğunu belirten levhalar var. Oysa , ben sokak köşelerinde , bir duvarla çevrili , açık tuvaletlere bayağı alışmıştım.

Yollar düzgün sayılır , ama otobüsler öylesine döküntü ki; her yanı sallanıyor , parçalanacakmış gibi. Saat 13.00 civarında Jaipur’a giriyor , artık aşina olduğum Jaipur’da bir rikşaya 10 Irs vererek , daha önce geldiğim Evergreen Otele yerleşiyorum. Çantalarımı bırakıp , bir şeyler yemek için , favorim olan Handi Restoran’a giriyorum. Kızarmış piliç ve pilav ile Pushkar’daki limitli yemeklerin acısını çıkarıyorum. ( 250 Irs) . Zaten , Handi’nin porsiyonları öylesine büyük ki , doymamak mümkün değil. Üstelik , burası zengin turistlerin de çok rağbet ettiği bir yer. M.I.Road’da kısaca bir tur atıp , otelin terasında , kuş sesleri arasında notlarımı yazıyorum.

Pushkar’ın huzurundan sonra , Jaipur’un trafik ve kaosu bunaltıyor. Miskinlik yapıp , oturmayı tercih ediyorum. Sanırım , Jaipur’un gezilmedik tarafını da bırakmadım.

03.01.2007 ( JAİPUR - MUMBAİ - CHENNAİ - SRİ LANKA )

Gece yarısı 01.30’da üst katta , masa , sandalye sesleri ile uyandım. Tekrar uyumuşum. Bu kez , saat 05.00 ‘de gök gürültüsüne benzer bir sesle uyandım , baktım yağmur yok. Sanki , büyük bir teneke kutuyu , yollarda yuvarlıyorlar. Yer gök inliyor. 15-20 dakika sonra azaldı sesler. Hindistan’ın sürprizi bitmez. Büyük ihtimal ; hıyarın biri , beş para etmez bir hurda parçasını taşımak için , tüm şehri ayağa kaldırıyor. Uyuyamayacağımı anladım. Eşyalarımı , çantalarımı gözden geçirip , resepsiyona indim. Dünkü , rikşaya , sabah beni almasını söylemiştim. Baktım , başka biri beni bekliyor, kendisi gelememiş , arkadaşını göndermiş , 100 Irs ‘ye sabah ayazında , perdelerin arasından giren , kavurucu soğukla , Jaipur Havaalanına geldim. Spice Jet standında , rezerv kağıdımı verip , biletimi aldım. Büyük sırt çantamı kargoya vererek kurtuldum. Uçak 09.30 ‘da kalkacak .Havaalanı , zengin Hintlileri misafir ettiğinden , çok farklı ve temiz. 09.45’de hareket ediyoruz. Chennai aktarmalı , Colombo’ya gideceğim derken , uçak Mumbai’de indi. Yolcular iniyor , başkaları biniyor , Chennai yolcularının kalkmamaları isteniyor anons ile. Pencereden dışarı bakıyorum. Hindistan hep aynı. Neredeyse uçak kanadının değeceği mesafede , barakalarda yaşayanları görüyorum , belki de şantiye kulübeleri. Mumbai havaalanında , uçak trafiği çok yoğun. Ancak , 12.45’de uçuşa geçebiliyoruz. Aşağıda , sahillere yaklaştıkça sapsarı okyanus sularını , göletleri , pirinç tarlalarını , kurumuş nehir yataklarını seyrederek , saat 14.20’de Chennai’ye varıyorum.

İner inmez , yüzüme sıcaklık dalgası çarpıyor.Kıta büyüklüğündeki Hindistan’ın kuzeyinden , güneyine inince iklim haliyle değişiyor. İlk şoktan sonra , bir ağacın gölgesinde , ayağımdaki kalın botlarımı çıkarıyor ve sandaletlerime geçiyorum. Sırt çantamı , çıkışın hemen karşısındaki emanete bırakıyorum( 30 Irs). 7 saat sonra Sri Lanka uçağı kalkacak. Bu süre içerisinde Chennai’nin bir kısmını gezebilirim diye düşünerek , havaalanının arkasındaki kalabalık caddeye geliyorum. Niyetim , Marina Beach sahillerine gitmek. Bir rikşaya söylüyorum , 400 Irs diyor , ben mesafeyi bilmediğim halde , Racastan’dan gelen alışkanlıkla 50 Irs. deyince , adam , “otobüse bin “ diye söyleniyor. Aslında , otobüs durağındayım. Birine soruyorum.Marina Beach’e gitmek için , 216 nolu otobüse binmem gerektiğini öğreniyorum. İlk gelen 216’ya atlıyorum( 5 Irs).Chennai ( eski adıyla Madras) TamilNadu eyaletinin başkenti. Tamil etnik grubunun yaşadığı bu bölgede , Tamiller sık sık bağımsızlık isteği ile ayaklanıyorlar. Hintlilere de , pek benzemiyorlar , Afrika’lılar gibi görünüyorlar.Hava sıcak , rüzgar yok , otobüsün bütün camları açık. 45 dakika dur kalklarla gittikten sonra , biletçi ikaz ediyor beni , Marina Beach durağında iniyorum. Jaipur’da bulduğum Chennai haritasına göre , yakınlarda St. Thoma Bazilikası olmalı. Genç bir kıza soruyorum, kararlı bir sesle 1.5 km. ilerde diyerek , tam ters istikameti gösteriyor. Chennai’da kuzeydeki yoğunluk ve sefalet manzaralarına pek rastlamadım şimdilik. Yollar geniş , arabalar genellikle yeni , halkın giyimi de derli-toplu. Solumda 300-400 m. genişliğinde Bengal Denizi upuzun kum plajları ile uzanıyor , deniz insan dolu. Epey yürüdükten sonra , başka birine soruyorum , St. Thoma Bazilikasını , adam 4 km. daha var demez mi ? İlk tarifi yapan genç kızın kulaklarını çınlatarak , 50 Irs’ye bir oto-rikşaya binip , bazilikanın önünde iniyorum. İngiliz emperyalizmi ve Portekizliler , kuzeyde , Moğol İmparatorluğunun Müslüman yapısı ve Hinduizm’in daha yoğun ve kutsal yerlerinin çokluğundan dolayı , Hristiyanlığı daha çok güneyde yayabilmiş , anlaşılan. Yollarda , pek çok kilise , vakıf ve boyunlarındaki haçlarla Hintli görüyorum.

St. Thoma Bazilikası geniş bir bahçe içerisinde bir külliye. Hemen karşı binada okul , arkasında da müze var. Giriyorum iki katlı müzeye. St. Thoma’nın İ.S 52 yılında buraya geldiği, yazılı bilgi panosunda. Biraz dolaşıp , çıkıyorum.

Burada da , rikşacılar bulaşmaya başlıyor , inat edip yürüyeceğim diyorum.Ancak , içlerinden biri , acıktığımı anlamış olmalı. “ İyi bir restoran biliyorum. “ deyince , daha hızlanarak , gitmeye karar veriyorum. Adamcağız , yorulup, pes edeceğimi sanarak , ağır ağır yanımda geliyor , sırıtarak. Restoranı buluyor ve içeri giriyorum. Geniş salonun duvarlarında , Gandhi’nin ve Hintlilerin , İngilizlerle mücadelesini gösteren fotoğraflar var. Lavabosu , sabunu ile kuzeydekilerden daha bakımlı bir restoran burası. Duvarda asılı kocaman menüden , en pahalı yiyeceği seçiyorum . adı ghee roast ( 30 Irs ! ). Geniş palmiye yapraklarının üzerinde , küçük öbekler halinde , acı soslar , bir kase dal ( mercimek) ve bunların hepsinin üzerini örten , külah şeklinde bükülmüş , saçta pişirilmiş , yufka geliyor. Bütün bunları görünce , zaten kısmen doyuyorum. Üzerine bir keyif çayı içip , 160 Irs ödeyip , çıkıyorum. Benimle , restoranın önüne gelen rikşacı , hala bekliyor , çıktığımı görünce yine sırıtarak rikşaya davet ediyor Oysa , benim vaktim var , özellikle de , otobüse binerek , halkı tanımak istiyorum. Ne yapıp edip , peşimden geliyor , neden sonra pes ederek , uzaklaşıyor. Otobüs durağında bekliyorum , çok geçmeden 216 nolu otobüs geliyor. Ama öyle kalabalık ki; zaman zaman ayaklarım yerden kesiliyor. Fotoğraf makinemi kırılmaktan koruyayım derken , benim kemiklerim kırılacak. Brodway – Tabaram hattında çalışan bu otobüsten hayırlısı ile inebilecekmiyim diye düşünmeye başlıyorum. Her durakta 10-15 kişi daha biniyor , hiç inen yok. Mesai bitimi , eve dönüş saatine denk geldim , trafik de adım adım ilerliyor.Neyse ki , uçağın hareketine daha çok var. Saat 19’da havaalanının karşısındaki durakta inmem gerektiğini söylüyor , yardım rica ettiğim gençler. Toz-toprak , gürültü içerisindeki caddeye dahil oluyorum , İstanbul’da edindiğim maharetle araçların arasından , slalomlar yaparak hava alanı tarafına geçip , emanetten sırt çantamı alıyor , perona girip , çek-in işlemini yapıyorum. 21.30 ‘da Sri Lanka’nın baş kenti Colombo’ya uçacak uçakla , Hindistan gezim bitecek. Güney Hindistan’ın koloniyal tarzını gözlemleyemedim , ancak , kuzeyin kültürünü yeterince tanıdığımı söyleyebilirim. Uçuş 80 dakika kadar sürecek. Hindistan’ın güney sahillerinden , Sri Lanka’ya feribot seferleri var , ama , Sri Lanka’nın kuzeyindeki bölgeleri ellerinde tutan Tamil Eelam ( Tamil Kaplanları) isimli ayrılıkçı örgütün , olası bir eylemine uğramamak için , yabancılara önerilmiyor , ben de cesaret edemedim , denizden Sri Lanka’ya gelmeye. Sri Lanka farkı ortaya çıkıyor , uçakta bira ikramı yapılıyor , Hindistan’da süt bulamadığım günleri hatırlıyor , o günlerin anısına , hostesin bira teklifini geri çeviriyorum.

Aşağıda ışıl ışıl Colombo havaalanı gözüküyor. Bu gezinin Nepal ve Hindistan’dan sonraki Sri Lanka etabı da , beş-on dakika sonra başlayacak. Sadhular , Ganga Aarti törenleri , Şiva , Ganeş , Vişnu , tüm Hindistan’da gördüklerim , yaşadıklarım uzun süre hafızamdan çıkmayacak.

Zaten , bir yolculuk , o yolculuktan hiçbir iz kalmadığı zaman bitmiyor mu ?

Meraklısı için notlar ;

* Şhiva; Hinduizme göre yüce tanrı Brahma’dır.Üç fiziksel ifadesi vardır. Brahma yaratıcı , Vişnu korucu , Shiva ise yok edip , tekrar yaratanıdır ki ; Hindular bu özelliğinden dolayı , Shiva’ya daha çok ilgi gösterirler.

* Rikşa; Nerdeyse bütün Asya ülkelerinde kullanılan geleneksel ulaşım aracı. Bir bisiklet mekanizması ile arkadaki , yolcu mahalli çekilerek hizmet verir. Oto rikça denen motorluları giderek yaygınlaşmıştır.

* Rikşawallah ; Rikşa sürücülerine verilen ad.

* Ghat ; Hinduların kutsal banyo yaptıkları , ölülerini yaktıkları , göl , deniz , özellikle de Ganj nehrine uzanan geniş merdiven platformlar.

* Sadhu ; Dünya nimetlerinden vazgeçerek , kendilerini Hinduizm’in ritüel ve yaşam tarzına adamış , maddi yaşamdan uzak müminler.

*Momo ; Anadolu’da çok yapılan mantının , daha iri parçalısı.Özellikle Nepal’de yaygındır.

*Çapati ; Tam kepekli un ve su karışımından oluşan hamurun , tavada yağsız pişirilmesi ile yapılır. Hindistan yemeklerine alışana kadar kullanılan tek alternatiftir.

*Dhal ; Sulu mercimek yemeğidir. Büryani denilen pilav ve çapati ile Hint mutfağının demirbaşlarındandır.

*Jainizm ; Budizmle çağdaş , evrenin sonsuz ve yaratılmadığına inanırlar.Acı vermeme inançları gereği , müminleri , havadaki bakterilere bile zarar vermemek için , yüzlerine maske takarlar. 4 milyon inananı vardır.

*Sikhizm ; Hinduizm’in kast sistemine tepki olarak 1469 da kurulmuştur. İslam ve Hindu kaynaklarından yararlanılmış bir inanç sistemidir.Özellikle Pencap eyaletinde 18 milyon kadar Sikh yaşar , zaman zaman ayrılıkçı eylemler yaparlar.Saç ve sakallarını hiç kesmez , sarıkların içinde saklarlar.

* Ashram ; Hinduizm’ in dini öğretilerini , yoga , meditasyon gibi tekniklerini öğreten okullar.

*Ramayana ; 24000 beyitten oluşan , Hint mitolojisinin kaynağı , Rama’nın hayatını , bu süreç içinde de iyi ve kötüyü anlatır.

*Thali ; Hint mutfağında , bir öğünlük yemeğin , pek çok çeşitleri içeren küçücük kaplar içerisinde , iki-üç kaşıkla bitirilebilecek miktarlarda sunulması.

*Lingam ; Hinduizm’de erkeklik organını ifade eden kelime.Ancak , cinsellikle , inancın iç içe geçtiği bir kavramdır.

*Namaste ; Sanskritçede merhaba.

*Pranayana ; Hinduizm’de nefes teknikleri ile nefsin denetim altında tutulması.

*Naga ; Hindu inancında yarı insan , yarı yılan olan varlık.

*Guru Nanak ; Sikh dinini 1469 yılında kuran kişi.

*Granth Sahib ; Sikhlerin kutsak kitabı.Hindu ve İslam inancından yararlanılarak yazılmıştır.

*Genellikle Kuzey Hindistan’da inşa edilmiş , çevreden izole , büyük , ince mimari özellikler taşıyan , Pers orjinli ikamet cinsi.

* Çai ; Hindistanda süt , çay , zencefilden oluşan içecek.

*Samosa ; İçine , patates , sebze konarak kızartılan aperatif hamur işi.

*Navanda ; Asyada kullanılan uzun saplı yaylı çalgı

*Tikka ; Hindu’ların alınlarının ortasında kırmızı boya , üzerinde bazen pirinç tanecikleri olan damga.

KALDIĞIM OTELLER

Agra ; Tourist Rest House Kachahari Road 250 Irs.

Delhi ; The Jacaranda B-6 Greater Kailash Part- 1 , Yeni Delhi 1000 Irs.

Ajay Guest House 5084-A Main Bazar , Pahar Ganj Yeni Delhi 250 Irs.

Jaipur ; Evergreen Hotel Keshav Path Ashok Marg, 300 Irs.

Jodhpur ; Jasman Bhawan Near Sardar Market 250 Irs.

Rishikesh ; Swargashram- 249304 www.hotelgreen.com 300 Irs.

Pushkar ; Hotel Aroma Near Brahma Temple www.aroma-hotel.com 200 Irs.

GEZİNİN COĞRAFİK VE EKONOMİK KAPSAMI

NEPAL____________ ( 08.12.2006 - 13.12.2006 )

Kathmandu

Pokhara

Bakhtapur

Pagan

Sunouli ( Hindistan sınır kasabası )

HİNDİSTAN_______ ( 13.12.2006 - 04.01.2007 )

Bharawia ( Nepal sınır kasabası )

Varanasi

Agra

Delhi

Rishikesh

Haridwar – Moussorie

Amritsar

Jaipur

Jodhpur

Pushkar

Chennai

SRİ LANKA___________ ( 04.01.2007 - 11.01.2007 )

Colombo

Unawatuna

Galle

Nuwaraelia

Dambulla

Sigiriya

Kandy

İstanbul-Kathmandu ( Air Arabia ) 168 $

Colombo-İstanbul ( Air Arabia ) 199 $

Jaipur-Chennai- Colombo ( Spice Jet ) 265 $

Vizeler-Seyahat Sigortası 75 $

Gezi süresince tüm harcamalar 735 $

___________

1442 $

 
Toplam blog
: 80
: 6572
Kayıt tarihi
: 04.03.07
 
 

Hayatın anlamı; anlamlı yaşamaktır. ..