İşte böyle.... / Gündelik Yaşam / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Ağustos '07

 
Kategori
Gündelik Yaşam
 

İşte böyle....

İşte böyle....
 

İster yaz olsun ister kış fark etmez. Güzeldir Kilyos sabahları. İnsan sabah uyanıp da sokağa çıktığı anda işe gitmekten vazgeçebilir. Ben misal, her sabah vazgeçiyorum işe gitmekten. Her sabah gidiyorum ama. Zordur Kilyos'u terk etmek. Yatakta uyuyan yeni gelini ya da -modern halimizle- 3 günlük sevgiliyi bırakıp evden çıkmak gibi geliyor bana biraz. Çıkıyorum ve gidiyorum. Gidiyorum ama gözlerim hep dikiz aynasında kalıyor.

Şimdilerde, yani bu yüzyılın sıcaklıkları yaşanıyor diyorlar hani. Kilyoslu hissetmez bunu pek. Çünkü genç bir çam ormanı ve Karadeniz arasında sıkışmış küçük bir köyde yaşıyoruz. Beton çok az olduğundan, fazladan bir sıcağa maruz kalmıyoruz ve o meşhur poyraz asla ama asla durmuyor. Her zaman esiyor. Evimin kuzey cephesindeyim sıkça. Romeo ayaklarımın dibinde. Beni her gördüğünde sanki aylardır yokmuşum da eve gelmişim gibi seviniyor. Evden az uzaklaşsam onu da alayım diye parçalıyor kendisini. Savaşa giden asker oğlunu yolcu eden anne gibi davranıyor. Hatta o anne kadar metanetli bile olamıyor. Sersem şey.

Geçen çarşamba eve geç geldim biraz. Taksim sıcaktı. Ama Kilyos'da arabadan inince o harika serinlik karşıladı beni yine. Fıstık çamlarının kokusu o kadar güzeldi ki, üşenmeseydim çadırımı kuracaktım bahçeye. Ama geç olmuştu ve uykum gelmişti. Bi saniye. Ne kadar büyük bir hata yapmışım. Çadırı kurmak 5 dakika sürüyor oysa. Ben ne zaman adam olurumun ceva bu işte. Yapmak istediğim şeyleri ertelemediğimde.

Bu sabah -her cumartesi sabahı olduğu gibi- bahçede havlayan it oğlu it Romeo uyandırdı beni. Hafta içi uyanma saatim 0600. Hafta sonu Romeo'nun insafına bağlı olarak 0800 e kadar uyuduğum oluyor. Zaten daha fazla uyumayı sevmiyorum ama ara sıra dokuzda kalkmayı falan seviyorum. Neyse. Feda olsun romeo'ya bir saatlik uyku. Öğlen kapatırım deyip de kalkıyorum. Sarı prensi çişe çıkarıyorum.

Dönüp tekrar uyumaya niyetlensem de sarı prens tekrar havlıyor. Bu sefer gazeteyi rulo yapıp iniyorum aşağı. Kıçına iki tane vuracağım. Fakat beni görünce kulübesine kaçıyor. Rulo yapılmış gazetenin manasını çok iyi biliyor. Kahvaltıdan sonra yine çıkmak istiyor. Çıkarıyorum ve fakat ben tasmasını takana kadar kaçıyor bir yerlere. Komşununu bahçesinde buluyorum kendisini. Sucuklu yumurta yiyor komşum, bizimki de kokuyu almış. Kendisine de bir lokma dileniyor. Çok gücüme gitti. Hafta sonu kendisini sabahın yedisinde gezdiren sahibini bu kadar mı kolay satar bir sucuk için? Sucuk da değil, sucuğa banılmış bir lokma ekmek için. Şerefsiz köpek. Tutuyorum tasmasından ve evine atıyorum tekrar.

Rüzgarlıydu bu sabah sörfe gitmeye karar verdim. Bir dolu genç adam oladuk deniz kenarında rüzgara otostop çekiyoruz. Ya da tramvaya asılan çocuklar gibiyiz. Herkese yetecek kadar rüzgar ve deniz var, ne güzel. Bir tek ben yapamıyorum sörf. Tuhaf bir uğursuzluk mudur nedir bilemiyorum. Beş kere gidiyorsam ancak bir kere yapabiliyorum. Bu seferde öyle oldu. Sahilden izledim hepsini ve öğleden sonra eve dönüşe geçtim. Daha önceden tişörtle yandığımdan ötürü, amele yanığım vardı biraz. O sebeple bugün ne koruyucu sürdüm ne de bir şey. Yanmışım bayağı, acıdı sırtım ve omuzlarım.

Eve dönerken Kilyos sahilinde bir kaç rus turist gördüm. Erkeklerden birisi mayasonu değiştiriyordu. Öyle havlu mavlu da sarmadı kıçına. Pat, dedi indirdi mayoyu. Küçük beyle gözgöze geldik. Ne gerek vardı halbuki?

Vakti zamanında bir toplantıya katılmıştım. İki de rus vardı masada. Bunlar sürekli kendi aralarında yüksek sesle kendi dillerinde konuşuyordu. Monoton bir sesle boğdular bizi. Dostoyevski, dedim kendime, gerçekten bu dilde mi yazmış o kitapları... İşte bir arkadaş demiştiki o zaman, "abi rusunda erkeği hiç çekilmiyor..." bu seksist, iğrenç erkek muhabetine katıla katıla gülmüştük. Allah hiç bir erkeği cinsiyet ayrımcı iğrenç muhabetlerden mahrum bırakmasın bu arada. Ha evet, dağıttık konuyu. Ne diyorduk, rusun erkeği çekilmiyor demişti arkadaşım. Adı Hakan'dı. Ah be Hakan sen gel bir de rus erkeğinin çıplağını gör dedim içimden. O hiç hiç çekilmiyorlar.

Rus adamın yanındaydım, travmadan çıkmak için güldüm. Keserler senin pipini dedim adama. Türkçe. Tabi anlamadı, gözleri yardım talep etti. Tarzan ile Ceyn anlaşmış, biz mi anlaşamayacağız. Elimle makas işareti yaptım. Keserler, dedim. Vallahi de anladı. Şakadan da anlıyormuşki güldü.

Ben feci yoruldum bugün. Hiç sörf yapamadan hem de. Eskiden ne enerjiktim. Kilyos aile çay bahçesinde oturup soluklandım. Çay istedim. Cebimde fındıklı dokuzkat vardı ve çokoprens. Sanırım artık adı çokoprens değil onun. Ama benim için öyle ve hep öyle kalacak. Dokuzkatı dördüncü katından ayırdım. Dokuzkat ikiye ayrılır, kreması ayrıca yensin diye. Yıllardır yapmamıştım bunu. Fakat artık ne kadar azmış o krema. Kızdım Ülker Beylere. Sen milyon milyon dolar gelir yap, sonra şu garip kuldan fındıklı kremayı esirge. Yazıklar olsun. Nerede müslümanlık?

Çaycılar akşam yemeği yiyeceklerdi. Pide söyemişler. Ben o arada bir çay daha aldım. Pidenin yanında ne içsek dediler. İçimden "ayran için" dedim. Ben olsam öyle yapardım. Onlar gazoz ve fanta tercih ettiler. Bence yanlış seçim fakat elbette kendileri bilirler. Tam o sırada 3 tane sokak köpeği kavga etti. Esnaf hoşşt, hişşşt, houuyt diyerek onları sakinleştirmeye çalıştı. Ben köpek olsam bu lakırdılarla sakinleşmem, dedim içimden. Tabi onu da en iyi köpekler bilir.

Güneş batalı bir süre olmuştu. Harika bir karadeniz manzarası vardı. Hava tam kararmamıştı. Ufukta kavuniçi bir çizgi vardı. Ve ben tam o anda bir salise için evrenin tüm sırlarına vakıf oldum.

Fakat bunları hiç birinize söylemeyeceğim.

K.

4 Ağustos 2007
 
Toplam blog
: 295
: 733
Kayıt tarihi
: 28.09.06
 
 

Bugün ölseniz mesela, ya da hafifletelim biraz hadi, bu giriş çok karamsar oldu. Bugün ortadan kay..