- Kategori
- Haber
Hukuk devleti miyiz, Muz cumhuriyeti mi?

Fotoğraf: www.milliyet.com.tr
Anayasa’dan maddeler vermek istiyorum önce…
Madde 2. – Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.
Madde 68, Fıkra 4: Siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.
Madde 69, Fıkra 4: Bir siyasî partinin tüzüğü ve programının 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde temelli kapatma kararı verilir.
Öncelikle sormak istiyorum…
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bir “Hukuk devleti” midir, yoksa “Muz cumhuriyeti” mi?
Eğer bu ülke bir “Hukuk devleti” ise mesele yok, eğer “Muz cumhuriyeti” ise bir mesele var mı yok mu, bakılır…
Eğer “Hukuk devleti” ise, Sayın Başbakan’ın 14 Mart 2008 tarihinde yaptıkları iki saat iş bırakma eyleminden dolayı kendi başına karar verip “Yaptıkları iş hukuksuzdur” diyemeyecektir. Eğer iş bırakma eylemi gerçekten hukuk dışı bir davranış ise, bu ülkede bağımsız ve siyasetten etkilenmeyen, hukukun üstünlüğüne kendini inandırmış ve adamış “Yargı”, görevini elbette yerine getirecektir, başbakanın müdahil olmasına gerek yoktur.
Yine bu gün gündem, öyle haber kanallarının söylediği “Bomba” gibi düşen değil “Ben geliyorum” diyen bir haberle ısındı.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, AKP’nin Anayasa’nın 69. maddesi gereğince kapatılması isteği ile Anayasa Mahkemesine başvuruda bulundu.
Eğer Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bir “Hukuk devleti” ise, yasaları uygulayacaktır. Bunda hayret edilecek bir durum söz konusu değil.
İşin bu tarafını elbette yargıya bırakmak gerekir. Yargı, bir şekilde kararını verecektir.
Gelelim “Parti kapatılması” soruna bir çözüm müdür?
Benim düşüncem, parti kapatılması, bu güne kadar soruna çözüm ne yazık ki olmadı. Kapatılan partinin yerine yenisi kuruldu. Hatta öyle ki, kapatılması mukadder olunca, yedeği bile önceden hazır tutuldu.
O halde, parti kapatmak, soruna çözüm olmuyor, bu belirlenmiştir.
Yasalar çerçevesinde bu soruna da bir çözüm üretmek gerekir. Ancak o sorunu çözecekler, sorunu yaratanlar olduğu için, çözüm de olanaksız hale gelmektedir.
Kapatılması istenen AKP, Anayasa’nın 68. maddesinin 4. fıkrasındaki suçu, ısrarla işlemektedir.
Neden?
Çünkü, varmak istediği nokta orasıdır… Yani “Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir” kuralını ortadan kaldırmak ve “Türkiye İslam Cumhuriyeti Devleti”ni oluşturarak, bundan 85 yıl önce kurulan ve bu güne kadar devrim yasaları ile korunan devleti, karşı devrim ile ortadan kaldırmaktır.
Bunu yapacak olan AKP adı altındaki “Siyasi parti” elbette değil, yapacak olan o partiyi yönetenlerdir. O halde, meseleyi “Yönetenler” yönünden çözmek daha doğru olur.
Olmasına olur da, dediğim gibi bu düzenlemeyi yapacak olan siyasi güç, irade, bunu yapmak istemiyor. Zaten sorun da burada “Düğümlenmiş” olarak ortada durmakta, yasalara göre görevini yapmak zorunda olanlar da “Parti kapatıyorlar” suçlamasına hedef olmaktadır.
Elbette “Vatandaş” olarak ne düşündüğümüz çok önemli değil. Önemli olan “Yargı”nın hiçbir etki altında kalmadan yasalara göre karar vermesidir.
Bekleyeceğiz ve göreceğiz ve artık dava aşamasında olduğu için de bu konuda yazamayacağız. Dahası "Hukuk Devleti" miyiz yoksa "Muz Cumhuriyeti" mi, anlayacağız...
Ancak, bir son dakika gelişmesi olarak AKP’den bir açıklama geldi. Genel Başkan Yasrdımcılarından Dengir Mir Mehmet FIRAT, yaptığı açıklamada aynen şöyle söylyor.
“Biz AK Parti olarak 22 Temmuz’da sandıkta verdiğiniz temsil yetkisine sonuna kadar sahip çıkacağız. Milletimizin uzun yıllar boyunca ağır bedeller ödeyerek elde ettiği demokratik ve ekonomik kazanımların bir kalemde silinip gitmesine hiçbir surette izin vermeyeceğiz. Bu başvuru, AB ile katılım müzakerelerine başlamış, Atatürk’ün işaret ettiği çağdaşlaşma hedeflerine her gün daha fazla yakınlaşan ülkemize ve aziz milletimize üçüncü sınıf bir hukuk anlayışı ve demokrasiyi reva görmektedir. Bir kısım yargı makamları, hukuku, iktidar mücadelesinin aracı haline getirmemelidir. Aksi takdirde bu tür hedeflerden en büyük zararı korkarız ki yine bir gün herkesin ihtiyaç duyacağı yargı kurumu ve hukukun üstünlüğü ilkesi görecektir. Unutulmamalıdır ki, demokrasilerde temsil yetkisinin kaynağı millettir. Demokrasi ve hukuk karşı karşıya getirilemez, getirilmemelidir. Türkiye bu çağda böyle bir tartışmanın içine çekilmeye layık değildir. Bu görüntüyü asla hak etmemiştir."
Evet…
Demokrasi ve hukuk karşı karşıya gelme yolundadır. Ancak bu hale getirenler de kendileri değil mi?
14 MART 2008