İki ile bir / Kişisel Gelişim / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

30 Aralık '11

 
Kategori
Kişisel Gelişim
 

İki ile bir

“İkiilebir“  Reha Çamuroğlu’nun severek okuduğum bir eseri. İkinin çağrıştırdıklarını tekrar gözden geçirmemi sağladı. Belki de, kendimce bir yaklaşımla günlük yaşantıma indirgemek istedim. Göstermek istedim kendi kendime, belki de kendi kendimden kaçmamak adına ikinin bire varışını.

       “Yavaş yavaş dünyamı değiştirebilirim.

          Aynı benle yeni bir dünyaya kaçarak değil, eski benden yeni bir ben yaratarak.”

İnsan önce içindeki sıkıntıyı dağıtmazsa, yer değiştirme daha fazla bunaltır onu. Nasıl ki yerine oturmuş yükler daha az engel olur geminin gidişine. Bir hastaya da iyilikten çok kötülük edersiniz yerini değiştirmekle.

       İşte böyle bir kısır döngüdür kendinden kaçış. İnsanların, yerlerin, şeylerin arkasına sığınarak kendini inkârın ta kendisidir. Ötekileştirdiğimizin, aslında nasıl da bizim bir parçamız olduğunun yadsımasıdır.

        İnsanın halleriydi “İkiilebir”de tanık olduğum. Bu hallerden birine değinmek isterim ben de. Daha doğrusu, bu hallerden birini dile getiren bir deyime değinmektir amacım.    

        Çok güzel bir deyimimiz vardır bizim; “Hoşafın yağı kesildi“ diye. Deyimler sözlüğüne baktığımda şöyle açıklamış: ( Birinde ) Yüzünde hoşnutsuzluk belirdi, ortaya çıkan durumdan üzüntü duydu, verecek karşılık bulamadı.

       Ben, yıllarca bu deyimin öyküsünü kulaktan dolma bilgilerime dayanarak, öğrencilerimle şöyle paylaştım: Osmanlıda fetih zamanı, yeniçerilerin en gözde olduğu dönem. Dolayısıyla yeniçerilerin astığı astık, kestiği kestik. Kazan kaldırdılar mı olay bitiyordu. Fetih esnasında sağlıklı olmayan koşullarda yapılan servisler de pek temiz olmuyordu. Örneğin, aynı kapta yenilen pilav üstüne hoşafın da haliyle üzerine yağ çıkıyordu. Bunu hep böyle yemeye alışkın yeniçeriler, daha temiz koşullara geçince, bir de bakıyorlar ki, hoşafın üzerindeki yağ yok oluyor. Sanıyorlar ki, Osmanlı bunlardan kısıntıya gidiyor. Hemen kazan kaldırıyorlar; “Hoşafın yağı kesildi!” “ Hoşafın yağı kesildi! “ diye bağıra bağıra yollara dökülüyorlar.

      Aynı deyimin öyküsünü andıran değişik bir öyküyü de yakın zamanda Elif Şafak’ ın Med- Cezir adlı eserinde okudum. Onu da paylaşmak istiyorum sizlerle. Başlık, “ Kayıp Yaldız “ diye atılmış.

      “Meşhur hikâyedir; nice meşhur hikâye gibi aslı astarı az biraz meçhul. Kraliçe Eugenie, diyar- ı Osmanlı’ ya yaptığı ziyaretten döner dönmez, aşçıbaşını çağırır huzuruna, talimat verir: “Bana aynen İstanbul’ da yediğim gibi bir pilav pişiresin! “ Arzulanan pilav tez elden kraliçenin önüne konur konmasına da, başka türlü bir pilavdır bu. Ne istenilen kıvamdır bu, ne de aranılan tat. İkinci kez talimat verilir. Bir başka pilav çıkarılır huzura bu sefer. Fakat sonuç değişmez. Kraliçe Eugenie’nin önüne getirilen pilavların hiçbiri Osmanlı sarayında tükettiklerine benzemez. Aşçıbaşı naçar, ne yapsın, elinde tarif var, ne dendiyse harfiyen onu yapıyor. Ne var ki tarif bir parça bulanık. Tercümesi olmayan kelimeler gibi Osmanlı’dan gelen pilav tarifi. Dilden dile geçiş yaparken örselendiği için değil de, “anlayış farklılıkları“ndan geçiş yapamadığı için takılıyor ulusal sınır boylarında. Tarif şöyle:

       “ Bir kazana, kararınca pirinç, kararınca su, kararınca yağ koyasın, pişiresin. “Aşçıbaşı kederli. Şu “ kararınca” nın ne olduğunu bir anlayabilse, kalmayacak mesele.

        İlerideki sayfalarda devam ediyor hikâye. Şöyle ki:

        “Meşhur hikâyedir; nice meşhur hikâye gibi aslı astarı az biraz meçhul. Ama uzun uğraşlardan sonra, nihayet kararınca bir pilav konduğunda önüne, bu sefer de yanında gelen hoşafta bir eksiklik saptar Kraliçe Eugenie. Tıpkı pilav gibi, hoşaf da defalarca gider gelir, yeniden yapılır her seferinde başarısız addedilmek üzere. Neyin eksik olduğu sorulduğunda, “Yaldızı eksik.“ diye cevap verir kraliçe. Bilmez ki İstanbul’ da yediği hoşafın üzerinde yüzen o esrarengiz yaldız, Osmanlı sarayındaki aşçının önce pilava daldırdığı kepçeyi, üzerinde pilavın yağıyla birlikte hoşafa daldırmasından kaynaklanmıştır.

       İşte iki ayrı hikâye, iki ayrı ağızdan. Peki, varılan sonuç ne öyle ya da böyle! Hoşnutsuzlukla karşıladığımız şeyin altında bile bizim göremediğimiz, bilemediğimiz bizim hayrımıza işleyen bir şeyler var. Biz derken, bunu daha geniş çapta evrenin hayrına diye de genişletebiliriz. Sonuçta, insanoğlu olarak aklımızın ermediği bir işleyişin söz konusu olduğuna inanıyorum evrende. Şöyle aklımda kalan yine kırıntı bir öykücükle desteklemek istiyorum bu görüşümü.

        Bir grup dağcı tırmanışa geçer bir gün. İçlerinden bir bayan dağcı lensini düşürür bu esnada. Böylesi bir arazide lensini bulabileceğinden şüpheli yine de bakınmaya devam eder etrafına. O sırada ise yakında bir yerde karıncanın biri aniden üzerine binen ağırlığın altında ezilir. Söylenerek silkelemeye çalışır üstündekini. Onun sallanmaları ile üzerindeki lens güneş ışıklarını kırarak, bayan dağcının lensini bulmasına yardımcı oluyor.

        Anlayacağınız “mutlu son”a ulaşılıyor. Eskiden hep filmlerde olur sanırdım “mutlu son”. Fakat gün geçtikçe umutlarım çoğalıyor, inancım artıyor. Biz üzerimize düşeni yaptıkça, her zaman bizim için çalışan, bize hizmet etmekten geri durmayan bir işleyiş var. Adına ne derseniz deyin, yeter ki fark edin.

 
Toplam blog
: 423
: 186
Kayıt tarihi
: 10.10.11
 
 

İkbal Özlen DİNÇERLER. 14.02.1960 doğumlu. izmir Kız Lisesi Edebiyat Bölümünü okudu. Buca Eğitim ..