- Kategori
- Şiir
İstanbul’da güneş genç doğar

Bir kayığın içinden balıklar nasıl görünür
denizin dibinde,
yosunlar, kanalizasyon artıkları, ölü kuşlar
kuşkusuz, midye kabukları, tuz kokusu,
galata kulesi, yeni cami
ayak basıyoruz bir köprüye
yeni bir topluma giriyoruz, bir denize.
Kuralları ne ola ki?
Dolu tüfekler gibi uzatıyoruz parmaklarımızı
düşleriyle sarılıyoruz gecelerinde
ne tattı o, köprüde sıtmalı bir çoban
gemisinden kaçmış deli bir lazla
yarım ekmek, bir iri soğan ve afyonla
besleniyorlar. Arkada
kaçakçılar kenti, bir tabut,
yüzen bir gecekondu
ölen ölen yeniden dirilen
Yarı uykuda bir Sarı Selim.
Ve Beyazıt’ın gölgesi üstümüze düşüyor,
düşüyor içimize, bütün balıkların, duvarların
ve Anadolu çocuklarının ahı...
derinden geliyor geçmişin sesi
değişen bir şey yok, diyor minareler,
ve biz hukuk fakültesi, Turan Emeksiz,
tıp, teknik, Vedat
değişen bir şey var, diyoruz
bunu yunus balıklarına bile
öğretmeye çalışıyoruz.
Çamlıca’da Zeus
bir yandan haremini gözlerken
yeni gelinlerden
kısa etekli kahramanlar doğurtuyor
Truvalı Helen yeniden gebe
tahta at hala içimizde,
yakmalı, diyoruz hilesini kusmadan
yakmalı, zenciler, ”yak beybi yak” diyor.
Sen ey kalkedon, körler köyü, sen
neden denizler kadar yaşlısın, ve
bu kadar gençsin.
İşsizlik, umarsızlık, tutarsızlık
kanına ekmek doğruyor gençliğin,
gençlik masal değil, güzel, diri
gövdeleriyle karşı koyuyor dev analarına
ve çevik kollarıyla çelme takıyor
maskeli hayduta.
James Bond’un ve sivil gangsterlerin
gizli bırakılmış hırsızlıkların, kıyımların
bedenlerin, o çirkin bedenlerin
kefenlerini biçiyor altın makasıyla.
Sen İstanbul, sen
neden bu kadar yaşlı ve bu kadar dirisin.
Tepelerinde taptaze duruyor mazgal delikleri
düşmanların seni soruyor, yine mi o?
Ölmeyecek mi, hasta adam?
Sömürenler, yenilenler, düşenler
Omuzları apoletli bütün koloneller
İrili ufaklı bütün halimize gülenler
ve bütün sana sövenler
Gizli açık geminin gidişini izliyorlar.
Sen ey sevgili Atatürk
neden dinçsin?
Dün, bütün silah ve masa başı arkadaşların
İngilize, Fransıza, İtalyana, Yunana
bütün emperyalizme hayır, diyenler..
Bugün,
En kutsal bildiklerine siyenler
pis pis gülümseyenler...
Sen nasıl dinçsin,
onlar nasıl gençti,
onlar nasıl geçti...
İstanbul kapılarındasın
Nasıl geldilerse öyle giderler,
Demektesin
Ve nasıl geldilerse öyle gidiyorlar
Arkalarında
Adamlarını
Bırakıp..
Ve sen Theodora,
Hala mı sen!
Bizanstan beri
Bu akıl almaz güzelliğinle aklına esen
bütün yeller, yelpazelenmeler
şeytanlığın yeni ürünleri mi?
Hızlı mı gidiyoruz ne...
Yoksa geminin kaptanı mı şaşkın,
uykuya mı dalmış, sinema vakti de değil,
kendisini avutuyor, ninni mi söylüyor
nereden esiyor bu yel
kim tutuyor dümeni?
Gemi ağzına dek dolu
eski bir Pera çıkıyor karşımıza
hala güzel; iki yüzlü, o.ospu
kaptan dümende uyumuş, fenerin ışıkları
yanmıyor, kent karanlıkta
ha çarptık, ha çarpacağız...
Derken,
o güzelim gençlik, o acar kollarıyla
ve bükülmez bileğiyle
kavgayı bırakıp, özgürlüğe yapışan
yeni bir tanım getiren dünyaya
bütün o töresiz denilen çiçek çocukları
boyacılar, militanlar, duvarcılar
görenler, duyanlar
ve gençler..
Kanun namına gemiye el koyuyorlar.
Ey Pera, zavallı şehir
senin için bütün asalakların yeridir
vergi düşmanları, ölü soyanlar
kendi sesinden başkasını duymayanlar
onların şakşakçıları, yağcıları
çanak yalayıcıları,
ezenler, toprağın insanını hor görenler
medeniyet, medeniyet, diye
Truva atını sevenler...
Ey Pera, ağlayan şehir
senin de vaktin gelir
bütün beyaz ve kara borsacılarınla
kendini veren bütün kancıklarınla
ve Babıali’de ulufe ile beslenenler...
İnanç, ah canım inanç..
gömütlüklerde erken uyuyan çocuklar adına
açlıktan nefesi kokan babalar adına
kendini asan bütün analar adına
PERA
Yeniden fethedilmelidir.
Erdal Ceyhan