- Kategori
- Dilbilim
İnsanlığın en büyük icadı: Cümle

İnsanlığın en büyük icadı cümledir. Cümleyle kavramsallaştırırız karşılaştığımız olay ve olguları, cümleyle anlarız. Cümleyle düşünür, sorular sorar, ilişkiler kurar, cümleyle sonuçlara ulaşıp yeni kararlar alırız. Simyacıların aradığı her şeyi potasında eriterek kendi desenini veren filozof taşının ta kendisidir cümle.
Beyinlerimiz cümlenin gramer yapısında dokur kıvrımlarını sessizce. Bu haliyle cümle, hem dışarıdan içeriye algılama, hem de içeriden dışarıya uygulama mekanizması açısından bir köprü niteliği taşır. Dışarıda bulutların üst üste gelmesi bizim için bir anlam taşır artık yağmurun gelmesi namına; içeride bir süreç yaşanır cümleler kervanıyla ve şemsiyemizi almayı netice verir uygulama adına.
Cümle... Sözcüklerin büyülü bir şekilde yan yana gelmesinin oluşturduğu anlam bütünü, tümce. Merkezinde eylem vardır cümlenin, tüm anlam onun etrafında döner. Onu yapan etkene özne denir, etkilenene ise nesne. Her bir eylem, bir zaman ve mekâna karşılık gelir aynı zamanda. Yüklem, özne, nesne, yer ve zaman; bizim gerçekliği tanımladığımız atomik yapılardır: "Ben şimdi evde yemek yiyorum." Bu atomik yapılar birbirlerine araç ve amaca karşılık gelen diğer moleküler yapılarla gizliden gizliye bağlıdırlar aslında: "Ben şimdi evde yemek yiyorum, çatal bıçak kullanarak, yaşamak için." Ayrıca her bir atomik yapı, içinde kendine ilişkin nice bilgi yumağı barındırır: "Ben şimdi bizim yeni evimizde annemin yaptığı zeytinyağlı taze fasulye yiyorum." Bu şekilde gerçekleşen her bir olay ise evrensel etki-tepki ve sebep-sonuç yasasına uygun olarak değişimin şeklini ve yönünü belirler: "Yemek yemeden önce kurtlar gibi açtım, yedikten sonra ise öyle bir uyku bastırdı ki beni." Evet, cümle gerçekliği tüm katmanlarıyla üzerinde yansıtan bir ayna gibidir; hatta tek bir cümle bile tüm gerçekliğin gizemini içinde barındırabilecek bir hologramdır.
Tabi bunun doğal bir neticesi olarak sözcükler de isim, sıfat, fiil, yer ve zaman edatları gibi kategorilere ayrılırlar.
Fiilin çekimli halidir yüklem. Yüklemler, hayatın akışı dediğimiz zaman etiketlerini barındırırlar üzerlerinde: geçmiş,
gelecek, şimdiki zaman ve diğer zaman kipleri. Yer ve zaman, yapılan eylemin belirteçlerinin belirlenerek beynimizde uygun şekilde kaydedilmesini sağlayan referanslardır.
Cümle kurmak düşünmek demektir, düşündüklerini başkalarına aktararak iletişim kurmak demektir. Bu ise belleğimizde tanımlı sayısız bilgi yığınından uygun olan eylemin sadece gerekli özelliklerinin seçilmesi ve diğer birine aktarılması anlamına gelmektedir. Bu ise zarf ve sıfat mekanizmasını ortaya çıkarır karşımıza. "Zeytinyağlı taze fasulye" tamlaması, bizim yemek adına iletmek istediğimiz tüm bilgiyi kapsamaktadır; ne eksik, ne de fazla. "Yemeği öyle hızlı yedim ki sonuçta karnıma ağrılar girdi" cümlesindeyse anlatmak istediğimiz tüm kavramı "hızlı" sözcüğü karşılamaktadır; ayrıca "bu nedenle dişlerimle fazla öğütemedim" gibi bir ifade kullanmamıza ayrıca ihtiyaç kalmaz. Cümle, bir insanın tüm düşündüklerini ve hissettiklerini bir başkasına aktarmasına yarayan sihirli bir çanta gibidir.
Peki, düşünme bir yana hissetmeyi nasıl aktarabiliyoruz cümleyle gerçekten? Soru, ünlem ve en önemlisi vurgular yoluyla tabi ki. Sadece "Olamaz!" cümleciğinin bile ne kadar büyük anlamlar içerebildiğini hepimiz bilmekteyiz. Evet, bir cümle yalnızca tek bir kelime hatta harften oluşabileceği gibi iç içe geçmiş cümlecikler ile onlarca kelimeyi de içerebilir. Teorik olarak bir cümlenin içinde barındırabileceği sözcük hatta cümlecik sayısı sınırsızdır. Cümle, bilgisayar terminolojisiyle "geriye çağrışımlı (recursive)" bir işlem ve yordamdır. Diğer bir ifadeyle her bir cümle "ve", "veya", "çünkü" gibi bağlaçlar yoluyla başka bir ardıl cümleye, "- giden", "- gördüğüm" gibi ifadelerle daha küçük bir iç cümleciğe açılan birer pencere taşır.
Veriden bilgi etmeye ve bilgi havuzundan bilgelik oluşturmaya bilgi işleme denir. Bunu yapmanın yoluysa soru sormaktır. Düşünmek, uygun seviye ve aşamada, uygun sorunun sorulmasından başka bir şey değildir bir anlamda. Kim, ne, nerede, ne zaman, nasıl ve niçin sorularıyla dışsal bir olguyla kendi belleğimiz arasında gerekli köprüleri kurmaya çalışırız. Bir anlamda bizi tanımlayan, sorduğumuz sorulardan ibarettir.
Tümden gelimci yaklaşımın en muhteşem uygulanış örneğidir tümce. Bu nedenle yalnızca birkaç bin sözcükle etrafımızdaki tüm gerçekliği tanımlayabilme yeteneğini gösteririz. Kendi içimizde her an yaşadığımız ilginç ve ancak çok duru bir mucizedir bu.
Sadece sözcüklerle mi kurulur tümceler? Tabi ki hayır. İnsan gözleriyle de konuşur. Sevgi, aşk, hayal kırıklığı, beklenti, kuşku, hayranlık, tiksinme, hüzün, heyecan, şaşkınlık ve içte yaşanan daha nice süreç göz bebeklerinde belli eder kendini en mükemmel şekilde. Göz bebeklerinde bir evren saklıdır.
Resim de bir konuşma şeklidir, müzik de. Örneğin simetrik desenlerle örülü bir resmin ortasında yer alan ve dışa doğru ilerledikçe yavaşça sönen bir ışık kaynağı, içinde barındırdığı ahenkle bize kutsallığı, sonsuzluğu, saflığı ve ufkun ötesindeki nice gizli sırları ilham eder. Ya da yaptığı müzikte kullandığı makamlarla dinleyicisini dilediğinde güldüren, dilediğinde ağlatan, hatta dilediğinde uyutabilen Farabi’nin efsanevi bilgeliği gelir aklımıza. Tabi tüm bunların arkasında çok derin bir matematik vardır; matematik zaten evrenin ortak dilidir.
Henüz genelde yalnızca tek bir sözcükle adlandırabiliyoruz bu ifade şekillerini. Oysa müziğin iniş-çıkışları veya fırçanın yumuşak-sert darbeleriyle, dimağımızda kurduğumuz cümleler arasında gizli bir bağ vardır. Matematik ile dilbiliminin kesiştiği bir noktadır bu. Kim bilir, belki ileride bu bağlantıyı gerçek anlamda çözebilir ve yapılan bir bestenin şiirsel karşılığını evrensel anlamda keşfedebiliriz. Yoksa rahmetli Melih Kibar’ın "İçimdeki Fırtına" parçasının hikâyesini başka türlü nasıl izah ederiz?*
* Melih Kibar, İçimdeki Fırtına’yı 1977 yılında bir gemi seyahatinde bestelemişti. Ortaya çıkan küçük çaplı bir fırtına
esnasında kendisini birden piyanonun başında bulmuş ve o ilhamla bir anda bestelemişti. Bu müziği Çiğdem Talu’ya gönderdiğinde ise ortaya o unutulmaz sözler çıkmıştı: "İşte o an bir fırtına kopar / Sanki yer yerinden oynar / Hoyrat bir akşam vakti sallanan gemi misali / Sallanır içimde dünya."