- Kategori
- Deneme
İki Dünya Bir Arada

Taş yontu: Çiğdem KÜÇÜKTUNCEL Fotoğraflayan: Vedat ZÖHRE
Cebinden küçük bir pusula çıkardı. Evirdi, çevirdi. Üzerindeki küçük notu tekrar tekrar okudu. Güneş tepeye yükselmişti. Yanında durduğu ince bayrak direğinin gölgesi dibinde kalmıştı. Yavaş yavaş gölge büyümeye başladı. Yüksekçe topuklu sivri burunlu ayakabısını gölgeyi ikiye bölecek şekilde koydu. Simsiyah rugan ayakabının güneşte kalan sivri ucu parlıyordu. Bir an eğilip ayakabısındaki yansımaya baktı. Gözleri kamaştı. Tekrar baktı. Yer çekimine yenik, eğildikçe eğildi ayakabıya doğru. Elindeki not, gömlek cebindeki telefon ayakabının yanına düştü. Hava boğucu sıcak, incir sütü gibi keskin, kavurucu... Bir iki öksürdü, doğrulmak istedi doğrulamadı. Boynundan bir el aşağıya çekiyordu... Bir ayağı arkada bir ayağı önde öylece durmuşken sırtına küçük bir cisimle üç defa hafifçe vuruldu. Başını çevirip bakmak istedi, bakamadı. Bedeni ağırlaşmış, başı bedeninden daha fazla ağırlaşmış... Üzerindeki açık renk çizgili gömleğinin hafifçe çekildiğini hissetti. Bakmak istedi, bakamadı. Erimeye yüz tutmuş asfaltın ağır kokusu, genzini yakıyordu. Yolun iki yanında sıralanmış binalarda tek bir canlı yokmuşçasına sessiz; arada bir geçen arabalar bezgin...
Karşısına küçük bir çocuk dikildi... Simsiyah saçlı, duru mavi gözlü... Çocuk, yere kapaklanmış genç adamın başına doğru küçücük elini uzatıp; saçından hızla bir tel çekip aldı. Eliyle alnına dokunarak, yukarıya doğru itti. Yavaş yavaş doğruldu. Çocuk telefonla kağıdı yerden alarak uzattı. Tekrar eğilip sivri ayakabının ucuna, kısa gri pantolonunun cebinden çıkardığı maket bıçağıyla; şaşılacak derecede küçücük bir daire çizdi. Genç adam, şaşkınlıkla izlediği çocuğun yüzüne şiddetli bir tokat attı. Zayıf bedenli çocuk, tokadın hızıyla yolun ortasına kadar savruldu. Yavaş, bezgin geçen arabaların aksine; rengi belli olmayan, üzerini toz kaplamış, yer yer çürümüş, tamponu onlarca darbeyle ezilmiş, lambaları kırık bir zamanlar lüksü yaşamış araba; çocuğu sürükler.
Çocuk bir hayli sürükledikten sonra, acı fren sesiyle araba durur. İskeleti, giydiği gri tişörtünden görülen sürücü, çocuğu kucağına alarak arka koltuğa yatırıp, hızla aynı yolda üzerinde sayılabilecek kadar yaprakları kalmış, kuru bitkilerin ekili olduğu döner adadan dönüş yapar. Bir şey olmamışçasına direğin altında duran genç adamın; karşısındaki hastanenin acıl giriş yoluna döner. Hastabakıcı, duran arabadan çocuğu kucaklayıp; getirdiği sedyeye yatırır. Direğin dibinden olup biteni soğukkanlılıkla izlemeye devam eder. Sedyeyi kapıdan geçirirlerken; çocuk gözlerini açıp, çevik bir hareketle aşağı atlar. Şaşkın bakışlar altında minicik bembeyaz elleriyle üzerini çırparak hızla uzaklaşır.
Direğin dibinde siyah gözlüklerini takıp, beklemekte olan genç adamın yanına yaklaşır. Cebindeki maket bıçağını çıkararak; hızla adamın işaret parmağını kavrayıp, küçük bir çizik atar. Aynı hızla kendi parmağını çizip, karşı koyulamayacak bir güçle parmağının kanayan yerini, adamın kanıyla birleştirir. Çizik, hızla hiçbir şey yokmuşçasına kapanır. Ne olduğunu bilmeden beklemekte olan adamın yüzünü; işaretli ayakabıya yaklaştırıp, şiddetli tokat patlatır. Başından kopardığı saç kılının ucundan tutarak yakar. Kıl kıvrılarak yanarken oluşan küçücük kül parçasını adamın gömleğine sürerek, saçından yukarıya doğru çekip doğrultarak uzaklaşır. Şoktaydı adam, rüya değil, gerçek hiç olamazdı....
En nihayet, beklediği araba geldi. Konuşamıyordu, rengi saman sarısıydı. Donuk bir sesle “Geç kaldınız.” deyiverdi. Araba hızla uzaklaştı. Yolun sonunda çocuğun çarptığı araba duruyordu. O da hareket etti.... İki araba yan yana gidiyordu. Her iki arabanın camları açıktı. Çocuk arka koltuğa oturmuş yüzüne bakıyordu. Bir süre yan yana gittiler. Bir o hızlandı, bir diğer araba... Genç adam, çocuğun yüzüne bakarak var gücüyle küfredip, arkadaşından da arabayı kenara çekmesini ister.... Arkadaşları şaşkındılar... Israrla tekrar bağırınca, çocuğun bindiği arabayı durdular. Kapıyı hızla açıp, iki kolunu pencereden uzatıp çocuğu çekiştirir. Çocuk ağlayarak, korkudan köşeye büzüşür. Arkadaşları zorlukla ayırıp arabaya bindirirler. Sürücüden özür dileyerek uzaklaşırlar. Arabalar tekrar yan yana gelir. Çocuk şaşkın...
“O çocuk Şeytan!” Bu söylediklerine arkadaşlarının gülmesi sinirlerini bozar. Çocuğun bulunduğu arabayı tekrar durdurur. Hem arkadaşları hem de çocuğun bulunduğu arabanın şoförü iyice gerginleşmişti. Şoförden, çocuğun sürüklenişini, hastaneye götürülüşünü anlatmasını ister. Adam hem öfkeli hem de şaşkın bir ifadeyle; çocuğun arabadan hiç inmediğini, öyle bir şey yapmadığını söyler. Arkadaşları kendisini sakinleştirip tekrar arabaya bindirirken “Yalan söylüyor” diye bağırır.
Arabadan iyice uzaklaşırlar. Şehir dışındaki mesire yerine gelirler. Anlattıklarına arkadaşlarının inanmaması da kendisini iyice üzmüştü. Yakında bulunan, yeni tanıştığı kız arkadaşını getireceğini söylemişti. Gömlek cebinden telefon numarasını yazdığı kağıdı, çıkarmak ister; bulamaz... Arkadaşlarının her biri bir işle uğraşırken; omzuna küçük bir el dokunur. “Bunu mu arıyorsun, kağıt bendeydi.” deyip kağıdı uzatır. 13 Ekim 1998