- Kategori
- Anılar
İstanbul kazan, ben kepçe (2)

Resimde emeği geçene teşekkürlerimle...
Edebiyat Bölüm Başkanımdan, fakülte bitirme tezimi aldıktan sonra geceleri uykularım kaçıyor, Mahmut Yesari ve romanları rüyalarıma girmeye başlıyordu. Önce Ankara'daki tüm kitapçıları dolaşıp bilgi almaya başlamıştım. Ancak , Yesari'nin, günümüz Türkçesiyle yazılan, sadece iki romanını bulabilmiştim.
Onlar da orijinal Osmanlıca yazma eser , olmadığından bana bile 'yavan' geliyordu.Ayrıca kısaltılmış oldukları da her halinden belliydi. Bu kitaplarla Kenan Hoca'nın karşısına çıkmak akıllı bir iş değildi.
Bulduğum kitapları, asistan arkadaşlar da pek önemsememişlerdi. Ankara'da tek umudum: Milli Kütüphaneydi.
-O günlerde bırakın interneti , bir adet bilgisayar bile yoktu...Şimdi herşey beleş;hemen yerleş !..-
Heyhat !..Milli Kütüphane'de de sadece bir adet , eski yazma roman bulabilmiştim. Anlaşılan, Ankara 'nın bana bir faydası olmayacaktı.Bir taraftan derslerimin yükü artarken bir yandan da siyasi kavgaların anarşiye dönüştüğünü gözlemliyordum.
Kara bulutlar, İstanbul'dan sonra Ankara'nın da üzerine çörekleniyordu.Fakülte dekanımın kütüphanesinin çok zengin olduğunu duyunca randevu alıp onunla görüşmek istemiştim.
Ertesi gün, Ankara'da da sıkıyönetim ilan edilmişti. Nedeni de bombalı pankartlar ve ölen gençlerin yandaşlarının çıkardığı okul baskınlarıydı.Yolların yürümekle aşınmayacağını söyleyenler, gençlerin birbirini yok etme yarışına sessiz ve duyarsız kalıyorlardı.
Fakülte girişinde , askeri araçlar konvoy halinde bekliyorlar;askerlerin sıkı aramaları sonucunda ana binaya girebiliyorduk.
Dekan Bey yerinde yoktu.Bir gün önce, bir gurup genç tarafından ideolojik (?) nedenlerle , odasında ''tartaklanmıştı '' ve hastanelik olmuştu.
O gün fakültemizin bitişiğindeki Yüksek İhtisas Hastanesinde yatmakta olan Aşık Veysel'i ziyaret etmiştik.Koca Veysel'in hastalığı iyice ilerlemiş;yatağında ufacık kalmıştı.Gelenleri ayak seslerinden tanıyordu !..
O'nu ikinci kez ziyaret eden arkadaşlarıma isimleriyle hitap ettiğinde çok şaşırmıştım. İrticalen okuduğu şiirlerinde haksızlıklara uğradığından dert yanıyordu. Eserlerinin izinsiz kullanılmasına çok üzülüyordu. Aşık Veysel, o gün bana yaşam aşkı aşılamış ve büyük bir moral kaynağı olmuştu.Çok yaşamamıştı...İki hafta sonra aynı yerde vefat etmişti.
Bana fısıldadığı şu iki dizeyi hiç unutamıyorum: '' İlim yolunda yürüyenin ayağına diken batsa acımaz;Gönül gözüyle selamette bul yolunu !..'' Merhumun dualarıyla odasını terk ederken son bir kez baktığımda, yatağında adeta dirilmiş gibiydi...
Yine bir çatışma sonucu fakültemiz süresiz tatil edilmişti...Tarih tekerrür ediyordu...İstanbul'daki üniversite olayları buraya da sirayet etmiş ;Ankara'yı da yaşanmaz hale getirmişti. Kan gövdeyi götürüyordu.Kardeş, kardeşi vuruyordu !..
Bu tatilden (?) yararlanıp İstanbul'a gitmeyi planlıyordum. Aldığım krediyi harçlıklarımla birleştirip bir gece yarısı ucuz öğrenci şirketi, G.Bilge Otobüsüyle İstanbul'a doğru yola koyulmuştum.
Ocak Ayının karlı günlerinde meşakkatli bir yolculuk oluyordu.Tam Hendek civarına gelmiştik ki yolda zincirleme kaza yapan araçlar nedeniyle tam beş saat mahsur kalmıştık. Köylülerin getirdikleri sıcak sütlerle donmaktan kurtulmuştuk.Devrilen ''Mey-Su '' arabasındaki şişeleri kırıp o soğukta beleş ''Meyve suyu '' içen vatandaşlarımızın uyanıklığını (?) hiç unutamıyorum !..
İşte, yine sabahın ayazında, Harem İskelesindeydim. O günlerde semtlere servis falan yoktu.Vapurla Eminönü'ne;oradan da yürüyerek Beyazıt civarındaki sahaflar çarşısına ulaştığımda öğlen olmak üzereydi.
Uğradığım eski kitapçılarda yeni baskı, iki roman bulabilmiştim.Onlar da benim işimi göremiyordu.Aldığım bilgilere göre Cağaloğlu yokuşunda, Mahmut Yesari'nin teyzesinin kızına ait bir kitapçı vardı. Tüm kitaplarını orada bulmam mümkün olabileceğini söylediklerinde sevinçten , dükkan personeline sahlepler ısmarlamıştım.
Artık , karada ölüm yoktu...İstanbul'u çok;ama çok seviyordum. Bir zamanlar -desturla- gezdiğim Beyazıt Meydanı, Mısır Çarşısı, Unkapanı, Şehzadebaşı bana gülümseyerek bakıyordu.
Sanki ertesi gün, tezimi hazırlayacak gibi hissediyordum kendimi...Hey Koca İstanbul !..Sen neler kaadirsin ?..
Şehzadeler, padişahlar, kraliçeler şehri...Buram buram tarih kokan şehir !...Şimdi bana , tarihi Mahmut Yesari romanlarını sunmak için sabırsızlanıyordu. Dilimde bir şarkı tutturmuştum; hızla hedefe doğru yürüyordum.
''Arabaya taş koydum...Civanım...Ben bu yola baş koydum !..''
Adeta kuş olup uçmuştum...Cağaloğlu'ndaydım...Ünlü gazete ve dergilerin basıldığı tarihi sokaklarda dolaşıyordum.
Sora sora Bağdat bulunurdu !..İşte !.. O güzelim kitabevi karşımda duruyordu...Tek ayağımın üzerinde dans eder gibi dalıvermiştim kitapçıya...
Ama, o da ne ?..''Şair:''Meyhane mukassi görünür taşradan;ama bir başka letafet var içinde '' Demiş ya!...
Bu tam tersi...'' Dışardan bir yeşil türbe...İçeri girdim !..Estağfurullah tövbe !..
İçerisi küf kokuyor...Loş ve havasız !..Raflarda binlerce kitap...Odanın köşelerinden örümcek ağları sarkıyor...Tezgahın üzeri bir karış toz !..
Solda , yukarı doğru kıvrılan ahşap merdiven...Ve tam karşımda geniş ve klasik tozlu bir çerçeve içerisinden bana bakan dünya güzeli bir bayan resmi !..
Duvardaki guguklu saat de duralı epey olmuş!..Kitaplara gözüm takıldığında hemen hepsinin dükkanın eşgaliyle müsenna otantik bir özellikte olduğunu farketmiştim.Ben çevreyi ibretle izlerken içeride halen kimsenin olmadığını farkederek yüksek sesle bağırıvermiştim:
''Kimse yok mu ?..Kitap almaya gelmiştim de !..''
''.......''
Dakikalarca süren ve ürpertici bir sessizlikten sonra soldaki merdiven başında bir silüet belirmişti...Bu çok yaşlı, kuru, sıska, uzun boylu, kambur bir kadındı.Elindeki bastona dayanırken titriyordu.
Tıpkı eli süpürgeli cadı karikatürlerindeki görüntü karşımdaydı sanki...Kadın ağır ağır merdivenlerden inerken uzun, dağınık mısır koçanlarına benzeyen saçları başının yanlarından sarkıyordu.
Bana bakarak, nihayet titrek bir sesle konuşmuştu:
'' Arkanızdaki kapıyı kapatın cereyan yapıyor !..''
'' Eeee...Şey...Teyzeciğim...Böyle iyi..Açık kalsın. !..''
''Size kapatın dedim !..Yoksa defolunuz !..''
''Tamam efendim...Emriniz olur !..Yeter ki siz kızmayın !..''
''Şimdi söyle ne istersin benden !..''
''Efendim, ben üniversite öğrencisiyim...Mahmut Yesari üzerine bitirme tezi hazırlıyorum da !..''
''Kısa keeesss !..Ne istersin benden ?..''
''Merhum Mahmut Yesari'nin romanları üzerinde araştırmalarımmm...''
''Anlaşıldı...Sen...Mahmut Yesari'yi arıyorsun...Öleli epey oldu !..Taşlı Köye git !..''
''Hayır efendim, ben merhumun romanlarını arıyorum !..Satın alacağım da !..''
''Anlaşıldı !...Hangileri ?..''
''Hepsini !..''
''Senin gücün yeter mi ?..Onlar tarihi asar-ı antika !..Kih...kiiih !..'' (Hayret , kadın güldü...Peşin parayı gördü !..)
''Olsun efendim !..Ben alırım...Önemli değil...Yeter ki siz- Var !..-deyin Kih..Kiiihh !..''
Kadın ani bir çeviklikle üst raflara uzanmıştı, Yesari'ye ait tüm romanları sırasıyla indirmeye başlamıştı ...Gözlerime inanamıyordum !..Hepsi Osmanlıca ve orijinal el yazması...İpekten el yapımı bezlerle kaplı ..Gerçekten bunlar ''asar-ı antikaydı ''
Sırasıyla...''Pervin Abla ''...''Bahçemde Bir Gül Açtı ''...''Tipi Dindi''...''Çulluk ''...ve tamamı işte karşımdaydı...
Yaşlı kadın, elindeki eski bezle bir taraftan kitap tozlarını alıyor;bir taraftan da bir 'ceset elini andıran' kuru ve titreyen parmaklarıyla sağdaki saman kağıt üzerine, ''Sabit Kalemle '' Osmanlıca yazı eşliğinde, kitap paralarını ''Cem '' ediyordu...
Tam 10 adet, aradığım , istediğim kitap karşımdaydı...İstikbalimin teminatıydı onlar !..Her ne pahasına olsun, bunlara sahip olmalıydım bugün !..
Elimi kitaplara atıp onları kucaklamak, okşamak istemiştim ki kitapçı kadın hiddetle:
''Sürme elini onlara !..Henüz senin değil !...Haydi bastır bakalım paraları ve sonra da yaylan !..''
''Tamam teyzeciğim...Peki !..Ne kadar borcum efendimmm !..''
''Tam 475 akçe...Haydi beşini almayayım !..470 ver yiterr !..''
''Anlamadım , 470 lira mı ?..Teyzeciğim çok şakacısınız sanırım !.. Kih, kiih !..Benim babamın maaşının 10 katı bu !..'
''Şimdi defoooll !...Kapıyı da arkadan kapaaatttt !...Defoooolll !..''
Yaşlı kadının kamburu aniden düzelmişti;gözlerini fal taşı gibi açarak elindeki bastonu havada sallıyor;bir taraftan da bana kapıyı gösteriyordu !..Resmen kovuluyordum !..Bir çuval inciri mahvetmiştim !..
Şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemiyordum !..Aniden aklıma duvardaki güzel kadın resmiyle göz göze gelmiştim !..
Bir taraftan kadının sakin olmasını işaret ederken, bir taraftan da yüksek sesle haykırıvermiştim :
''Şu duvardaki dünya güzeli resim size mi ait ?..''
Kadın, aniden duraklamış ve kafasını eğip resme bakarken donup kalmıştı...Kamburu yeniden ortaya çıkmıştı ve titreyen sesle fısıldar gibi konuşmuştu :
''Evet... O kadın benim !..Çok eskidendi ...Çok eskidennn !..''
''Teyzeciğim siz halen çok güzelsiniz !..Bakın ben paramı tedarik edeyim, yarın bu saatte sizi rahatsız ederim !..Hıı''
''.........''
''Yarın görüşmek üzere , verin elinizi öpeyim !..''
''Şimdi defoooll !..Yarın paranı al gel !..Tamamını isterim...Noksansız !..''
Zaman kazanmak amacıyla ''yarın'' demiştim !..Ama o parayı toparlamam için acil bir banka soymam gerekirdi... Çünkü o günlerde Ankara-İstanbul arası otobüs bileti 3 liraydı !..Benden kitap için istenen parayı düşünün !..
Tam bir servet !..Fakat o kitapları almadan gitmemeyi kafaya koymuştum !..
Ah İstanbul !..Yine yaptın yapacağını !..
..........
(Devamı yarın ...)