​ İnsan kaç kere ölür / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Mayıs '08

 
Kategori
Öykü
 

İnsan kaç kere ölür

İnsan kaç kere ölür
 

Baharların bile flu yaşandığı, çiçeklerin gönülsüz açtığı Ankara’nın, gri siluetinde başlamıştı hiç tükenmeyecek -hala tükenmeyen- o sonsuz aşk…

Ankara’ya Aydın’dan gelmiştim; renklerin birbirleriyle raks ettiği, insanın hiç üşümediği, kimsenin aşksız yaşayamadığı Aydın’dan…

Her şey politikti Ankara’da, biraz öğrenci, biraz memur işi…

Aşklar bile…

Doğru zamanda, doğru insanla, gerektiği kadar âşık olunuyordu burada…

Ben ise üşüyordum, Ankara’da…

Üşüyordum…

Yapayalnızdım…

Sevgisizlikten üşüyordum…

Üşüyordum 90’ların kömür kokan, puslu Ankara’sında…

Yalnızdım, üşüyordum…

Sevgi; cana can veren, kan gibiydi…

Damarlarından kanı çekildiğinde nasıl üşürse insan, bende öyle üşüyordum…

Sonra, bir sonbahar geldi…

Sonbahar…

Hazan mevsimi, hüzün mevsimi…

Bir şeylerin sonunun gelmekte olduğuna delalet eden sonbahar…

Sonbahar bu defa adına ihanet edercesine geldi…

Seninle geldi…

Siyah beyaz hayatıma bir renk, bir umutla geldi…

Evet, sen umudumdun…

Karanlık dünyama sızan bir ışık huzmesiydin sen, her geçen gün artan ve sonunda güneşim olan…

Yaşamaya çalışan bir ağacın köklerini salıp taaa en derinlere, nihayet ulaştığı pınardın…

Çölün ortasındaki cennet misali vahaydın…

Sanki hep seni beklemiştim hayatım boyu…

Sanki hiç yaşamamıştım o güne dek…

Ben ilkinde o zaman öldüm işte, öldüm ve yenilenerek doğdum, artık yeni bir varlıktım, bir SEÇİLMİŞ İNSAN…

Artık matematik daha önemliydi, seninle buluşmama ne kadar kaldı, hesaplayabiliyordum… Artık tarih, inkılâp tarihi, Kurtuluş Savaşı daha önemliydi, olmasaydı, bu Vatan kurtulmasaydı seni tanıyamazdım…

Atilla İLHAN;

Ben sana mecburum bilemezsin

Adını mıh gibi aklımda tutuyorum

Büyüdükçe büyüyor gözlerin

Ben sana mecburum bilemezsin

İçimi seninle ısıtıyorum.

Diye;

Ümit Yaşar;

Ben senin en çok sesini sevdim

Buğulu çoğu zaman, taze bir ekmek gibi

Önce aşka çağıran, sonra dinlendiren

Bana her zaman dost, her zaman sevgili.

…………

Ben senin en çok bana yansımanı sevdim

Bende yeniden var olmanı, benimle bütünleşmeni

Mertliğini, yalansızlığını, dupduruluğunu sevdim

Ben seni sevdim, ben seni sevdim, ben seni...

Diye, seni anlatmıyorlar mıydı???

Aşk şairleri şiirlerini bizim için yazmışlardı hep, güneş bizim için doğuyor, kuşlar bizim için şarkılarını söylüyorlardı…

Artık insan olmak, artık yaşamak güzeldi, ilk kez bu kadar güzeldi…

Âşık olmuştum…

Aşk içimdeydi, onu kontrol altına alamıyordum, mantıklı davranmaya çalışıyor ama beceremiyordum, sanırım âşık değil “AŞK” olmuştum…

Sana olan aşkım çok mantıklı değildi aslında; görüşlerimiz farklıydı, kültürlerimiz farklıydı, zevklerimiz farklıydı. Şimdi düşünüyorum da; sadece güzellik için olsa; ne sen bu kadar çok sevilecek kadar güzeldin ne de ben yakışıklı. Ama nasıl olmuşsa olmuştu; senle ben “BİZ” olmuştuk. Ölüm ruhu nasıl ayırıyorsa bedenden, aşkta mantığı alıp götürüyordu.

Aşk bazen yağmurda susuz kalmaktır

Aşk bazen sularda nefes almaktır

Aşk bazen yürürken düşe dalmaktır

Korkusuz kuralsız yaşamaktır aşk

Aşk bazen kutupta güneş görmektir

Aşk bazen bir çölde göle girmektir

Aşk bazen canını öne sürmektir

Korkusuz kuralsız yaşamaktır aşk.

(Nedim Saatcioğlu)

Mükemmel gidiyordu her şey…

Sen beni seviyordun, ben sana tapıyordum…

Popüler kültüre inat okumayı severdin sen…

Bende seni…

Muhafazakâr okulumuza inat özgün müzik dinlerdin…

Grup Yorumu seninle öğrendim ve dolayısıyla protest bakışı…

Kitap okumayı çok severdim, seninle daha çok sevdim -hoş bir şeyle uğraşmadan sensiz vakit de geçmiyordu ya-…

Hatırlar mısın sinemalara giderdik, Ankara’nın kalabalığında görülmediğimiz tek mekândı onlar; ışıklar söner ve kaybolurduk karanlıkta; el ele, dudak dudağa…

Beraber yürüfüğümüz her kaldırım taşını ezbere bilirdik -hiç bitmesin isterdim o yol, İpek Yolu misali uzadıkça uzasın ülkeden ülkeye-, biraz susunca, sessizlik olunca “eee anlat” derdin, …

Sana olan aşkımı anlatacak kelime, Türkçe’de yoktu ki…

Sana mektuplar yazardım sayfalarca ama anlatamazdım sevgimi, sana kızdığımda da yüzüne hiç söyleyemezdim, bu mektuplarda yazardım sitemimi, haklı olmayı hiç istemeden…

Zaten sana kızacak olsam, hisseder öyle bir gülümser, öyle sevimlileşirdin ki; hani William Shakspeare’in betimlediği bir denizkızı vardır ya; “Bir gün bir yarımadanın burnuna oturmuş, bir yunusun sırtında geçen denizkızını dinlemiştim. Öyle ılık, öyle tatlı idi ki şarkısı, hırçın deniz bile yatışıvermişti hemen.” diye. Sen konuşunca, sen gülümseyince ben de öyle durulurdum…

Benim denizkızımdın sen, Ankara’nın ortasında…

Bir pastaneye otursak, sen çantandan mendilini çıkarır önce masayı silerdin, benim döktüğüm külleri silerdin, aşkımıza leke bulaşmasın ister gibi…

En çok hafta sonlarından, tatillerden nefret ederdik bizi birbirimizden ayıran, babamın gönderdiği bütün harçlığı telefon parasına harcatan tatillerden…

Bir yaz ben Aydın’a giderken yolda dinlemem için bana Harun KOLÇAK’ın kasedini hediye etmiştin. Müptelayım Sana diyordu…

Sigaram gibisin

En tutkulu keyfimsin

Yanımdayken özlüyorum

Dumanın yakıyor

Kalbim hızla hızla atıyor

Ellerim seni arıyor

Müptelayım sana

Zarar versen de bana

Katlanıp acılara

Seni içime çekiyorum

Dudaklarım alışık

Ellerimle barışık

Duygularım çok karışık

Tadın kokunla geliyor

Kalbim hızla hızla atıyor

Ellerim seni arıyor

Müptelayım sana

Zarar versen de bana

Katlanıp acılara

Seni içime çekiyorum

(Harun Kolçak)

Şehirlerarası otobüslerde sigara içildiği günlerdi onlar; bir elimde sigaram, diğerinde ise cüzdanımdaki resmin, kulağımda bu şarkı hiç o kadar uzun bir yola gitmemiştim ben, aylardır görmediğim annemi babamı kardeşimi görecek olmama bile sevinemiyordum; tek tesellim geri dönecek olmamdı…

Balzac’ın dediği gibi senden ayrı geçirdiğim “Dakikalar mutluluk getirmesi beklenilen yüzyıllardı” benim için…

Bu ayrılıklarda telefonla konuşurduk saatlerce -o zamanlar cep telefonu yoktu tabi-, az mı kavga ettim telefon sıralarında konuşmamı bitirmemi bekleyenlerle…

Değerdi be gülüm, senin için değerdi…

Hatırlıyor musun bebeğim, telefonu kapatamazdık, ben sana derdim “sen kapat” diye, sen bana; jeton/kart bitene kadar devam ederdi bu inatlaşmamız… Zaten eğer kavga sayılırsa bizim tek kavgamızda bu telefon kapatma hususuydu, o kadar sevmiştik ki birbirimizi…

Evet bebeğim, biz, hiç, kavga etmemiştik değil mi?

Mükemmel aşk buydu işte…

Hatta hatırlıyor musun bebeğim, biz ayrılırken de kavga etmedik…

Akşam yemeklerimi feda ederek her gün bırakırdım seni evine; ama bir gün ailenle ilgili bir problemden bahisle “beni bırakmaya gelme birkaç gün istersen” dedin,

Gelmedim…

1 gün…

2 gün…

3 gün…

…………………………………

Sonra bir gün çağırıp seni, “anlat bana ne oldu” dedim…

Öğle saatinde buluşalım dedin…

Sevindim…

Safça salakça sevindim…

Buluştuk…

O oyun salonunun önünde buluştuk…

Sen…

Bitti…

Dedin…

BİTTİ……………………………

Avutamaz olur artık

Seni bildiğin şarkılar.

Boşanır keder zincirlerinden

Sular, tersin tersin akar.

Bir hançer gibi çeksen de sevgini

Onu ancak öldürmeye yarar.

Uçarı kuşu sevdanın

Alıp başını gitmiştir…

(Ataol BEHRAMOĞLU)

Ben ikinci defa öldüm…

Shakspeare, “İnsanın ölüm borcu ancak bir kere ödenir.” derken tek ölüm meleğini Azrail zannediyordu sanırım, seni hesaba katmamıştı…

Senle Cennet o kadar yakın geliyordu ki bana, hani şöyle elimi uzatsan tutabilecekmişim, derin bir nefes çeksem içime, miski amber kokularını duyabilecekmişim gibiydi, ama senle birlikte kaydı avuçlarımdan…

Düştüğüm yer cehennemin demosuydu, fragmanıydı sanki…

Yanıyor ama ölemiyordum…

Oysa ne kadar mutluydu(m)/(k);

Balzac’ın iki sözü var hatırıma gelen; biri sana biri bana söylenmiş…

“Mutluluk insanı bencilleştirir” diyordu, birde “Mutluluğumun bedelini korkunç felaketlerle ödemekten çok korkuyorum.”

Gül için bülbül, çiçek için güneş neyse sende o idin benim için, bir çiçeğe suyunu vermezsen, bir deniz fenerinin ışığını söndürürsen, 68’den Deniz’i çıkarırsan ne kalırsa benden de o kaldı geriye…

Sen gittin ne oldu…

Dünyada senden güzeli yok muydu?

Sevecek kadın mı kalmamıştı?

Güneş doğmaz mıydı sen yokken aydınlatmaz mıydı dünyamı?

Belki doğardı ama…

Güneş, başkasının yıldızı…

O, başkasının dünyasını aydınlatıyor…

Bunca yıldız varken gece neden karanlık olur…

Benim yıldızım söndü…

Gece ile gündüz gibi yaptın bizi biri olmadan diğeri olmayan, ama asla bir araya gelmeyen…

Sana gelmeyi istedim, bana dön demek istedim…

Diyemedim…

Diyemedim çünkü artık sen, sen değildin…

Özgün müzik dinleyen, protest sevgili gitmiş…

Türbanlı biri gelmişti…

Problem türbanın değildi aslında, problem hem bana, hem aşkımıza ama en mühimi senin kendine ihanet ediyor olmanda idi, ben ikinci kez ölmüştüm ve artık üçüncü hayatıma başlamalıydım…

Sonra öğrendim ki, bir başkası var hayatında…

Değişir yönü rüzgârın

Solar ansızın yapraklar.

Şaşırır yolunu denizde gemi

Boşuna bir liman arar.

Gülüşü bir yabancının

Çalmıştır senden sevdiğini,

İçinde biriken zehir

Sadece kendini öldürecektir.

(Ataol BEHRAMOĞLU)

Her şeye baştan başlamalıydım…

Yürümeyi yeniden öğrenen felçli bir çocuk gibi…

Çok zor oldu, çok tökezledim…

Seni unutmak için sigaramı çakmağımdan ayırdım, daha az buluşur oldular; sigarayı 3 pakete çıkarınca çakmağa çok ihtiyaç duymuyordum çünkü biten sigara diğerine yardımcı oluyordu nasılsa…

İşe başladım, yeni ortam, yeni insanlar…

Sonuç; negatif…

Sonra şişelerde kaybolmayı denedim, sabahlara kadar türkü barlarda vakit geçirir oldum, onlarda anlamışlardı ve kullanıyorlardı benim durumumu, ben barın kapısından girince hemen başlıyordu -binlerce kez istek yaptığım- Hasretinle Yandı Gönlüm, insan maaşının yüzde yetmişini bara verince…

Ama olmadı…

Alkol bilinçaltımdaki seni çıkarıyordu çünkü…

Belki unutturur diye başkalarının oldum, yine olmadı…

Senden nefret ediyordum intikam almalıydım. Ama nefret ettiğimden fazla sevdiğimin farkında değildim…

Ve birgün sen kendiliğinden geldin bana, seni kirletip bırakmak için beklediğim fırsat elimdeydi artık, belki ondan sonra ben de rahat uyuyabilirdim…

Ama yapamadım, kıyamadım sana…

Shakspeare’in dediği gibi;

“Neler neler doğuyor nefretten…

Ama daha çoktur sevgiden doğan.”

Ben kimseye ihanet etmedim, sevmediklerime bile, ben kimseyi yarı yolda bırakmadım, ben kimseyi satmadım ki hayatımda,

Sana nasıl kıyayım…

Ve senden ayrılmamı müteakip çıkmaya başladığım eşimle çok kısa süre sonra evlendim…

Neyin intikamını kimden alıyordum bilemiyorum, ama evlendim…

Seni severken, başkasıyla evlendim…

Seversin dünyayı doludizgin

ama o bunun farkında değildir

ayrılmak istemezsin dünyadan

ama o senden ayrılacak.

(Nazım Hikmet)

İnsan sadece bedenindeki bir yaradan değil, ruhundaki bir yaradan da ölebiliyormuş…

Ve ben yine öldüm…

En kötüsünü ne zaman yaşadım biliyor musun?

Erkeklerin anneleri umumiyetle kız arkadaşlarını, sevgililerini, eşlerini yadırgarlar; ben senden ayrıldığımı, seni kaybettiğimi, senin beni terk ettiğini asla söyleyemedim anneme...

Seni hiç görmeyen, sadece telefonlardan tanıyan anneme...

Ona; “anne, ben evleneceğim” dediğimde, heyecanlandı, sen sandı, olmadığını söylediğimde yıkıldı ve ağzından şu kelimeler, şu ağı çıktı…

O BENİM KIZIMDI….

Telefonu kapattı…

Diyemedim söyleyemedim beni o bıraktı, beni ataşlara attı diyemedim. Seni kötüleyemedim, ben evleniyordum ama sen hala sevdiğimdin, en az nefret ettiğim kadar sevdiğim,

Söyleyemezdim terk edenin sen olduğunu, ana yüreği beni affederdi nasılsa, olmadı anne dedim, sıkıldım dedim, yapamıyorum dedim, o suçlu değil dedim…

O aşkımıza ihanet bulaşırdı, lekesi çıkar mı anne diye soramadım…

EĞER

O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler,

arkalarında doldurulması

mümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer.


Dayanılması o kadar da zor değildir, büyük ayrılıklar bile,

en güzel yerde başlatılsaydı eğer.


Utanılacak bir şey değildir ağlamak,

yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer


Yüz kızartıcı bir suç değildir hırsızlık,

çalınan birinin kalbiyse eğer.


Korkulacak bir yanı yoktur aşkların,

insan bütün derilerden soyunabilseydi eğer.


O kadar da yürek burkmazdı alışılmış bir ses,

hiçbir zaman duyulmasaydı eğer.


Daha çabuk unuturdu belki su sızdırmayan sarılmalar,

kara sevdayla sarıp sarmalanmasalardı eğer.


Belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla,

öylesine delice bakmasalardı eğer.


Çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı belki de

kalp, göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer.


Yerini başka şeyler alabilirdi uzun gece sohbetlerinin,

son sigara yudum yudum paylaşılmasaydı eğer.


Düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman,

meydan savaşlarında korkular, aşkı ağır yaralamasaydı eğer.


Su gibi akıp geçerdi hiç geçmeyecekmiş gibi duran zaman,

beklemeye değecek olan gelecekse sonunda eğer.


Rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla,

tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer.


O büyük, o görkemli son, ölüm bile anlamını yitirirdi,

yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer.


O kadar da çekilmez olmazdı yalnızlıklar,

son umut ışığı da sönmemiş olsaydı eğer.


Bu kadar da ısıtmazdı belki de bahar güneşleri,

her kaybedişin ardından hayat yeniden başlamasaydı eğer.


Kahvaltıdan da önce sigaraya sarılmak şart olmazdı belki de,

dev bir özlem dalgası meydan okumasaydı eğer.


Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel,

namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.


Uykusuzluklar yıkıp geçmezdi, kısacık kestirmelerin ardından,

dokunulası ipek ten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer.


Issız bir yuva bile cennete dönüşebilirdi belki de,

sıcak bir gülüşle ısıtılsaydı eğer.


Yoksul düşmezdi yıllanmış şarap tadındaki şiirler böylesine,

kulağına okunacak biri olsaydı eğer.


İnanmak mümkün olmazdı her aşkın bağrında bir ayrılık gizlendiğine belki de,

kartvizitinde 'onca ayrılığın birinci dereceden failidir' denmeseydi eğer.


Gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar,

ihanetinden onlar da payını almasaydı eğer.


Issızlığa teslim olmazdı sahiller,

Kendi belirsiz sahillerinde amaçsız gezintilerle avunmaya kalkmamış olsaydın eğer.


Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.

Yalnız kalmaktan korkmuyorum da,

ya canım ellerini tutmak isterse...


Evet Sevgili,

Kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu,

kim uzanmak isterdi ince parmaklarına,

mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık etmiş olmasalardı eğer!!

(CAN YÜCEL)


Evlendim tüm bedenimle, tüm hücrelerime kadar…

Aslında ruhumla da eşime ait olmak isterdim ama o sende kalmıştı…

Balzac, der ya hani; “İnsanın başına gelen bir felaket hiçbir zaman boşa gitmez.” diye. Benimki de boşa gitmedi. Çok bocaladım zaman zaman, eve geç gelmelerle belirti gösterdi önce, sonra kadınlarım oldu seni aradığım. Hepsi de evliydi, ruhları başkasında kalmış veya hiç eşinin olmamış kadınlar…

Aslında hiçbirinin peşinden koşmamıştım, onlar beni bulmuşlardı. Ama sanırım ben de hazırdım, ihaneti mi öğreniyordum ne…

Senin bana son öğrettiğin duygu olan ihaneti…

Bensiz yattığın o yataklarda benli hayaller kurma artık.

Sabahlara merhaba derken beni seven bir şair var deyip gurur duy sadece.

Ve hiç bilme o şairin senin için her gün defalarca öldüğünü.

Ve bil ki insan sevdiğiyle beraber olacak mahşerde.

Tek avuntum bu şimdilik.

(Ertuğrul Bayam)

Sonra bir kızımız oldu eşimle. Eşim kelimesi bu metindeki gibi 3. tekil şahıs niyetiyle kullanılmamalıydı bundan böyle -aslında bundan önce de kullanılmamalıydı ama, primat beynimin primat hareket tarzıyla sanırım ancak bu kadar olabiliyordu, ve sanırım ben daha yeni büyüyordum-. O, artık benim sadece eşim değil, aynı zamanda çocuğumun annesiydi. Ve aslında bu olanlardan, seninle yaşadıklarımdan, yaşayamadıklarımdan asla o sorumlu değildi.

Acıyı görmek mi istiyorsun?

Gözlerime bak!

Sen uzakta, çok uzakta

Bensiz bir yaşamın anlamsız günlerini yaşamaktasın,

Benim gibi.

(Ertuğrul Bayam)

Evet ben ölmüştüm belki ama, ben onu öldürmemeliydim. Normal şartlarda belki asla evlenmezdim belki onunla ama, evlendiysem de sorumlusu o değildi. İnsan olmaya karar verdim; toplum insanı. Onu beden olarak bir daha aldatmadım. Aslında ruhen de aldatmak istemezdim ama, onu senden hiç alamadım ki…

Seni seviyorum,

Gerçeğin ta kendisi bu iki kelime,

Sırf dudaklardan çıkması istenen değil de

İçimde taa içimde senin için atan bir kalbin feryadı,

Haykırışı bu sevdiğim.

Sana ulaşamasam da,

Biliyorum ki zavallı kalbim

Sana ait her şeyi saklıyor en gizli yerlerinde

Kanlı ve uykusuz gözyaşlarımın

Her gece aynalardan süzülmesi gibi acı veriyor uzaklarda oluşun.

(Ertuğrul Bayam)

Karşıma ruhlarının bonservisi elinde, beden olarak ise başkasına ait kadınlar yine çıktı. Kaçtım, saklandım.

Ve tesadüfen sana ulaştım geçenlerde,

Çook uzak bir şehirde idin.

Amacım benim hala bilmediğim BİZ NEDEN AYRILDIK sorusunun cevabını öğrenmekti aslında. Öğrenmeli ve bitirmeliydim beynimde bitmeyen münazarayı. Sana karşı çok ciddi olacaktım sözde, hatta kızacaktım ama olmadı. Sende benden farklı değildin ki. Hatta daha da kötü…

NEDEN sorusunun cevabını alamadım senden ama, pişmanlığının kokusu 1.000 km öteden geliyordu. Evlenmiştin, bir çocuğun vardı. Defaten düşük yapmış ve bir çocuğunu kaybetmiştin. En kötüsü çocuğunun ölümünü, senin bize yaptıkların için Allah’ın bir cezalandırma yöntemi olarak görmendi…

Hayır, bebeğim seni ben bile bu kadar suçlamadım, sana ben hiç ah etmedim. Dedim ya ben seni hep nefret ettiğimden daha fazla sevdim ve 16 senedir hala seviyorum. Evet seviyorum ama eşimden ayrılacak kadar değil, senin bana yaptığını, ben ona yap(a)mayacağım. O beni seviyor, ona yaptığım her şeye rağmen beni seviyor. Ruhum sende kalsın tamam ama;

Ben burada kalacağım.

Seni okyanusların diplerinde

Bir midyenin içinde ki

İnciyi görme ihtimalimin olmadığı gibi kabul ettim aşkım

Ve seni hiç ulaşılamayacak dağların zirvesinde

(Ertuğrul Bayam)

Ve sen beni yine öldürdün…

Son konuşmamızda sarf ettiğin o cümle ile öldürdün…

“BEN SENİ HEP SEVDİM, GEL DESEN GELECEĞİM…”

Gelme bebeğim gelme, lütfen gelme…

 
Toplam blog
: 4
: 1944
Kayıt tarihi
: 05.04.08
 
 

Ben kim miyim? Kendimi nasıl ifade edebilirim ki... Kimdir : Sanırım hiçkimse, belki bir dünyalı, bü..