iktidar neden ve nasıl kazanıyor?-4 / Siyaset / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Haziran '14

 
Kategori
Siyaset
 

iktidar neden ve nasıl kazanıyor?-4

iktidar neden ve nasıl kazanıyor?-4
 

Okurlarımıza üç yazı boyunca iktidarın hangi araçlar üzerinden kendini nasıl tahkim ettiğini anlatmaya çalıştık. Hepimiz biliyoruz ki Türkiye’de iktidar, gücünü ağırlıklı olarak muhafazakâr ve mütedeyyin kesimlerden alıyor. Türk toplumu sosyolojik olarak da dindar bir toplum, bunlar inkâr edilemez. Şimdi asıl mesele şu Türk toplumunun İslam algısını yöneten ve oluşturan araçlarla iktidar arasında nasıl bir ilişki var? Ya da iktidar, toplumda İslam algısı konusunda nasıl bir değişimi yönetiyor?

Öncelikle belirtelim ki bugün toplumda İslam algısını yöneten araçlar din eğitimi yapan fakülteler ya da resmi kurumlar üzerinden değil görsel ve sosyal medya üzerinden yürütülmektedir. Daha önceki yazılarımda da vurguladığım gibi iktidar zaman yönetimini medya ve aydınlar yoluyla meşrulaştırmaktadır. Bu nedenle Türkiye’de İslam algısının nasıl inşa edildiğini ve nasıl bir değişime doğru gittiğini en iyi gösterecek örneklerden birisi olarak Miraç Kandiliyle ilgili tartışmaları seçtim.

İslam literatüründe Miraç Kandili ile ilgili olarak; Hz. Peygamber’in Miraç’a yani göğe yükseldiği ile ilgili rivayetler doğru mudur ya da bu rivayetler sahih midir şeklinde bir tartışma uzun yıllardır yapılmaktadır. Doğrusu bendeniz ilahiyatçı olmadığım için bu tartışmaları değerlendirmek durumunda değilim. Zaten bu konuyla ilgili literatürdeki tartışmaları da konu edinmeyeceğim. Benim burada esas ilgilendiğim husus aslında epistemik bir monopolde yani uzmanlar grubu içinde ve onlar tarafından tartışılması gereken bir meselenin görsel ve sosyal medyada nasıl yer aldığı ve neden iktidara yönelik mesajlarla kodlanarak yürütüldüğüdür. Dolayısıyla biz Miraç Kandiliyle ilgili topluma verilmek istenen mesajların kodlarını çözersek, toplumda nasıl bir İslam algısının inşa edilmeye çalışıldığını da anlayabiliriz diye düşünüyorum.

Miraç Kandiliyle ilgili ilk örneğim Dr. İhsan Şenocak’ın yaklaşım tarzıdır. Şenocak akademik bir geçmişe sahip, Samsun’da Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı bir kurumda müdür. İFAM olarak bilinen bir eğitim merkezinde de dersler veriyor. Görsel ve sosyal medyada oldukça fazla video ve konuşmaları paylaşılıyor. Doğal olarak dini söylemi medya diliyle yaymaya önem veriyor. Özellikle dini mesajlarını siyaset ve ideolojik dille kodlamaya özen gösteriyor. Hasan el-Benna, Mursi ve darbeler en çok kullandığı kelimeler. Dini konularda bilgi ve eğitim yetersizliğine vurgu yaparken onu nasıl siyasal bir dile çevirdiğini ve iktidara yönelik mesajlarla kodladığını şu cümlelerinden rahatlıkla anlayabiliriz:   “28 Şubat’tan önce liberal batıcı, kapitalist batıcı, sosyalist batıcı vardı. 28 Şubat’tan sonra listeye Müslüman batıcılar da eklendi. İlahiyata pardösüyle giren kız öğrenciler, etek-ceketle ya da etek-pantolonla mezun oldu.”

Sadede gelecek olursak geçen Miraç Kandilinde Serdar Tuncer’in CNN Türk’de “Başka Şeyler” deki konukları Yrd. Doç. Dr. Yasin Pişgin ve Dr. İhsan Şenocak’dı. Her iki konuk da Miraç Kandiline ilişkin rivayetlerin sahih olduğunu savunuyorlardı. İhsan Şenocak’ın savunması oldukça ilginçti. Şenocak yalnızca bu rivayetlerin sahihliğini savunmuyor bu rivayetlere karşı çıkanlarla Mısır'daki darbeciler, 28 Şubatçılar, dış mihraklar arasında da ilişki kuruyordu. Şenocak, bir din adamından daha çok bir ideolog ve siyasetçi gibi din anlatıyordu. Anlaşılan Miraç’ın hakikatini savunmak konusundaki misyonu ile iktidarı savunma misyonu arasında sıkı bir bağ kurulması gerektiğine inanıyordu. Miraç’ı reddedenler de adeta iktidarı yıkmak isteyen darbecilerdi.

Şenocak’ın bu keskin dilini fetvalarında da görüyoruz. Mesela kredi alarak konut almanın kesinlikle haram olduğunu, kaskonun kesinlikle caiz olmadığını savunuyordu. Neden kesinlikle dediğimi fetvalarını dinlerseniz anlarsınız. Hoca, bankalardan kredi çekerek ev alınmasına fetva verenler varsa da, Hayrettin Karaman Hoca[1] gibi, benim görüşüm bunun caiz olmadığı konusundadır, demiyor. Kesinlikle caiz değildir diyor. Doğrusu bu durumda hemşerim Hayrettin Karaman Hoca, ne oluyor bunu takdir etmek tabii ki bana düşmez.

İkinci örneğim de hem kurumsal bir kimliğe sahip olan hem de İlahiyat camiasında etkin isimlerden oluşan Ankara merkezli Anadolu İlahiyat Akademisi ve Sayın Başkan’ı Tuncer Namlı’nın sosyal medyada paylaştığı görüşleri olacaktır. Anadolu İlahiyat Akademi muhtemelen Fecr yayınlarının bir kuruluşu olarak hizmet veriyor. Çorum Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden kendilerini benim de şahsen tanıdığım akademisyenler de bu kuruluşun akademik kadrosunda yer alıyor: Prof. Dr. Mehmet Azimli (Hitit Üniversitesi), Prof. Dr. Mesut Okumuş (Hitit İlahiyatın Dekanıydı). Tuncer Namlı, sosyal medyada paylaştığı bir metinde özellikle Mehmet Azimli’ye atıf yaparak Miraç hadisesine ilişkin rivayetlerin uydurma ve yanlış olduğunu iddia ediyor ve anlaşılan o ki, hem kendisi hem de atıf yaptıkları İlahiyatçılar Miraç’ı inkâr ediyor[2]. Zaten Fecr grubu ve Ankara’da Ankara ekolü olarak bilinen ilahiyatçıların İhsan Şenocak Hoca ile taban tabana zıt mevzilerde yer aldıklarını Faaliyet ve eserleri okununca anlamak mümkün. Mesela bir örnek verecek olursak Fecr grubunun tertip ettiği Ali Şeriati sempozyumu Dr. İhsan Şenocak tarafında hiçte iyi karşılanmayacaktır.[3] Dini hurafelerden ayıklamak üzere yola çıkan bu akademisyenlerin dili Şenocak gibi sert olmasa da dillerinin ideolojik kodlarla inşa edildiğini özellikle Facebook hesaplarına bakınca anlaşılabilir. Bu hesaplar üzerinden Suriye ve Mısır meselesi ve paralel yapı ile mücadelede iktidara sürekli mesajlar yollandığı açıkça görülebilir. Özellikle ben dindar bir insanım diyerek iktidar nimetleri üzerinden iktidarı sonuna kadar desteklemek konusunda onunla nikâh kıyanlar ilahiyatçıların bu siyasi -ideolojik duruşlarını görmeyebilirler. Benim açımdan buradaki asıl sorun nasıl oluyor da İhsan Şenocak’ın dış mihraklar olarak suçladığı Miraç’ı inkâr eden ilahiyatçılar tam da iktidarın hemen yanı başında yer alabiliyorlar... Yaşar Nuri Öztürk’e kızan, söylenmedik laf bırakmayan iktidara hâkim siyasal seçkinler, kendilerini destekleyen bu ilahiyatçıların Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır’la Süleymaniye Vakfında yapılan çalıştaylarda hangi iddiaları ileri sürdüklerini neden görmezler acaba? 

Bu iki örnekte de görüldüğü gibi iktidarın tabanını oluşturan dindar gruplar arasında ciddi bir makas farkı bulunmakta ve iktidar her ikisine de sırtını dayayabilmektedir. Şimdi bu durumu okuyan bazı okurlarımız ne var bunda ne güzel, iktidar bu tür dini yorumları sağdan sola doğru kuşatmaktadır, diyerek çok naif bir yorum yapabilirler. Ya da iktidar karşıtları iktidar zaten ideolojisi olmayan pragmatik /eklektik/kozmopolit bir yapı ve herkes ona sırtını dayayarak varlığını sürdürüyor ve iktidarda kendisine din üzerinden meşruiyet sağlıyor diyebilir. Öyle ya Hayrettin Karaman ve Mustafa İslamoğlu’na ağzına geleni söyleyen Kadir Mısırlıoğlu’nun onlarla aynı çatı altında yer almasını başka türlü nasıl açıklayabiliriz.

Yukarıda da söylediğim gibi benim burada esas üzerinde durmak istediğim konu bunlardan farklı olarak iktidarın toplumdaki din algısını nasıl değiştirip dönüştürdüğü ve bunu nasıl hangi araçlar üzerinden yönettiğidir. İktidarın bu farklı iki yorumu beslemesi ve bu iki yorumun da iktidara destek olması toplumda oluşan türbülansta bizim şimdiye kadar elde ettiğimiz tüm geleneksel kazanımlarımızı ve değerlerimizi yok ediyor. Çünkü bu coğrafyada var olan bunlardan farklı çoğul dini yorumlar, bu merhametsiz iki sert ideolojik kamplaşmanın desteklenmesi nedeniyle alan kaybederek yok oluyorlar. Her iki yorum da gücünü iktidar üzerinden kodladıkları söylemlerden aldıklarından, ülkedeki tasavvufi yorumlar bile sertleşiyor ve ötekileştirici bir dil üretiyor. Çünkü bu iki anlayış da red ve inkâr üzerine kurulmuş bulunuyor. Her ikisi de dinde sahih yorumun tek kendisi olduklarını iddia ediyor.  Böylece 90'lara kadar Türkiye'de dindar, mütedeyyin ve muhafazakâr çevrenin dayandığı kültür dünyası bu anlayışlar sayesinde darmadağın oluyor.

Bu coğrafyaya hâkim olan çoğulcu İslam anlayışına aykırı bu düşünceler yazılı ve görsel medya üzerinden iktidarın himayesi altında toplumu etkilemeye çalışırken bütün bunlardan sorumlu bir makamı temsil eden Sayın Diyanet İşleri Başkanı Prof Mehmet Görmez neden bu faaliyetleri görmezden gelir bunu anlamak mümkün değildir.

Burada anlatmaya çalıştığım konuları bir yaşlılık kompleksi olarak görebilirsiniz, ama bu makalenin yazarını ve bizim sahip olduğumuz kültürü tanıyanlar, dini ve muhafazakâr yorumun nasıl içten samimi, mütevazı bir dille sürdürüldüğünü bilirler. Sadece bir örnek olsun diye hatırlatmak isterim ki; iktidarın bir kısmı için hala önemli bir zat olan Muhterem Mehmed Zâhid Kotku’nun o insanı mest eden sohbetlerinden, adeta şeytanlaştırıcı bir tahkir ve nefret söylemine bu topluluklar nasıl geldi. Postane’ye gelen havalesini postacıyla paylaşan o gönül insanının mütevazı İslam’ından devrin yalı ve köşklerine nasıl gelindi diye düşünmeliyiz. İşte benim kanaatim iktidarın destek olduğu dini anlayışlar Türkiye’de bir rahmet dini olan İslam’ı maalesef darbe, dış mihrak, hain gibi kodlarla yalnızca dönüştürmüyor bizim kuşağın o gelenekten gelen engin ve ruhani din anlayışını ve manevi değerlerine bağlı, mütevazı, devletle ilişkilerinde oldukça hassas muhafazakâr bireyini kökten tahrip ediyor, öğüt verirken söven, Allah resulünü sözde anlatmak adına ona saygısızlık eden, aç gözlü, kıblesiz bir insan haline getiriyor. Şimdi gelin biraz düşünelim bu coğrafyada bir medeniyet inşa etmeyi başarmış çoğulcu bir İslam toplumu anlayışını ve onun vaziyet alış biçimini tersyüz ederek Körfez İslam’ına hâkim neo-selefi/vahhabi bir dil üzerinden okuyan böyle anlayışların iktidar desteğiyle büyüyüp gelişmesinde bizim hiç mi sorumluluğumuz yok… Yazmaya devam edeceğiz… Şimdilik iyi okumalar…


[2] Doç.Dr. Mehmet Azimli,İsra ve Miraç Olayları Üzerine Bazı Mülahazalar,Bilimname XVI,2009/1,43-58 özellikle”Miraç sonrası Hz. Ebu Bekir’in tavrı ona Sıddık lakabının verilmesi ileilgili olarak aktarılanların ehlisünnet uydurması olduğu”(S.56) anlatıldıktan sonraMiraç olayına gelince Miraç olayı da gerçek bir olaydır. Yalnız Biline geldiği üzere bedensel bir olay değil, Hz. Peygamber’in bir rüyasıdır. Hz.Peygamber, rüyasında gördüklerinin sahabeye aktarılması ve bir çok ilave ve abartılarla yeniden bir senaryo ile işin büyütülmesi sonucu konu aslından çok ötelere götürülmüştür.(…)Netice olarak hem İsra hem Miraç olayı gerçekse de  bize ulaşan  anlatımlar  genel olarak gerçeği yansıtmamaktadır.”demektedir. s.58 ( altlarını ben çizdim) Ayrıca Bkz;http://www.youtube.com/watch?v=6AJroVAd_kA ; http://www.youtube.com/watch?v=0sSeYFp9QO8.

https://www.facebook.com/tuncer.namli?fref=ts.

 
Toplam blog
: 30
: 3349
Kayıt tarihi
: 09.08.08
 
 

Çorum doğumluyum, üniversite mezunuyum... tarih, felsefe, sosyal psikoloji, soyoloji,  din. ve si..