​ İçimde kalan ukde / Deneme / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Eylül '15

 
Kategori
Deneme
 

İçimde kalan ukde

İçimde kalan ukde
 

 
 
-Canım dostum Yasemin'e ithafımdır-
 
İçimde kalan ukde; çocukluktan beri süren hayalim arkeoloji okuyup arkeolog olmaktı. Maalesef okuyamadım, ama içimde ukde olarak kaldı. Bu sevdamı yakın çevrem çok iyi bilir, bazen sohbetlerde de değinirim, dostlarımda bilir az çok.
 
*
 
9 yaşından 18 yaşıma kadar köyümüzdeki ören yerlerini, sit alanlarını, höyükleri dolaştım karış karış. Kimi zaman ürperdim, kimi zaman heyecanlandım. Karşılaştığım küp, testi, çanak parçaları ilgimi çekerdi, elime alıp incelerdim çoğunu; bazı parçalardaki işçiliğe hayran olur toplardım, sanki müzede sergileyecek gibi biriktirirdim.
 
Sit alanındaki ve höyüğün üzerindeki tarlalarımızda babamgil pancar sökerken, okul çıkışında yanlarına giderdim; onlar söküm yaparken toprak hafiften aşınır, toprak altında kalan parçalar yüzeye çıkardı. Tabii bunlar küp kırığı, çanak parçası olduğu için benim dışımdakileri ilgisini çekmezdi. Bu höyükler eski yerleşim yeri olduğu için hafiften taşlı olurdu; höyük üzerinde tarlası bulunan tarla sahipleri de tarlalarının ekimini kolaylaştırmak ve verimini artırmak için arada bir tarladaki taşı toplayıp tarlayı kendince temizlerlerdi; ben de birkaç defa yanlarında bulundum, ama benim ilgim taşlardaydı; bu topraklarda eskiden bir yaşam olduğunun kanıtıydı onlar.
 
Bizim köyün üç kilometre uzağında bir kale var. Kalenin tarihini Hellenistik döneme bağlıyor araştırmacılar. (Hellenistik Dönem, Büyük İskender’in Hindistan seferi sonucu başlayan doğu-batı kültürlerinin karışması sonucu oluşan kültürel dönemdir. Yıl M.Ö. 330) Köyümüz civarından geçen ticaret yolunun güvenliğinin sağlamak için karakol amaçlı yapılmış bir kale olduğunu söylerler araştırmacılar. 
 
Köyümüzdeki kalenin Hellenistik Döneme ait olduğunu öğrendiğimde 20 yaşındaydım. Doğrusu şaşırdım; çünkü daha eskidir diye düşünüyordum. 2300 yılı azımsamıştım kendimce. Çünkü kale çevresinde hiçbir anıt, hiçbir yazı, hiçbir hiyeroglif yoktur, bu da bana hep kalenin daha eski bir tarihi olacağına inandırmıştı.
 
Kale, Kale dağı denilen köyümüz yakınındaki bir dağın yamacına kurulmuştur. Dikdörtgen şeklinde bir planı vardır, en az 1000 m2 genişliğindedir.  Kalenin ön cephesi sapasağlam ayaktadır. Ön cephenin duvarı yaklaşık 10 metre kadardır. Dikdörtgen şeklindeki kesme taşlarla inşa edilmiştir. Taşların tanesi en az birkaç ton ağırlığındadır. Kale, dağın 20-30 metre yüksekliğinde olduğu için, muhteşem bir manzarası vardır.
 
Çocukluğumda bazen kendim, bazen arkadaşlarla defalarca kaleye gitmiş, sanki ilk defa görmüş gibi heyecanla gezmiştim.
 
2002 yılında üniversiteden araştırmacı ekip köyümüze gelmişlerdi, onlarla birlikte kaleyi gezmiş ve onlara özenmiştim.
 
Doğa bacaklarımdaki gücü azaltıp, yürüme kabiliyetimi bitirene kadar 18-19 yaşlarına kadar gezdim sürekli. Liseyi Ilgın’da okudum, okula giderken sabah güneşi kale çevresindeki ören yerlerini iyice belli ederdi, servis penceresinden baktıkça içim giderdi, ah bir şuraları gezsem diye; hemen aklıma gelirdi doğanın ayaklarıma takmaya başladığı pranga.
 
Lisede öğretmenler her öğrenciye sırasıyla, ‘İdealin ne?, Ne olmak istiyorsun?’ sorusunu sorarlardı. Her arkadaş bu soruyu ‘Öğretmenlik’ (Türkçe, Sınıf, Sosyal Bilgiler, Tarih, Coğrafya) olarak cevaplandırırdı. Sıra bana geldiğinde soruyu ‘Arkeoloji’ diyerek cevaplandırırdım. Bunu duyan çoğu öğretmen şaşırırdı, bazıları onda ‘iş yok ne yapacan okuyupta’ derdi. Başarılıydım derslerimde, Tarih dersinde çok iyiydim, arkadaşlarım bana ‘Herodot’ lakabını takmıştı. Hem derslerimin iyi olması, hem de işsizliğin garanti olduğu bir bölümü hedeflemem çoğu öğretmenin ilgincine giderdi. ‘Oğlum derslerin iyi işte, zekisin, sonu olan bir bölümü hedefine koy sana’ derlerdi. Haklılardı kendince, halkın menfaat çerçevesinden bakan bir algısı vardı. Sonu olması, getirisi olması önemliydi; hayal karın doyurmuyordu. Çelemediler aklımı, arkeoloji hayalimi sapasağlam tuttum. Üniversite sınavına gireceğim lise son sınıfta, arkeolojinin puanı öğretmenlik bölümlerine nazaran düşüktü, ama gene de korkuyordum ‘hadi kazanamazsam’ diye.  Lise son sınıfta millet dershaneye giderdi, ben gitmedim, ‘Okulu bitireyim de öyle gideyim’ derdim. Gene de kendimce az çok çalışırdım sınava. İlk sınavıma girdim. Bir ay sonra sonuçlar açıklandı. Kendimce sabırsızlanıyor ve heyecanlanıyordum. Sınavdan tam 316 puan almıştım, arkeoloji bölümünün puanı ise 306’ydı. (O zaman ki puanlama 300 üzerindendi) Hayallerime başlangıç için geçilmesi gereken en büyük sınavı geçmiştim. İyi bir puan aldığımı duyan teyzeoğullarım eve anneme telefon açmış ‘Mustafa Konya’ya gelsin de, burada dershane hocalarına sorup beraber yapalım tercihi’ demişler, ben de kötelene kötelene gittim Konya’ya. Dershanedeki hocaların fikrini almaya gittik, hocanın biri hangi bölümü istediğimi sordu, ‘Arkeoloji’ dedim, sonra puanıma baktı, döndü bana ‘Oğlum sen salak mısın’ dedi. Gülümsedim, ama ısrarımı sürdürdüm. Teyzeoğlum beni destekliyordu hep. Ertesi gün tercih listesi yapmaya oturduk teyzeoğlumla. Beni destekleyen teyzeoğlum başladı arkeoloji bölümü hakkında olumsuz olumsuz konuşmaya. ‘Arkeoloji ölü bir bölüm, okulu bitirince kıçına bakar oturursun, annene babana boşuna masraf ettirme, puanın iyi, puanına yazık etme, gel sana Sosyal Bilgiler Öğretmenliği yazalım’ deyip psikolojik baskısıyla aklımı çeldi. ‘Hadi öyle olsun teyzeoğlu, yalnız sosyalden sonra arkeoloji yazalım’ dedim.  Sağlık durumumun olumsuzluğundan ötürü Konya dışında hiçbir üniversiteyi yazmayacaktım, bu bir çeşit anneme verdiğim sözdü. 30 tane tercih yapılan listeye dört tane tercih yaptım. İlk iki tercih sırasına Sosyal Bilgiler Öğretmenliği birinci ve ikinci öğretimi yazdım; üçüncü ve dördüncü tercih sırasına da Arkeoloji birinci ve ikinci öğretimi yazdım. Aradan bir ay geçti, tercih sonuçları açıklandı; kahretsin ki, ilk tercihime yerleşmiştim, yani Sosyal Bilgiler Öğretmenliği birinci öğretim. Tabii, buruk da olsa sevindim; üniversiteli olmuştum, hem de milletin en az birkaç sene dershaneye gidip kazandığı bölümü hiç dershaneye gitmeden kazanmıştım; ama bir taraftan da buruktum işte, hayallerime bir çeşit kement vurulmuştu.
 
Sosyal Bilgiler Öğretmenliğini bölüm olarak sevmemiştim, ama arkadaş ve ortam bakımından çok hoşlanmıştım. Sosyal Bilgileri bölüm olarak sevmedim derken, daha doğrusu ben öğretmenlikten pek hazzetmiyordum, hiçbir zaman idealim olmamıştı. Ben asi, maceracı, aksiyonsever bir ruha sahiptim; arkeoloji tam ruh yapıma göreydi, ama iş yok diye hayallere kement atan çok bilmişlerin sözleriyle çeldirtmiştim aklımı.
 
Sosyal Bilgileri kazandığımda 19 yaşındaydım. Konya’da halam ve teyzelerimde kalarak okula gelip gittim. O sıralar yardımsız yürümem iyice zorlaşmıştı. Sabahları eniştem işe giderken okula bırakırdı. Sınıf arkadaşlarımın yardımıyla da okulda dolaşır, sınıflar arasında da hicret ederdim. Okul çıkışı da ya arkadaşlarımın yardımıyla ya da halamın oğlunun yardımıyla eve gelirdim. İlk seneyi böyle tamamladım. İkinci yıl ise yardımsız yürümem neredeyse imkânsızlaşmıştı. ‘Fazla yük olmayalım’ diyerek babam girdi devreye; arabamızla okula getirip götürdü. İkinci yılı da böyle tamamladım.  Üçüncü sınıfa geçtiğim zaman, babam girdikleri bir sanayi işinden başarısız çıkmış, ekonomikmen kendi çaplarında müthiş olarak sarsılmışlardı. Okul açılacağı zaman bana ‘Okula ara versen’ dedi.
 
Babam ‘Okula ara ver’ deyince beynimden vurulmuşa döndüm. Evet bölüm olarak okuduğum bölümü sevmiyordum ama ben orada kendimce süper bir ortam yakalamıştım. Mükemmel dostlarım olmuştu, renkli bir sınıfım vardı. Kafa dengi hocalarım, stand-up havasında geçen derslerim vardı. Babamın bana ‘Okulu ara ver’ deyişi, hayallerime vurulmuş ikinci bir kement oldu, ama babamı pek suçlamadım, kendince haklıydı. Sonuçta, gökyüzü hapishanesinde doğa tarafından ayağına pranga çakılmış bir kader mahkûmuydum ben.
 
*
 
Diyecekler belki ‘Arkeoloji’yi sonradan okuyaydın’ diye. Senden mi biliyorum adamım, eğer imkanım olsun bugün bile okurum. Arkeoloji’yi, içimde ukde diyorum, keyfimden okumuyorum.
 
Arkeoloji örgün bir bölüm. Devam mecburiyeti var. Ailem köyde ikâmet ediyor. Okula gelip gitmek imkânsız yani. Doğa ayaklarıma pranga çakmasa, Arkeoloji’yi en iyi üniversitede okurum hem de. Arkeoloji bölümü Türkiye’de en iyi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde. İşte orada okurdum.
 
Ama işte, ama işte…
 
*
 
Köyümüzdeki kale ve ören yerleri haricinde bir Sardes’i gezdim. Lidyalıların başkenti Sardes. Onu da Manisa’nın Salihli ilçesine bağlı bir köyde imamlık yapan amcam sayesinde. Amcamgile gezmeye gittiğimizde, amcaoğlumla beraber geziler yapardık, Sardes’te güzergâhlarımızdan biriydi; 12 ve 14’lü yaşlarda…
 
Şimdi Aspendos’un o gizemli havansı hissetmek, Ege kıyısındaki tüm antik kentleri karış karış gezmek, orta Anadolu’daki Yazılıkaya’yı, Hattuşaş’ı Kapadokya’yı görmek, Sümela’nın ilahi havasını içine çekmek, Nemrut’a tırmanmak, Mardin’in tarih kokan sokaklarını adımlamak, bir kazı ekibinin içinde bulunmak vardı, gerekirse amele olarak bile…
 
-Mustafa Yıldırım – 23.09.2015
 
 
Toplam blog
: 480
: 715
Kayıt tarihi
: 03.11.12
 
 

Konyalıyım. Edebiyat okudum. Amatör yazar ve şairim. ..