- Kategori
- Güncel
İpsiz Recep
TRT -1 de gösterime giren Erhan Baytimur yönetimindeki “İpsiz Recep” dizisinin fragmanlarını izlediğimde, gerek tarihten bir yaprağın aralanıp hatırlatılması adına ve gerekse, sanatsal içerikten yoksun, eften püften ve benzer konulu dizi ve programların izleyici üzerinde yarattığı bıkkınlığı bir nebze olsun giderebilmesi adına hayli umutluydum.
İlk bölümde bu umut ikinci bölüme taşındı, oradan da tamamen sönüp gitti..
Ne kadir İnanır bu rolün adamı, ne Ayşe rolündeki Burcu Kara ne de üçüncü sınıf dolma rollerden öteye geçememiş, Ahmet’i oynayan Hakan Ural ve diğerleri…
“Elveda Rumeli” adlı dizinin Ramiz ve Fatma’sı nın gölgesinde eklektik karakterler olarak “vaziyeti idare” eden oyuncuların çokluğu, arka planda, belirgin manada olması gereken tarihsel kesitin giderek soluklaşması ve tarihsel olgulara yapılması gereken vurgunun yerini, çelişik ve gerçeklerle bağdaşmayan abartılı anlatımların alması, kurguyu Zarife-Alex ilişkisinin dar sınırlarına hapsetmiş, en netice diziye bıktırıcı bir boyut kazandırmıştır.
“İpsiz Recep” adlı dizideki Ayşe-Ahmet ilişkisi de, bir kesim seyirci profilinin beklentileriyle örtüşmesi kaygısıyla giderek diziye damgasını vuracak gibi gözüküyor.
Kahramanların adını kullanılarak dizilerin reklamını önceden yapıp izleyicinin aklına ipotek konulduktan sonra salya sümük “aşk” hikayelerine alan açma taktiği TV dizilerinde ilk değil elbet.
“Karayılan” dizisi geçmişteki örneklerden tipik olanıdır.
Ben konuyu bir başka açıdan ele almak düşüncesindeyim.
Daha çok, bu dizinin yaratacağı gündemden hareketle İpsiz Recep’in kuru bir kahraman değil de tarihsel bir kişilik olarak topluma tanıtılması gerekliliği konusuna kısaca değinmek, bu arada bazı kronolojik bilgileri anımsamak ve anımsatmak, bu halk kahramanının kişiliğinde dönemin toplumsal ve siyasal çalkantılarına bu yazının mütevazi ölçülerinde ışık tutmak, kurtuluşun öncesi, sırası ve sonrasında değişen, birbirine giren dengelerin yeniden yapılanması sürecinde sarsılan rolleri yeniden izleme olanağının kapısını aralamak, kahramanlıkla vatan hainliği arasındaki o ince çizginin tarihsel koşulların belirleyiciliğinde zaman zaman nasıl silindiğine ve zaman zaman nasıl kalınlaştığına işaret etmek ve neticede, İpsiz Recep’e, nam-ı diğer EMİCE’ye ve nice halk kahramanına olan saygımı ifade etmek ve yapılan saygısızlıklara dikkat çekmek niyetiyle bu yazıyı kaleme alıyorum.
Ayrıca, tarihe mal olmuş kahramanları, gerek görsel ve gerekse yazınsal anlamda “sanat” yapılarak küçük düşürme girişimlerine karşı her yurtseverin uyanık olması gerektiğini vurgulamak istiyorum.
Sayısız örneklemelerde bulunabiliriz.
Ancak konumuz gereği burada ben, bu ve benzeri TV dizilerini görsel alanda, Osman Pamukoğlu’nun Ayandon adlı kitabındaki EMİCE’ye seviyesiz ve haksız saldırılarıyla, Kandemir ve Ahmet Efe’nin Çerkez Ethem’ e (özellikle Çerkez Ethem olayı gerçeklerinin gün ışığına çıkmasında olağanüstü derecede gereklilik vardır) ilişkin taraflı ve mesnetsiz hücumlarını yazınsal alandaki belirgin örnekler olarak işaretlemek istiyorum.
EMİCE, mektep medrese görmeyen, askeri eğitimi olmayan, siyasete ve diplomasiye ilişkin en ufak bir fikri olmayan tipik bir Karadenizli. Rizeli, dürüst, yiğit, gözünü budaktan esirgemeyen, ama bir o kadar da merhametli ve ölçülü, vurduğunu düşüren ama düşkünlere kol kanat geren, zenginden alıp fakire veren, kırılan ama asla boyun eğmeyen bir kişiliktir.
Kimine göre o sıradan bir eşkıya dır. Kimine göre gözünü servet aşkı bürümüş bir tufeyli. Kimine göre ırz düşmanı, kimine göre namus timsali. Kimine göre sıradan bir kaçakçı, işbirlikçidir hatta…
Ama o, daha çok, çevresinde sözü dinlenen, karizmatik, emperyalizme karşı Anadolu insanının verdiği o çetin savaşta yüksek yararlılıkları olmuş, kurtuluştan sonra toprağına çekilerek mütevazi bir yaşamı tercih etmiş büyük bir kahramandır.
O, Atatürk’ün de hitap ettiği gibi “EMİCE” dir bir bakıma…
Tarih, kazananı yazıyor. Çünkü tarihi “kazananlar” yazıyor. Ama tarihi kazananlar yapmıyor.. Tarih, en az onu yapanları, en çok ta onu çalıp kendine uygun hale getirenleri yazıyor. Tarihin kendisi bir şey yazmaz, onu zapt edenler yazar o da “tarih” olur. Bu, dünyada da böyle, Türkiye’de de…
Emperyalizme karşı ilk kez zaferle sonuçlanan bir savaşın galibi olarak mazlum milletlere örnek olup onları özgürlük mücadelelerinde cesaretlendiren ülkemizin, bugün halen emperyalist kuşatma ve kıskaç altında tutuluyor olmasının izahı, sadece bugünün beceriksiz politikacılarının veya aç gözlü sermayedarlarının bireysel hata veya işbirlikçi karakterlerini vurgulamakla değil, emperyalist sömürü düzeninin işleyiş mekanizmalarını, Kurtuluş Savaşı öncesi, sırası ve sonrasındaki bağlaşıklıkların, güç dengelerinin ve daha bir çok nesnel ve öznel koşulların çözümlenmesinin toplumsal mücadele dinamiklerinin sistematiği içinde yapmakla mümkün olur. Bu da ancak, insanlık tarihinin aynı zamanda sınıf savaşları tarihi olduğu gerçeğinin kavramakla olur.
Ethem, İpsiz Recep, Karayılan ve daha nice adı belli veya belli olmayan kahramanların bugün hak ettikleri yerde olmamalarını kaderin bir cilvesi olarak değil, bilinçli bir tasarrufun ürünleri olarak değerlendirmek daha doğru olur.
Okuyanlar, R.Nuri Güntekin’in “Yeşil Gece” adlı romanının bilirler. Anadolu isyanı sırasında işgalcilerle sıkı işbirliği yapanların, düşman casus ve yardakçılarının, kurtuluştan sonra nasıl yeniden subaşlarını tuttuklarını, nasıl ödüllendirildiklerini ve buna mukabil gerçek kahramanların esamelerinin okunmadığını bundan daha yalın anlatan bir başka kitap belki de yoktur.
Gerçeği unutturmanın en iyi yolu, onu çarpıtmak ve değersizleştirmektir.
Emperyalistler ve yerli işbirlikçileri, onca yoksunluk ve yoksulluk şartlarına rağmen Kurtuluş Savaşı nı başarıyla vermiş Anadolu insanını yeniden zincire vurmak için onu geçmişinden koparmayı ilk ve zorunlu koşul saymıştır.
Ekonomik sömürüyle koşut ve ondan zaman zaman daha da etkili olarak toplumun DNA sına kadar nüfuz eden kültürel abluka, eğitimi, basın yayını, sanatı vs, insanımızın belleğini silmiş, değerlerini bir bir ortadan kaldırmış, düşünme, algılama ve yorumlama yeteneğini paralize etmiş, konuşmayan, sorgulamayan bir sürünün üyeleri haline getirmiştir.
Kısaca işaret edilen bu koşulların hüküm sürdüğü bir tarihsel duraktan geriye doğru, toplumsal ve siyasal etkileşimler ışığında bir projeksiyon yapmanın beklide her zamankinden daha fazla bir önemi vardır.
Kişilikleri ve toplumsal yararlılıklarıyla tarihe mal olmuş şahsiyetlerin tarih karşısında ve toplum dimağındaki gerçek yerlerinin hakkıyla anlaşılması ancak böylesi bir projeksiyonla mümkün olacaktır.
Kahramanlıkla vatan hainliği sınırı ancak bu şekilde netleşecek, hakkı olmayan Sezar’dan alınacaktır.
Yüz elliliklerin affı sonrasında ülkeye dönmeyi reddeden Çerkez Ethem’in tavrıyla, kendisine bağlanan 250 Lira maaş ve verilen kahramanlık ödülünü kabul etmeyen İpsiz Recep’in redd-i taltifi arasındaki benzerlik ancak bu bakış açısıyla anlamlandırılabilecektir.
Yunan Genel Kurmay’ından “Geçiş Hakkı” talep ederek karşı tarafa geçen Çerkez Ethem’in beyninin arkasındakiyle, “EMİCE , bu vatan tekrar bir kurtuluş savaşı vermek zorunda kaldığında kaç kişiyle gelirsin” diye sorulduğunda, savaş sırasında 2000 kişilik bir milis kuvvete komuta eden İpsiz Recep’in, “sadece ben ve yeğenim” diyerek cevap vermesinin arkasındaki keskin zekayı birbirine bağlayan bir köprünün varlığının tespiti ancak bu tür bir projeksiyonla mümkün olacaktır.