- Kategori
- Siyaset
İmparatorluklar batarken...
İlk yerleşik hayatın Anadolu'da görüldüğü kabul edilirse, üzerinde yaşadığımız toprak parçasının tarih içerisinde Mezopotamya, İndüs Vadisi, Nil Vadisi ve Yunan Yarımadası gibi birçok medeniyete ev sahipliği veya paydaşlık yaptığı su götürmez hale gelir. Malumun ilanın bir yana bırakırsak, uygarlığın dayandığı yerleşik hayat; mesleki uzmanlaşma, yönetici sınıfın ortaya çıkması ile pazara mal satmak için ürettiğini tacire belirli fiyattan verme zorunluluğu olan -ya da olmayabilen- çiftçi sınıfı, profesyonel savaşçılar ve bürokratların din adamları ile el ele vererek sınırları belirli bir toprak parçasında sosyal hayata çekidüzen vermek istemeleri üzerine kuruldu. Tabii sabanın keşfi ile tarla açma tarımının yerine toprağın yeniden sürülmesini sağlayan hayvanları evcilleştirmeye dayalı saban tarımı ve sulama olanaklarının geliştirilmesi tüm bu değişimleri tetikleyen nüfus yoğunluğunu getirdi. Beslenme ihtiyacını iyi kötü yola sokan insanoğlu birarada yaşamanın getirdiği karmaşık hayatın önlerine çıkardığı problemleri çözmek için işbölümüne dayalı üretim ilişkilerine sırtını yasladı.
Uygar hayatın ilk aşamalarında toprak mülkiyetini yöneticiye vergi vermesi kaydıyla çiftçiye bağışlayan ilkel üretim biçimi tarihsel gelişimini emekçi sınıfın asker-bürokrat-din adamı yardımıyla seçkinlere artı değerini sunmasına dayanıyordu. Kral ise tebaalarına daha güvenli bir hayat sunma sorumluluğuna sahipti. Elit sınıfların halkın emeğiyle yarattığı üretimi paylaşmak konusundaki birbirleriyle olan anlaşmazlıkları savaşlara, göçlere ya da toplu katliamlara yol açabilen mezhepsel çatışmalara kadar varabiliyordu. Ulaşım olanaklarının sınır güvenliğini, özgür ticareti, seferlere çıkma amacıyla asker toplamayı sağlamak için gelişmiş yollara dayanma gereği vergilerin toplum tarafından kaldırılamayacak yük haline gelmesi ile sonuçlandı. Paranın icadından önce takasa dayanan ekonomik hayatın değişim için pazara getirilen malın maliyetini bile karşılayamaması sonucunda medeniyetin ilk biçimlerinin görüldüğü bölgeler yabancı istilalara maruz kalıyorlardı. Savaşçı milletlerin, sınırlarının hemen ötesinde yaşayan zengin ama kuvvetten düşmüş medeniyetleri sarsacak derecede savaş sanatlarında gelişmesi atın evcilleştirilmesi ve savaş arabalarının icadı sayesinde iç paylaşım kavgasını dışarıdan gelen işgaller bir süre geri plana düşürdü. Sonuçta yeni yöneticiler halkın dinine karışmıyor, vergisini verene otoriteye başkaldırmaması kaydıyla eski refahını sağlama vaadini diri tutuyordu. Tabii bu vaadini din adamlarının kimi örtülü kimi açık destekleriyle sağlamlaştırmayı ihmal etmiyordu. Asker-bürokrat-din adamı üçlüsü -sürekli tekrar etmiş olmakla hata etmiyorum- devlet aygıtının dayandığı temelleri ilkel pazar ekonomisinin üretici sınıfını yeterince baskı altına alıp, sömürerek kuruyordu.
Özünde, o günden bu güne ne değişmiş tartışılabilir.Benim amacım anarşik tarih okumalarından ziyade medeniyet tarihinde ekonomik ilişkileri adil bir düzeye getirmeden yapılan her yeniliğin yönetici sınıfın işine yaradığı yönünde . Küreselleşmenin pazar ekonomisinde sermayeye tanıdığı sınırsız imkan, savaşların getirdiği insanlık maliyetini ekonomilerin karşılayamamasına neden olmuştur. Türev piyasalar adı altında olmayan varlıkları halka satarak krizi yaratan kapitalist ekonominin savaş aygıtı olan devlet gücü uyguladığı baskı ile varlığını vatandaş nezdinde meşru hale getirmiştir. Yaşanan kaos ortamında iç kargaşaların, sınırötesi çatışmaların, göçlerin, katliamların, çevresel kirliliklerin, yoksulluğun, açlığın, terörizmin, salgın hastalıkların, huzursuzlukların artması insana ait olan her şeyin para tarafından satın alınabilmesi pahasına olmuştur. Modern hayatın yalnız ve mutsuz bireyi uyuşturucu tutkunu gibi sarıldığı maddiyat uğruna ruhunu satmış, yoksul olma korkusu ile manevi derinliğini, doğallığını mekanik sosyal hayat düzeniyle takas etmiştir.Sosyalizmin insanı hiçe indiren ekonomik hakları bile liberal demokrasilerde aranır olmuştur.
Medeniyet tarihinde kaosun yaşandığı zamanlar çok olmuştur. Avrupa'daki veba salgını, 100 Yıl Savaşları, bizdeki Fetret Devri ya da 93 Harbi'nin acımasız sonuçları gibi. Bu yıkıcı değişimin altında kapitalist ekonominin sürekli mikro savaşlara ihtiyaç duyması ile insanların acı çekmesini umursamaması yatmaktadır. Korkunç bir gelir dağılımı bozukluğuna dayanan üretim ilişkileri dolaylı ya da dolaysız vergilerle halktan alınan artı değerin sermayedarlara boca edilip, verimli alanlara yatırılmaması sonucunda doğmuştur. Adil ve insanca bir toplumsal hayatın yeni bakış açılarına bizleri zorladığı kriz dönemleri salt ABD ve müttefiklerinin yerine yeni uluslararası ortakların gelmesi olarak değerlendirilmemeli. BRICS ülkeleri bu kapanın elinde kalan yağma düzeninin sonradan görme uygulayıcıları olacaklar.
Tarihimizde gelişime ayak diremiş Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılışı gibi bir travmayı tüm mensuplarıyla yaşayan Türk halkı olarak değişimi doğru okumalıyız. Değişim, kutuplaşmış sosyal hayat görünümüne bürünen ekonomik adaletsizliktir. İnsan gibi yaşama koşullarının herkese eşit ve adilce dağıtılmamasıdır. Kısacası ekonomik demokrasinin hayatımızda geçerli olmamasındadır. Türk-Kürt kavgasını sadece Demokratik Açılım babında değerlendirmemiz ya da Ergenekon Davası'na kuvvet komutanlarının yargılanması düzeyine indirgememiz konuya yaklaşım tarzımızın sakatlığından kaynaklanmakta. Değişmesi gereken ekonomik düzendir. Esasın ayrıntıya sürekli yenik düşmesidir. Konu bana kalırsa bu kadar sarih. Özgürlükler, fakirlerin açlıkla süslenmiş rüyalarıdır.