- Kategori
- Eğitim
İlla eğitim

Yıllar öncesine gitmek gerekirse, Türkiye'mizde devlet okulları fiziksel olarak kötü durumdaydı, zor maddi şartlar altında eğitim veren öğretmenlerin birçoğu hayatından bezmiş dolayısıyla performans düşüklüğü sergilemekteydi. Yine o dönemde özel okullar parmak sayısını geçmeyecek kadar azdı.
Yıllarca bu toplumun özellikle cahil bırakıldığı kanısındayım çünkü eğitime zamanında çok önem verilmedi, daha az bilen toplumun sesi yüksek çıkmaz ve bu haliyle devlete maddi getirisi daha yüksek olurdu. Atatürk döneminden sonra gelen iktidarlar kendini üstün görürlerdi, “Halk devlet için vardır” mantığıyla hareket edip, toplumu eğitimsiz bırakmak ve çıkarları doğrultusunda kullanmak amacında olurlardı.
Üniversite sayısı alt kademeden gelen öğrenci sayısına göre çok yetersizdi (halen de öyle). Özellikle bu, sorun teşkil ediyordu zira okul çoktu ama üniversite azdı. Arada zihniyet yapısı değişen iktidarlar zamanla yeni üniversiteler açmaya ve bu soruna ek çözüm olarak üniversiteye geçiş sınav sistemini uygulamaya başladılar ancak Lise’den mezun beş yüz bin öğrenci için üniversitelerde sadece iki yüz bin öğrenci alacak kontenjan vardı. Gerçekten de acıklı bir durum.
Bahsettiğim bu sınavlarda başarısızlık (intihar nedenidir) korkusu olan ya da kendini sağlama almak isteyen öğrenciler, ailelerinden de sağlayabildikleri kadar maddi destek alarak okul öğretmenlerinden ücret karşılığında özel ders alırlardı ve buna ihtiyacın artması ile dershaneler türedi.
Zamanla bu dershaneler, gençlerin derslerde olan zayıf noktalarını tespit etmek, iyileştirmek ve daha ötesinde günümüze kadar uzanan sınav sistemine cevap verebilmek için soru cevap niteliğine ve sadece sınavlara odaklı eğitim vermeye başladı.
Belli bir süre sonra dershaneler o kadar etkili oldu ki, devletin veremediği yüksek ücretler karşılığında ve daha rahat çalışma ortamı yaratarak eğitim sisteminin en iyi öğretmenlerini transfer etti. Bu da köklü okulların eğitim açısından zayıflamasına neden oldu çünkü devlet’in memuriyet konusunda bir eksisi vardı, O da öğretmenlere, başarısına bakılmaksızın eşit davranma zorunluluğu, birine diğerinden fazla imkan tanımaması ki zaten böyle bir ayırım yapma lüksü de yoktu. Böylece devlet, eğitim kurumlarının yükselişini değil, çöküşünü hızlandırmıştı.
Bu arada sizi duyar gibi oluyorum; İyi de üniversite sayısı yeterli olsaydı, bu kadar mezuna iş alanı sağlayabilecek miydik?
Üniversite eğitimi verebilecek kurum sayısı yeterli olsaydı herkes mezun olurdu ve ileride engelsiz bir şekilde kendine uygun bir iş bulur ve ailesine de yük olmaktan kurtulurdu. Bulamasa bile önü açık olurdu ve her an patlama yapabilecek durumda olurdu, en önemlisi eğitim sisteminde yığılma olmazdı.
Yukarıda bahsettiğim yığılmalar, üniversite sınavlarını kazanamayan kişilerin bir sonraki yıl sınavlara katılacak yeni mezunlara eklenmesiyle katlanarak devam etti, sonra bir görüldü ki sınava bir milyon başvuru yapılmış ama yarısını dahi karşılayacak üniversitemiz yok.
Son iktidar döneminde binlerce yeni derslik yapılmış olması gurur vericidir ama tabandan gelen sayıyı yükseltirken bunu karşılayacak zemini de hazırlamamız gerek, aksi takdirde önü belirsiz ve psikolojisi o yaşlardan başlayarak çökmüş genç bir toplum yaratırız. Araya sıkışıp kalmış, bir sonraki sene yine sınavlara girmeyi düşündüğünden ne iş hayatına yön vermiş ne de eğitimini sürdürebilmiş tamamıyla pasifleşen bir gençlik.
Lise’yi bitirmiş ancak üniversiteyi kazanamamış binlerce gencin hayatı bir-iki hatta üç yıl boş geçer, burada boş geçmesi bir yana ailelere getirdiği külfeti de düşünün; Dershane masrafları (tekrardan), giyim kuşam, harçlık vs. Gençlerin gidebilecekleri bir okul da yok, ya eve ya kahvehaneye gidip otursunlar akşama kadar okey oynasınlar! Bundan sonrasında ve gelecekte onlardan başarı beklemek doğru olur mu?
Gençler eğitime ara verdiklerinde düşüş yaşarlar, bir sonraki dönem onlar için daha zor olur ve istedikleri kadar girişken ve akıllı olsunlar, gittikçe eğitimden soğurlar ve buradaki başarısızlık onları farklı alanlara, belki de hiçbir zaman başarılı olamayacakları yerlere sürüklenmelerine neden olur.
Ben bunu çalışma hayatımdan bir prensip ile ifade etmek istiyorum; “ Bir ürünün üretimini yarım bırakma. Bırakırsan paslanır, küflenir ve zamanla yenisi geldiğinde gözden düşer. Bu nedenle üretim aşamasını bitir, paketle bir kenara koy. Sağlam durur, ömrü uzun ve her an satışa hazır olur”. Bundan Kasıt: Öğrencilerin Üniversiteyi bitirmesini sağlayın sonra da desinler ki işsiz üniversiteli.
En büyük başarı sürdürülebilir olmaktan geçer. Ana okula başladığı andan itibaren üniversiteyi bitirene kadar gençlerimizi destekleyen, onlara engel çıkarmayan bir sistem şarttır çünkü araya giren her boş dönem onları sadece eğitimden değil, hayattan da mutlak suretle uzaklaştıracaktır.
Sınavlarda başarı sağlayamayan veya istediği bölümü tutturamayan ancak maddi imkanları yeterli olan öğrenciler hiç beklemeden yurt dışına giderler, lise diplomalarıyla diledikleri her üniversitede sınavsız kaydolup okurlar ve bazıları aldıkları eğitimle dünya çapında harikalar yaratırken, birçoğu gittiği ülkelere yerleşir ve bir daha Türkiye’ye dönmez.
Demek ki, Türkiye’deki sınav sonuçları hiçbir zaman başarının göstergesi veya kıstas olmamalıdır çünkü doğru bir sonuç veriyor olsaydı burada sınavı kazanamayanlar yurt dışında bulunan üniversitelerden ne mezun olabilirdi ne de başarılı.
Sonuçta, Türkiye’de öğrenciler lise döneminin bitmesine müteakip hangi alanda olursa olsun eğitimlerine ara vermeden devam edemezlerse, kalmalarına veya gitmelerine bakılmaksızın her türlü kayıplar.
Eğitim anlayışında öğrencinin başarısız olma kavramı olmamalıdır çünkü hiçbir insan doğru yönlendirilirse başarısız olmaz ama sınav uygulayarak “bu öğrenci başarılı o başarısız derseniz” hata yaparsınız. Onun yerine bu öğrenci neden yeterince çalışmadığını sorgular ve sorunun kaynağına inerseniz o başarısızlığını giderecek farklı birçok çözüm bulabilirsiniz ve sonuçta onu kazanmakla kalmaz, topluma faydalı bir birey yetiştirmiş olursunuz. Bunun namütenahi örnekleri vardır, mesela dünyanın en zenginler listesine bakın, teknik olarak yetişip de zengin olanların oranı çok daha yüksektir.
Üniversite sayısı arttırılmalı, her yıl 1 milyon mezun olacaksa üniversitelerin 2 yıl ve 4 yıl eğitim sistemlerini kapsayan derslikler için devlet destek vermeli.
Özel üniversiteler desteklenmeli. Gençlerimiz parasını vererek yurt dışında değil de yurt içinde okuyabilsin. Bu maddi kaybı önler ve daha da önemlisi beyin göçünü durdurur.
Üniversite kadar değerli, gençlerimizin hayatına yön verecek temel taşlardan biri olan Teknik liseler de çoğaltılmalı.
Dershaneler kapanacak ya da dönüştürülecek ama okula değil, mümkünse üniversiteye.
Devlet, yeni mezunlara iş imkanı sağlanması için katkısını sürdürmeli ve geliştirmeli, Türkiye’de zaten ekonomi gelişiyor ve birkaç yıla kalmaz birçok yeni yatırımcı türeyecek ve yatırımlar enva-i çeşit olacak.
Türkiye'miz ekonomide ciddi çıkış yakalayan, aynı paralelde gelişen ve bunları sürdürebilen bir ülke haline gelmiştir… Bundan kimse şüphe etmesin.
Şunu da belirterek yazımı bitiriyorum: "Öğretmenlerimiz, Yıllar boyunca iyi öğrenci yetiştirmeye kendini adasın, didinip dursun sonra da birileri gelip sadece basit bir destekle başarının üzerine konsun ve o öğrencilerin üzerinde başarının hakkını iddia etsin. Yıllarını bu uğurda vermiş her öğretmen için bu haksızlıktır... Bu emek hırsızlığıdır”. Eğer birileri bu topluma faydalı olmak adına başarılı gençler yetiştirmek istiyorsa okul açsın, üniversite açsın ama lütfen ama başkasının emeği üzerinden hazır lokmaya konmasın.
Allah hepimizi görüyor.