​ İçimdeki çocuk ağladı... / Haftasonu / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Ocak '07

 
Kategori
Haftasonu
 

İçimdeki çocuk ağladı...

İçimdeki çocuk ağladı...
 

Muratlı'yı yazdım ya geçen gün, internette yazının ekine konacak doğru dürüst bir tane fotoğraf bulamadım.

Moralim bozuldu.

Aldım fotoğraf makinemi, doğru Muratlı'ya...

Hava güzel, “bahardan kalma diye” yazacağım, mevsimlerde karıştı. Ne yorum yapacağını şaşırıyor insan.

En çok çeşmeyi merak ediyorum ne zamandır gördüğümüz yok.

E5 karayolu ile Vakıflar Köyünde helalleştik.

Trakya köyleri, hep benzer. Sulamaya götürülen inekler, kahve önlerinde güneşin durumuna göre iskemlesinin yerini değiştiren kasketli amcalar.

Sokaklarda, çamurla kardeş olmuş çocuklar.

Yol kenarlarında kullanılmayı bekleyen, çoğu paslanmış tarım makineleri.

Aşağı Sevindikli’yi geçtik, Yukarı Sevindikli’nin çıkışında dere akıyor.

Mis gibi toprak kokusunu, hissedebilelim diye arabanın camları açık.

Derenin üzerinde, korkulukları zamana teslim olmuş dar köprü, genişletme çalışmalarından nasibini almış, içleri acısı bir vaziyette görevini ifa etmeye çalışıyor.

Dereye gelince, akan su değil kesinlikle, başka bir şey. Dere saniyeleşme akmaya başlamış, kalkınma akmaya başlamış. Trakya’nın pek çok deresi gibi, cehennem kokmaya başlamış. İki kare çektim dereyi, daha fazlasını midem kaldırmadı.

Derenin kenarında eski model traktörü ile çalışan köylü bir amca var, çaktırmadan onu da aldım bir kare, “Tarlanı bu dereden mi? Suluyorsun” diye soracağım ama Trakya köylüsü utangaç.

Fotoğraf makinesini görünce, durdurdu traktörü, hızlı adımlarla köye doğru yürümeye başladı. Aklına ne geldiyse!

Muratlının girişinde sağlı sollu fabrikalar var. Demir yolunu geçince, kavşağın ortasına yapılan saatli anıttan sola döndük. Arabayı ilk gördüğümüz yere park ettik. İn cin top oynuyor Muratlı’da!

Ana cadde üzerindeki pek çok dükkân boş. Gazete kâğıtlarıyla kaplı camlarda satılık ibareleri ve ilgili kişilerin telefon numaraları göze batıyor.

Yana yana iki tarihi pasaj var. Pasajlardan bir tanesinin içindeki, dükkânların hepsi boşaltılmış. Sanırım önümüzdeki günlerde yıkılacak.

Kocaman Avukat tabelası boş pasajın içinde, trajik bir görüntü oluşturuyor.

Tren raylarının kenarında, demir salıncaklarda sallanan iki kız çocuğu fotoğraf çektiğimi anlayınca, içtenlikle gülümseyip bize el sallıyor. El sallamalarına karşılık bende makinenin deklanşörüne basıyorum.

Boş ana caddede İstasyona doğru yürüyoruz. Solda eski bir yapı; Namık Kemal Üniversitesi Muratlı Meslek Yüksek Okulu. Yüksek Okulun önünde, seyyar arabaları ile geçimini sağlayan iki tane satıcı var. Biri inanmayacaksınız belki, horoz şekeri satıyor, diğeri arabasının üzerine yazdığı ismi ile “Rumeli Salepçisi”

Şekerciye rağbet eden yok. Salepçinin önünde kuyruk var. Tren bekleyen yolcular, sıcak saleple içlerini ısıtmaya çalışıyorlar. İstasyon binasının bekleme salonu kapalı. İstasyonun içindeki iki büfede boşaltılmış. Camları kırılmış. 1870 yılında yapılan bina nasıl yapıldıysa öyle duruyor. Binanın önünde duruyorum, zamanla alakası kalmamış eski saatin önünde bir fotoğraf karesinin içine hapis oluyorum.

Muratlı hiç anımsadığım gibi değil. Zamana yenilmiş, çağı yakalayamamış.

Soluklanmak için pastanelerden bir tanesinde mola veriyoruz. Gariptir poşet çay var. Benimde sallama çayla aram yok. Bir fincan salep, bir bardak da boza siparişi veriyoruz.

Bir çırpıda içip, arabaya doğru yollanıyoruz. Bu arada siparişlere ödediğimiz para, iki buçuk Ytl.

En çok merak ettiğimiz yeri, Çeşmeyi sona bıraktık. İnanlı tabelasından, içeriye giriyoruz. İki kilometre sonra, 1914 yılında yapılan 1935 yılında bu günkü haline getirilen çeşmenin yanında soluğu alıyoruz.

Gözümüze ilk çarpan, her yeri kaplamış olan çöpler ve şarap şişeleri oluyor!

Çeşme de nasıl yapıldıysa öyle duruyor, çeşmenin yakınına çevirmeciler açılmış ama göze çarpan bir faaliyet yok. Etraftan birbirine karışan müzik sesleri geliyor, onlarca araç, ağaçların altında, her aracın başında üç beş kişi, ellerinde bira şişeleri, mey şişeleri, yanan mangallar, pişen etler.

İnsanların neye, kime olduğu bilinmeyen isyanı, ılık esen rüzgârın nefesi tarihi çeşmenin görüntüsü; akıllarına neyi getiriyorsa...

Asırlık çınar ağaçları var. Çınar ağaçlarının üzerine kazınmış yüzlerce de isim. İnsanoğlunun ölümsüzlük isteği asırlık çınar ağaçlarının gövdesinde vücut bulmuş...

Çeşmenin her yerinden su akıyor. Suların aktığı boruların içi ve suyun biriktiği yalaklar yosun tutmuş. Çeşmenin etrafındaki yıkıntıları, sokak köpekleri mesken tutup belli ki çeşme gibi onlarda birileri tarafından unutulmuş.

Hava kararmak üzere, güneş batıyor, kimseye hissettirmesem de içimdeki çocuk ağlıyor.

 
Toplam blog
: 1280
: 1114
Kayıt tarihi
: 09.08.06
 
 

Deniz tutkunu.Amatör kıyı balıkçısı. Aynı Şarkı ve Ilık Havada Hoşça Kal adlı kitapların yazarı ..