- Kategori
- Öykü
Islık

Kendini bildi bileli hep özendiği, hatta bir güç belirtisi saydığı şeydi. Şöyle olabildiğince tiz, pürüzsüz ve epeyce uzaklara ulaşabilen ıslıklar çalabilmek. Yaşı onbire gelmiş, arkadaşlarının bazılarının başarabildiği bu hüneri hala elde edememişti. Mesela, kıl payı kaçırmakta olduğu bir minibüs veya otobüsü anında yerinde mıhlayacak çok yararlı bir yol değil miydi? Ya da sesini duyuramayacağı uzaklıktaki arkadaşına varlığını haber vermek. Ya o ıslıkla haberleşip, birbirlerine basitçe de olsa meramlarını anlatabilen çok gıpta ettiği köylüler. Hani televizyonda izlediği o görüntülü haber.
Bir kaç çalma şekli vardı. Ama o yapabileceği en kolay olan, iki işaret parmağın kullanıldığı yöntemi bir kez daha denemeye karar verdi. Parmaklarının iki ucunu birleştirip dilinin ucunu geriye katladı. Derin bir soluk aldı. Nefesini, olanca gücüyle gerilmiş avurtlarından parmak uçlarına üfledi, üfledi...
Durum öncekilerin akıbetinden farklı değildi. Etrafa saçılan tükürük zerreciklerinin eşliğinde cılız bir "pıfff" sesi çıkarabilmişti bizimkisi.
Çaresiz, dudaklarından çektiği parmaklarını pantolonunda kuruladı. Bulunduğu yer, evlerin seyrek olduğu açıklık bir alandı. Başı önünde birkaç saniyelik düşünmenin arkasından, elini arka cebine soktu. Oradan üstü kromaj kaplı ışıl ışıl bir bekçi düdüğü çıkardı. Dudaklarına götürdü. Gözlerini, görebileceği en uzak noktaya dikmişti. Nefesinin bütün gücünü harcayarak yoruluncaya kadar çaldı, çaldı...