- Kategori
- Tarih
Hünkâr Sofraları

Ali Ufki Bey'in yazmış olduğu "Topkapı Sarayı'nda Yaşam" kitabı, hünkâr sofralarının nasıl olduğunu ortaya koyuyor...
Padişah, Hasoda ya da Hasbahçe'de yalnız başına yemek yermiş... O yemek yerken, dilsizler ve cüceler onun önünde binbir şaklabanlık yapar, padişah da eğlenceye katılır, yemeklerden onlara parçalar atar, bunları yakalamak için aralarında dövüşmelerini izlermiş...
Saray'ın bir numaralı sâkini olan Padişah acaba neler yerdi?.. Ali Ufki Bey'in notlarında bu sorunun da cevabı mevcut. Hünkâr Sofrası başlığı altında, Osmanlı tahtında hüküm süren Cihan İmparatoru'nun (Latinlerin tabiriyle "Rex Mundi"nin) sofrası anlatılıyor...
Lâkin şunu unutmamalıyız!.. O gün için Osmanlı tahtında hüküm süren kişi, dünyanın en güçlü insanıydı denilse, bunda abartı payı hakikaten pek az olur. Dolayısıyla aşağıdaki tasvir, elbette ki doğruluğu ölçüsünde, bize sonsuz olanaklara sahip bir şahsın, o zamanlarda neyi yiyip neyi içtiğini göstermesi açısından da hayli ilginçtir...
"Padişah, Hasoda'da ya da Hasbahçe'de tek başına yemek yer; ona her gün sunulan etler genellikle haşlama veya kızartma kuşbaşı koyun eti, şişte çevrilmiş koyun sucuğu, şişte çevrilmiş bir çift güvercin, pilavla beraber pişirilmiş bir tavuk ya da mevsiminde fırında pişirilmiş bir kuzudur... Ayrıca yanında her türlü hamurişi tatlı ve en lezzetlisi bile bizim damak zevkimize göre beş para etmeyen farklı bileşimler verilir...
Bu hamurişlerine baklava veya memuniye, sütle pişirilen pirince sütlü aş, şekerle dövülmüş pirince muhallebi denir. Ve padişahın susuz yuttuğu bir sürü ilâcın ardından, koca bir kap hoşaf ya da üzüm, kayısı, şeftali, kızılcık gibi her türlü meyvenin suyu getirilir.
Padişah yemek yerken, cüceler ve dilsizler önünde binbir şaklabanlıklar yapar, padişah da eğlenceye katılır, onlara masaya getirilen yemeklerden parçalar atar, bunları yakalamak için aralarında dövüşmelerini seyreder.
Sofrasında bulunan kap kacağın hepsi porselendir ya da değerli bir topraktan yapılmış martabanidir. Latinlerin "murrynum" ismini verdikleri bu toprak Hindistan'dan gelir. Bardaklar ve kaşıklar tahtadandır, padişah parmaklarını çatal gibi kullanır. Şeriat erkeklerin altın veya gümüş kap kacak kullanmalarını yasaklar, lâkin kadınlara bu konuda izin verir.
Yemekten sonra padişah ellerini küçük sabunlarla yıkar ve daha sonra kahve içer; kahve Fransa'da da herkesin bahsini duyduğu bir içecektir; bakla tanesine benzeyen bir tür büyük taneden yapılır, bu taneler önce fırında kavrulur, sonra dövülür ve kaynar suda pişirilir. Bu içecek olabildiğince sıcakken ve küçük yudumlarla içilir. Vücudun sarhoşluğunu dağıtır, dumanlanan dimaları açar, baş ağrılarını geçirir ve fazla içildiğinde de uykuyu kaçırır.
Son olarak padişaha amber sürülür, yakıldığında çok tatlı ve hoş kokulu bir duman çıkaran sarısabır tütsüleri yakılır."
Ali Ufki Bey, Saray'da yenilip içilenlerden söz ederken bazı genellemeler yapmakta... Belli başlı üç nokta var ki, hayli göze çarpıyor...
Birincisi, Türklerde ekmeğin öneminin ısrarla ve uzun uzun belirtilmesi... İkincisi, soğan ve sarmısağın o senelerde de hayli popüler oluşu... Yazar bu hususta şöyle bir not düşmüş: "Yemek çeşnilerinde çok miktarda soğan ve sarımsak kullanırlar, bunlar hazmı kolaylaştırır ve mideyi, hiç katıksız içtikleri sudan kaynaklanabilecek hamlıklara karşı korur."
Bir de notlardan, pilavın dikkat çektiği anlaşılıyor... Bu hususta küçük bir şerh düşülmüş ve şöyle denmiş: "Haftada bir gün, perşembe akşamları, (mübarek sayılan cuma akşamı kast ediliyor) büyük odadakiler dışında bütün içoğlanlarına pilav ziyâfeti çekilir. Pilav, et suyunda bütün suyu çektirilerek pişirilen pirinçtir."