Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

09 Aralık '15

 
Kategori
Felsefe
 

Hristiyan Batı ve Müslüman Doğu...

Hristiyan Batı ve Müslüman Doğu...
 

funda's


Batı Dünyası'nın bilimsel, sosyal ve ekonomik gelişme nedenleri, dünya üzerindeki üstünlüğü çoğu zaman sömürgeciliği ile bağdaştırılır. Evet, Batı'nın sömürgeci olduğu bir gerçektir; ancak Batı, sömürgeci olduğu için gelişmemiştir, bilakis geliştikten sonra sömürge politikası izlemiştir. Dünyaya egemen olma arzusu önce düşüncede oluşmuş, ilerleyen süreçte bu arzu maddesel düzeyde kendini göstermiştir. Zira, salt sömürgecilik gelişme için yeterli bir neden olabilseydi İslam ülkelerinin de -örneğin Osmanlı Devleti gibi- fethettiği devletlerin el koyduğu ganimetleri ve ele geçirdiği zenginlikleri ile bilimsel sosyal ve dahi ekonomik olarak gelişmesi gerekirdi. Avupa'da bir çok yapısal değişimin oluşmasında büyük etki gösteren teknik buluşlar daha gerçekleşmeden çok önce birden fazla yüzyıla yayılan entelektüel bir devrim sonucu avrupa insanının hayata bakış açısını değiştiren yeni bir davranış-tutum modeli oluşmuştur.
 
Batı ülkeleri Ortaçağ'da en karanlık dönemini yaşarken İslam coğrafyasında görece bir aydınlanma dönemi yaşanmıştır. İslam dünyasının altın çağı olarak nitelendirilen bu dönem tercüme hareketi ile Eski Yunan ve Hint  klasiklerinin arapçaya çevrilmesi; astronomi, fizik, matematik, kimya gibi alanlarda görülen ilerlemelerdir. Bu dönemde Farabi, Ömer Hayyam, İbni Sina ve Biruni gibi bilim adamları Antik Yunan kaynaklarından yararlanarak bir takım sentezler yapmışlardır. Antik Yunan'n bilimsel bilgi birikimlerinden yararlanıp aynı zamanda bu birikime önemli katkılarda bulunmuşlardır. Ancak İslam dünyasının bilgiye ve bilime olan merakı giderek azalmış ve yerini akla ve bilime kapalı bir gerileme sürecine bırakmıştır. İşte bunun sebeplerini yani o çağdan itibaren İslam ülkelerinin Batı karşısında neden geri kaldığınıı anlayabilmek için Batı Dünyası'nda Yeniçağ'da neler yaşandığını irdelemek gerekir.
 
Avrupa, rönesans ve reform hareketleri ile ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel anlamda çok büyük bir değişim sürecine girmiştir. Yeniden doğuş anlamı taşıyan rönesans ve iyileştirme, ıslah etme anlamı taşıyan reform hareketleri ile Avrupa'da kilisenin skolastik düşünce tarzı yerini bilimsel düşünceye bırakmıştır. Din adamlarının ve kilisenin halk üzerindeki hegemonyası sarsılmış ve bu da sekülerizmin önünü açmıştır. Rönesans, doğayı sembolik görüntüsünden sıyırarak fethedilmesi gereken bir konu halinde getirmiştir. Doğayla efsane ve dinsel güçlere dayanarak anlaşan avrupa insanı doğayla giderek akıl yoluyla iletişime geçmeye başlamıştır. Rönesans ve reformun devamı niteliğindeki aydınlanma diğer bir deyişle akıl çağında feodal ve baskıcı düzene karşı bir özgürleşme hareketi baş göstermiştir. İnsan hakları, eşitlik, demokrasi, bilimsel düşünüş, din ve devlet ayrılığı gibi modernizmin temel kavramları oluşmuştur. Aydınlanma ile özgürlük akıl ve birey kavramları baş köşeye oturtulmuş; akıl inancın, kutsal kitap da kilisenin  boyunduruğundan kurtarılmıştır. Hatta İncil yeniden ele alınmş İncil'i anlama ve yorumlama tekeli kiliseden alınıp bireyin iradesine bırakılmıştır. Yaşamın her alanında eleştirel akıl, dolayısıyla özgür düşünce hakim kılınmıştır. Ortaçağ'ın kilise egemenliğinden kendini kurtarıp aydınlanmaya doğru yol alan Batı, öncelikle bireylerin her alanda ve her anlamda özgür bir biçimde yaratıcılıklarını ortaya koyabileceği bir kültürel ortamın önünü açmıştır. Siyasal iktidarın yetkilerini sınırlandırmış ve iktidarı halka  hesap vermekle yükümlü  kılmıştır.  Halkın iradesini siyasi iktidarın, siyasi gücün önüne çıkartmıştır. İktidar sınırlandıkça özgürlüklere yol açılmış dolayısıyla yaratıcılığın önündeki engeller ortadan kalkmıştır. Elbetteki böyle bir ortam bir çok entelektüel yetişmesi için gerekli iklimi oluşturmuştur. Ortaçağ'ın sona ermesi, tarihi süreç içinde, bireylerin inandıklarıyla değil yaptıklarıyla değerlendirilmesi anlayışının da başlangıcı olmuştur. Sanat ve edebiyatta, giderek bilimde ortaya çıkan başarılar, doğmalar karşısında akla güven duymayı ve ona önem vermeyi de beraberinde getirmiştir.  
 
Avrupa'da reform hareketleri ile devlet ve din arasına mesafe konulmuştur. Şeriat hukukunun kuralları ile yönetilen İslam toplumları hiç bir ilerleme kaydetmezken hukuk alanında demokrasiyi benimseyen Batı, gerekli kurumsal dönüşümleri üretebilme olanağına kavuşmuştur. Mezhep kavgaları Batı'da da yaşanmıştır. Katolikler ve protestanlar arasında uzun ve kanlı mezhep savaşları olmuştur; ancak Hristıyan Batı savaşla bir yere varılamayacağını anlamış ve farklı mezhep ve düşüncelerin birarada yaşamasını olanaklı hale getirecek çoğulcu ve barışçıl bir anlayışı üretebilmiştir. Kısacası Batı'yı İslam ülkelerine karşı üstün kılan en önemli unsur özgürlükçü anlayışa dayalı yaratıcı bir kültür ve din ve devletin yalnızca kağıt üzerinde değil uygulamada da birbirinden ayrı tutulması yani sekülerizmdir. Din ve bilimi iki çocuk olarak düşünelim. Din, ailesine soru sormadan itaat eden, her söyleneni kabullenen yumuşak başlı bir çocuktur. Bilim ise ailesine “Bu nedir?”  “Bu nasıl meydana gelmiştir?” “Bu neden böyle olmuştur?”  v.b. sorular soran, sorgulayan bir çocuktur. Bu düşünceden yola çıkarak Batı ülkeleri ve İslam devletlerini iki farklı çocuğa benzetebiliriz. Bu iki çocuk arasındaki gelişimsel farkın sebebi Batı ve İslam Ülkeleri arasındaki gelişimsel farkın da sebebidir.
 
Dünyada olmakla dünyaya ait olmak aynı şeyler değildir. Dünyaya ait olmanın yolu öncelikle özgür düşünce ve bilimsel akıl ile mümkündür. İnanç ise kişi ile Tanrı arasında yaşanan özel bir durumdur. Ancak İslam dünyası bu ayrımı yapamamış ve en büyük ilerleme ajanı olan azmi kadere bağlı düşünce yapısıyla köreltmiştir. İslam dünyası  “Okuma yazma iyi bir şey olsa idi ilk önce  Peygamberimiz okuma yazma öğrenirdi; demek ki iyi veya gerekli bir şey değil.” diye düşünen büyük bir müslüman kesim yaratmıştır. Suudi Arabistan'da yüzde 40 olan okuma yazma oranı buna güçlü bir örnektir. Bilimin ve aydınlıkçı düşüncenin etkin olmadığı toplumlarda siyaset; etnik, din ve mezhep farklılıklarını körükleyerek ve bilim dışı öğretileri empoze ederek kişisel ve toplumsal gelişimin önünde büyük bir engel teşkil eder. Bu bağlamda  İslam toplumlarının da rönesans ve reforma ihtiyaçları vardır. Kanlı iç savaşların ortasında bu ne derece mümkündür işte orası bilinemez.
 
 
1926-1996 yılları arasında  yaşamış 20. yüzyılın en büyük bilimcilerinden biri olan  ve İslam dünyasında bilimsel bir rönesans hayali olan Pakistan'lı teorik fizikçi Abdüsselam, İslam dünyasının bilim ve akıl ile arasına koyduğu mesafeye, daha da açığı bilimi dışlayıcılığına güzel  bir örnektir; Abdüsselam 1979 Nobel ödülünü bilimdeki güçlü teorilerden biri olan ve doğanın dört temel kuvvetinden ikisinin (elektromanyetik kuvvetler ve zayıf nükleer kuvvetlerin) nasıl birleştirileceğini tanımlayan elektrozayıf teorisinin gelişmesindeki katkısından dolayı Sheldon Glashow ve Steven Weinberg ile birlikte paylaşmıştır. Abdüsselam dindar bir müslüman olmasına rağmen Sünniliğe uymayan dini inancı ve görece karışık bir dinî anlayış olan Ahmedîyye taraftarlığı nedeniyle 1970’lerde Pakistan tarafından dışlanmış buna rağmen ülkesine bağlılıığını sürdürmüş ve İslam dünyasında bilimi teşvik etmek için yorulmadan çalışmıştır. Ancak Abdüsselam’ın hayali  gerçekleşmemiş ve ölmeden önce şu kayda değer tespiti bırakmıştır... “Bu gezegendeki bütün uygarlıklar arasında bilimin en zayıf olduğu kesim İslam coğrafyasıdır. İçinde bulunduğumuz çağın koşullarında onurlu bir toplum yaşamı direkt olarak bilime ve teknolojiye bağlı olduğundan bu zayıflığın tehlikesi geçiştirilemeyecek kadar büyüktür”.
 
 
Sevgiyle…
 
Funda Kocatürk
(funda’s)
 
www.facebook.com/fundaa.kocaturkk
https://twitter.com/funndas
 
 
Toplam blog
: 33
: 406
Kayıt tarihi
: 17.03.15
 
 

Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji. Felsefe Grubu Öğretmeni. ..