Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

01 Mayıs '08

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
397
 

İlk ve son mesaim

Ağabeyimin gömleklerinden bir tanesini üzerime geçirdi annem, geceden üzerine bulanmış tozlarını sildiği yazlık Esem Sport marka ayakkabılarımı ayağımın önüne özenle bıraktı, sonra ‘nazar değmesin’ diye olacak pantolonumun cebine bir tutam tuz serpiştirdi.

Kapıdan çıkacakken çocuksu bir içgüdüyle babama da görünmek istedim, yatak odasının aralanmış kapısından salona doğru geldiğini görünce yanına gittim. ‘Haydi Allah rast getirsin’ dedi.

-Tanrı’nın babamın isteklerini pek de önemsemediğini iyi biliyordum oysa-

...

‘Herkes beni işe giderken görmeliydi’, bu yüzden mahalleden yavaş ve mağrur adımlarla uzaklaşmaya başladım ama bundan bir milyon yıl önce Kızılsaray Mahallesi sakinleri sabahın altısında aile bütçesine katkıda bulunmak için yaz tatilini babasının arkadaşlarından birisinin halı mağazasında çalışmak üzere işe giden ve artık kötü ve sevimsiz bir çocuk olmaktan bir anda terfi edip başarılı bir iş adamı olmaya karar veren bendenizi henüz uyuyor oldukları için görmediler.

...

Ağabeyim çalışacağım yeri tarif ederken ‘müftülüğün sağından gir, solundan çık’ gibisinden bir şeyler söylemişti, heyecanımdan unuttum söylediklerini. Sokakta soracak kimseler yok, Tophane’ye doğru indiğimde tek tük gece bekçileri, o sıcakta kalın kazaklar giymiş siyah suratlı insanlar gördüm, seferden dönen balıkçılar olmalıydılar...

Denizden geldiğini tahmin ettiğim adamlardan birisinin yanına yaklaşıp sordum ‘Abi müftülük nerede?’

‘tam müftülüğü soracak adamı buldun’ der gibi baktı suratıma, sonra tarif etti.

...

2) Çalışacağım mağazanın soğuk kepenkleri, cam kapıları sıkı sıkıya kapalı; o günün sonrasında ömrüm boyunca tiksineceğim ‘halı kokusu’ ilk defa kapalı kapılar ardından yüzüme vuruyor, bir duvar kenarına oturup patronumun gelmesini beklemeye koyuldum. Yarım saat sonra birkaç metre ötedeki esnaf lokantasının kapısı içeriden açıldı, gece uyuduğu yerleri toparlayan adam sonrasında kapıdan dışarı çıkıp çevreye bakarken beni gördü.

‘birini mi bekliyorsun genç?’

‘Burada işe başladım da sahiplerinin gelmesini bekliyorum’

Gülümsedi...

‘Onlar daha açmaz dükkanı, çok erken gelmişsin, gel bari içeri güneşin altında durma öyle’

Gölgedeki iskemlelerden birisinin üzerine oturdum, adam bir taraftan ortalığı toparlıyor, bir taraftan da bana anlatır gibi ya da kendi kendine konuşur gibi bir şeyler mırıldanıyordu.

...

Esnaf lokantası yavaş yavaş kalabalıklaşmaya başladığında halı mağazasının önünde kepenkleri açmaya çalışan birkaç adam gördüm, bilinçli bir çekingenlikle yanlarına gidip durumu anlattım.

İlk görevim çay ocağına gidip halı mağazasına 5 çay, kendime de bir oralet söylemek oldu. Gün ilerledikçe mağazanın o kirli hapishane havası biraz olsun değişmiş, halı kokusu kısmen de olsa gitmiş ama yerini iğrenç bir lavanta suyu kokusuna terk etmişti.

Kimse bana neyi yapacağımı, nasıl yapacağımı göstermiyordu sadece tezgahtarlardan bir tanesi ‘Kapıda dur, geleni gideni buyur et’ dedi. Kapının önünde sol omzumu bir kenara yaslayıp beklemeye başladım.

Varlığını sokaktaki herkese hissettirerek gelen büyük patron mağazasının önünde, dükkanının kapısına yaslanmış, bir taraftan zeybek bakışlarla ortalığı süzen, bir taraftan da avare avare ‘Üsküdar’a giderken aldı da bir yağmur’ türküsün söyleyen sarı kafalı bir çocuk görecekti.

...

Öğleden sonra kapı bekçiliğinden tezgahtar yardımcılığına terfi etmiştim, tezgahtar müşteri geldiğinde ışıklandırılmış alana halıları seriyor, müşteri gittiğinde ise ortalıkta birbirinin üzerine serilmiş onlarca halıyı katlayıp dik bir şekilde diğerlerinin arasına koymak bana düşüyordu; sonra tezgahtar geri dönüp ‘Bunlar Gümüşsuyu, Antep halılarının yanına koymuşsun, değiştir’ diyor, ben de hızımdan hiç bir şey kaybetmeden söylediği gibi değiştiriyordum. Yaşıtlarıma göre daha durağan bir çocuk olsam da mahalle takımımız Garibanspor’un yegane kalecisi olarak çocukluğumun o yıllarında oldukça formdaydım.

...

İlk iş günümüm son saatlerine kollarımda dayanılmaz ağrılarla giriyordum ki mağazadaki bütün Antep halılarını depoya indirmem istendi.

‘Hangisi Antep halısı?’

‘soldaki duvara dayalı, cart renkli olanlar’ (sağımı solumu öğrenmem için daha beş altı yıl geçmesi gerektiğini bilmiyorlardı tabii)

Karanlık bir denizin dibine iner gibi indim depoya, ışıkları açtım, hata yapmamak için Tanrı’ya dua ediyordum, oralarda istiflemeyi yaparken gözüm bir kenarda tozların içinde kuzu gibi yatan bir on binliğe takıldı. Alıp cebime attım.

...

3) Antep halıları yerine Koyunlu halılarını depoya indirmem bir acemilik olarak hoş görülebilirdi belki ya da gün boyu çalışırken bir refleks olarak şarkı türkü söylemem telkinlerle de olsa önlenebilirdi, çay ocağındaki çırakla ilk günden yumruk yumruğa kavga etmem de bir sahil çocuğunun tez canlılığa bağlanabilirdi. Ama yemin ederim depodaki on binliği çalışmayı bu kadar çok istememden dolayı Tanrı’nın ya da başka bir şeyin bana verdiği bir hediye olarak algıladığım için almıştım yoksa patronların benim dürüst bir çocuk olup olmadığımı deneyecekleri aklıma bile gelmemişti.

O zamanlar telefonlar o kadar yaygın kullanılmadığı için yetişkinken bin kere duyacağım ‘Biz sizi ararız’ kelamını etmediler.

‘Babana selam söyle, bize devamlı adam lazım sen okulun bittiğinde gelirsin’ dediler.

Sabah general edasıyla çıktığım mahalleye akşam savaşın hırsı kursağında kalmış mağlup bir asker gibi girdim, mahallenin çocukları parasına misket oynuyorlardı. (Bilye oynayan hiçbir çocuk bilyeye misket demez, büyüdükçe öğretmenlerimize hocam dediğimiz gibi bilyenin adı da misket oluveriyor nedense) Bir pay elli liraydı, yirmi tane alıp katıldım aralarına, yarım saat içinde iki bin lira kazandım, sonra bir pay iki yüz elli liraya çıktı, altı bin lira kaybettim.

Sonra bir payın beş yüz lira olmasını ben teklif ettim, beş dakika daha ağzımızdan köpükler çıkararak misket oynadık ve bütün paramı kaybettim.

...

4) Evimizin bulunduğu sokağın başında adımlarımı yavaşlattım; evin bütün ışıkları, avludaki ve bahçedeki kör lambalar dahil olmak üzere açıktı bu akşam. Yanan ışıklar genellikle ‘misafir var’ anlamına geldiği için bu durum her zaman hoşuma giderdi. Bronz kapı tokmağı o günlerde çalınmış olan tahta kapıyı ittirdim, ışıl ışıl aydınlanmış avluda kimseler yoktu. Yukarı çıktığımda kız kardeşimi halamın kucağında uyurken buldum, halam sessiz sessiz ağlıyordu. Babam aniden fenalaşmış ve hastaneye kaldırılmıştı.

‘Seni bekledik oğlum, önemli bir şey yok haydi eşyalarını al, gidelim bize’

Başımı öne eğdim, itliğim üzerimdeydi aslında, boş evde bir iki bira içebilirdim. Bu yüzden bir yere gitmek istemiyordum, eniştem lafa girdi

‘Oğlum kalabilir misin kendi başına evde?’

‘Alışığım ben’ dedim, ‘çok kaldım’.

Saçımı okşayıp çıktılar.

Bir süre ahşap merdivenden inerken çıkardıkları sesleri dinledim.

Onları bu kadar düşündüren şeyin ne olduğunu anlamama sadece birkaç ay kalmıştı.


Okan Ünver

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Yıllar sonra anımsanınca. o günlerde kaybetiğimiz ne varsa hala taptazedir içimizde. Bende bir akşam üstü iki buçuk lira bulmuştum arkadaşımın divanlarının altında ve almıştım... Garip belki; ama hala utanmaz çocukca bir çoşkuyla gülümserim. Bir ay sonra içinize yerleşen, ne ise, hala orada mı duruyor?

Portakal Çiçeği ve FISILTI 
 01.06.2008 0:58
Cevap :
babamın Dünya'dan sıkılıp gitmesidir. Büyüyüp de onun yorgun kollarına giremeden, hafifletemeden yükünü. Ölü evi, helva, akrabalar, 40'lar 52'ler biz sürekli önlerine bakan üç küçük kardeş. Neyse dalıp gitmeyeyim yine ama bir gram metelik veresim de gelmez bu dünyaya. Bunları hatırlamak üzücü.  01.06.2008 15:17
 

Köşeye sıkıştığımızda keşke tekrar çocukluğumuza dönsek deriz ya hani. Kaçımız o zaman yaptığımız hataları, yaşadığımız toylukları, sürç-ü lisanları, ilk aşk acılarını tekrar yaşamayı göze alırız? Hatırlatırım, o zamanlar da çok canımız yanmıştı :)

Eymil 
 02.05.2008 9:42
Cevap :
doğrudur. Çok 'mal' bi çocuktum ben. istemem hiç.  02.05.2008 13:31
 

bende ilk işimden çenemi tutamadığım için kovulmuştum :) selamlar

vi/dan 
 01.05.2008 14:29
Cevap :
teşekkür ederim. Çocuk yaşta çalıştırılmak feciydi. 1 gün olsa unutamıyor insan:)  01.05.2008 14:51
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 104
Toplam yorum
: 564
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 488
Kayıt tarihi
: 06.03.08
 
 

1978 doğumlu Antalyalı bir müzisyenim, devamını ben de bilmiyorum..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster