- Kategori
- Güncel
İnkârla gerçeği değiştiremeyiz

Çok kızgın bir asker
Ortam, aşure yemeği gibi. İçinde her şey var.
Suç isnadı var, masumiyet iddiası var, sevinç var, hüzün var, kızkınlık var, kırgınlık var.
Kimimiz şaşırıyor, kimimiz üzülüyor.
Kimimiz olayın sonunu merakla beklerken, kimimiz isyan ediyor.
Zira, Balyoz Davası kapsamında bazı emekli ve muvazzaf paşalarla bazı rütbeli askerler tutuklanıyor. İstisnalar dışında, şimdiye kadar böyle bir duruma şahit olmamış ülkem insanı, bir karmaşa ve kaos yaşıyor. Bazılarımız, kendisi içeri alınmış gibi kızıyor ve öfkeleniyor. Bazılarımız da içinde, korkuyla karışık bir saygı büyütüyor.
Birinciler, "dokunulmaz vasıflarını" kaybetmenin şokunu yaşıyor ve bu duruma açıkça isyan ediyor. İkinciler ise bir generale dokunulmasını, bir kısım bürokratlara, meşhur simalara yargı elinin uzanmasını şaşkınlık ve hayretle karşılıyor.
Aynı zamanda ikinciler bir yandan, ipin bir yerlerden kopup her şeyin eski durumuna döneceğine dair bir korku yaşarken, diğer yandan da "kendini, sorumsuz ve hesap vermez" olarak görenleri adaletin karşısına diken güce saygı duyuyor. Evet, belki bu durum epey bir zamandır devam ediyor ama Balyoz Davası'yla doruğa ulaşmış bulunuyor.
Bazılarımız savaş çıkarsa ne yapacağımızı, bazılarımız da ordunun paşasız kalacağını düşünerek dertleniyor. Bunlar nedense 27 mayısta olanları hiç hatırlamıyor. Halbuki o zaman 235 general ve 3500 civarında subay (daha çok albay, yarbay, binbaşı) emekliye sevk edilmişti.
1960 ihtilalinde bu tasfiyeyi yapan (Cemal Gürsel Paşa ile 37 alt rütbeli subayın oluşturduğu) Milli Birlik Komitesi'nin aklına, "acaba savaş çıkarsa ne yaparız!" sorusu gelmemişti. Üstelik bunlar başka şeyler de yapmışlardı. 1402 üniversite öğretim üyesini ve 520 savcı ve hakimi görevden almışlardı. (0)
Medyanın bir kısmı tutuklamaları normal karşılarken, diğer bir kısımı da destek ve kurtarma operasyonu yürütüyor. Tutuklu paşa eşleri televizyona çıkartılıp konuşturuluyor, duygusal etki oluşturulmaya çabalanıyor. Emekli generallere, "Balyoz'un bir plân semineri olduğu" hakkında açıklamalar yaptırılıyor, bir kısım yazar ve siyasetçilerden de bu doğrultuda beyanat alınıyor.
İstanbul Barosu Başkanı Kocasakal durumdan rahatsızlığını saklamıyor. Sanki paşalar tutuklandıktan sonra söz bitmiş, hukuk iptal olmuş, ülkede kaos başgöstermiştir. Hemen öncesinde günlük güneşlik olan memleket, askerlerin alınmasıyla karanlık bir labirente girmiştir. Hayatlarımızın ışığı sönmüş, gücümüz tükenmiş, gözlerimizin feri bitmiş, ümitsizlik gelip böğrümüzün tam ortasına çökmüştür. Yani durum bu kadar vahimdir.
Emekli bir paşanın anlattığınna göre, Türk Silahlı Kuvvetleri içinde bir çete, rutin plân seminerlerini ele geçirerek üzerine eklemeler yapmış ve bu haliyle dışarıya sızdırmıştır. Esas suçlu, işte bu ispiyoncu gruptur. Ne var ki bunlar bir türlü bulunamamaktadır. Bir bulunsalardır, işler yoluna hemencecik giriverecektir.
Emekli paşa, balyozcuları aklama modunda olduğundan sözünü ettiği çeteyle, orduyu ne kadar küçük düşürdüğünün farkında değildir. Zaaf içindeki böyle bir orduyu düşmanın kolaylıkla içten çökertebileceğini düşünememektedir.
Bazı paşalara ve bazı paşacı yazarlara göre Dursun Çiçek'in, Özden Örnek'in hazırladığı plânların belgeli gerçekliğinin, Balyoz Davası'na esas olan delillerin ve bunları hazırlayan ve hazırlatanların ihbarcı çete karşısında hiç bir önemi yoktur. Çünkü bu çete olmasaydı, hazırlanan planlar meydana çıkmayacak ve her şey süt liman olacaktı. Ne kadar iyi değil mi?
Kaldı ki, deliller dağları aşmış, CD'lerden taşmış, körlerin bile görebileceği kadar büyümüş ve çuvala sığmaz hale gelmişti. Ama istenilen bu değildi. İstenilen, çuvala sığmayan bu delilleri, bir daha ele geçmemek üzere ebedi istirahatgâhına tevdi etmekti ama bu yapılmadı. Bunun sebebi de, eğer duyduklarım doğruysa, Balyoz Plânı'nın her yıl güncellenerek canlı tutulmasıydı. Yani olayın yargıya intikal etmesi, balyozcuların eylemsel iştahı üzerinde caydırıcı bir etki yapmamıştı.
Bunları yazmaktaki amacım kimseyi ilzam etmek, suçlamak, töhmet altında bırakmak değildir. Niyetim, isteksizlerin somut gerçekleri görmesine yardımcı olmaktır. Malesef inkârla, gizlemekle, saklamakla, halının altına süpürmekle hakikat ortadan kaldırılamıyor. Gözümüzü kapadığımızda gördüklerimiz yok olmuyor. Onlar gene var ama biz görmüyoruz. Onun için gözlerimizi gerçeklere kapatmamamız gerekiyor.
Çetin Doğan Paşa Habertürk tv.de, internete düşen ses kayıtlarının kendine ait olduğunu kabul etti. Onları dinlediğinizde, "Plân Semineri" denen şeyin açık bir darbe proğramı olduğundan şüphe duymazsınız. Birisi, "İstanbul'un üzerine çökerim! Valiymiş, kaymakammış, belediye başkanıymış ... aykırı bakan herkesi tutuklarım" diyor. Yani seminerle ilgili ses bandında tutuklamadan, zanlıların kapatılacağı yerlere kadar her şeyden söz ediliyor.
Çetin Doğan Paşa, "Dağılma yok, toparlanma var, tepeleme var, ... !" diyor. Toparlanma ve tepelemenin İstanbul'u işgal etmiş Yunan askerine karşı olduğunu sanıyorsanız aldanıyorsunuz. Çünkü ilgili "Plân Semineri"nin medyaya yansıyan kısmında dış düşman yok. İç düşman, yani dominant ve ulusalcı kesimin hoşlanmadığı dindar vatandaşlar var. (1)
Ses kaydında Çetin Doğan: "Milli birlik, ... inandırıcı milli birliği sağlayıcı, bir hükümetin varlığıyla olur. Dini öne çıkaran bir hükümetle milli birlik olmaz!" diyor. Genelkurmay Başkanı'na, "bu meclise, hükümete bu gidişe dur deyici bir ultimatom verin!" diyeceğini söylüyor. Açıkçası Çetin Paşa, Ak Parti iktidarını beğenmiyor ve konuşmasının devamında ülkeyi istikamete soktuktan sonra yapılacak seçimlerden ve yeni bir hükümetten bahsediyor. (2)
Bir katılımcı, "Çözümün ancak 12 eylül gibi bir darbeyle gerçekleşebileceğini" anlatıyor. Diğeri ise, İstanbul için 4 tugay gücüne ihtiyaç olduğunu, sefer görevi olmayanların sıkıyönetim karagahlarında vazifelendirilmesini teklif ediyor. (3)
Plân seminerinden yola çıkarak şöyle bir senaryo yazabiliriz. Ordumuz dış düşmanla savaşıyor fakat içerideki sakallı, şalvarlı ve çarşaflılar bundan istifadeyle devleti ele geçirmeye çalışıyor. Plân seminerine iştirak etmiş rütbelilerinden bir kısmı bunu farkediyor ve askerlerini cepheden çekip, ülkemizi iç düşmandan kurtarmak için İstanbul'a yönlendiriyor ve suça iştirak etmiş olanları yakalayarak etkisiz hale getiriyor. (4)
Hadi çarşaflıları, sakallıları maraza çıkarıyorlar diye tutukladınız ve devleti kurtardınız diyelim. Peki valileri, kaymakamları, belediye başkanlarını ve bazı ileri gelen zevatı hangi nedenle tutuklayıp önceden belirlenen yerlere hapsedecektiniz. Meselâ: Ahmet Altan, Fehmi Koru, Abdurrahman Dilipak, Gülay Göktürk ne yapmıştı da içeri tıkacaktınız? (5)
Üstelik bu ülkede bir İçişleri Bakanlığı, ona bağlı bir Emniyet Genel Müdürlüğü, İl, İlçe Emniyet ve Aşayiş Şube Müdürlükleri ve bunların bünyesinde görev yapan binlerce polis bulunuyor. Acaba bunlar iç düzeni sağlamada yetersiz mi kalıyor da dışarıya bakması gereken asker sürekli dikkatini içeri veriyor? Yaramaz vatandaşlarla uğraşmayı emniyete bıraksak olmuyor mu?
Evet olguyu, "olağan bir plân semineri" şeklinde kabul etsek, bu hususta en iyimser tavrımızı sergilesek bile bunun aynı zamanda, "bir darbe plânı semineri" olabileceği ihtimalini gözardı edemiyoruz.
(0):Vikipedi
(1)(2)(3)(4): Ses kayıtları. Samanyoluhaber.com.
(5): Samanyoluhaber.com
Resim: sacitaslan.com