- Kategori
- Yurtdışı Tatil
İtalya'da farklı günler

İtalya'dan anılarım
İtalya'ya yaptığımız bir seyahati anımsıyorum. İtalya'nın kuzeydoğusunda küçük bir kasabaya, Gorgo Di Monticana yakınlarında nezih bir otelde kaldık. Otel; geniş bir arazi üzerine, muhteşem mermer heykelleri ile bir sanat galerisini anımsatan havuzlu bahçesi ve rönesans mimarisi ile tasarlanmış yapısı ile etkileyiciydi. Tavanları yüksek ve tavan bordürleri ile süslenmişti. Hemen girişinde şirin bir lobisi, solunda kahvaltı salonu ve sağında eski yapılı binaya sonradan eklendiği anlaşılan asansörü. Bahçeye çıktığınız zaman ise otele bitişik fakat ayrı bir lokantası, yıllanmış yaşlı ağaçların gölgesinde fiskiyeli mermer havuzu ve yürüyüş yolları. Ocak ayında bile güzel, huzur veren bir yer.
Yakınındaki kasabaya uzaklığı ile kendinizi mahsur kalmış hissetseniz de resepsiyon görevlisinin çat pat ingilizce, italyanca karışık lehçesi ile yazıp çizdiği basit bir plan ve otobüs saatleri ile maceraya atılır gibi yola koyulduk. İlk olarak en yakındaki yerleşim yeri olan Gorgo Di Monticana'yı keşfetmeye karar verdik kızımla ve sabah heyecanla yola koyulduk. Toprak yollardan, asfalt yolların kenarından, köprü üstlerinden velhasıl dere tepe düz gittik. Evler görününceye kadar epeyce ürktük aslında, ıssız tarlalar, geçen arabalar, kamyonetler ve kasaba meydanında rahatlama. Kasaba meydanı denince, otobüslerin geçtiği bir durak ve Tabacchi levhası olan bir büfe. ben derdimi anlatabildim, otobüs biletini aldım. Hedefimiz yakın kasaba Oderzo, haritadan bulduk.
Oderzo'ya gitmek üzere otobüs biletini aldım ve kızımla beklemeye başladık. Aklınızda olsun İtalya'da her otobüsün ayrı bir bileti ve ayrı fiyatı var. Neyse kısa bir yolculuktan sonra Oderzo'ya ulaştık. Meydan'da otobüsten indik. Şansımıza o gün oranın pazarı varmış. Bizim semt pazarlarımızdan hiçbir farkı yok aslında, bol bol örtüler, cüzdanlar, ayakkabılar vb. Birkaç birşeyler baktık, kadınlar orada pazara gitmeye meraklı aslınsa, kalabalıktı. Zaman su gibi geçti karnımız acıktı. İtalya'da tabi ki pizzacı bulduk. Isınmak için hemen içeriye girdik. Seçtiğimiz pizzalar gerçekten güzeldi. Biraz dinlendikten sonra tekrar kasabayı keşfe çıktık. Meydana paralel birçok sokak, ara sokak ve çeşit çeşit mağazalar. Kış ayı olmasına rağmen saat akşam dörde kadar siesta varmış. Bu tabi ki bize çok ilginç geldi.İnsanları bizim gibi, konuşurken yüksek sesle, heyecanlı ve el hareketleri ile konuşuyorlar.
İkinci gün haritadan keşfettiğimiz diğer bir yerleşim yeri olan Treviso'ya cesaretimizi toplayıp yola çıktık. Bir saati aşan bir yolculuk oldu. Otobüste güzel bir doğa manzarası eşliğinde çevreyi inceleyerek gittik. İndiğimiz zaman soğuk hava buz gibi yüzümüze çarptı sanki. O kadar güzel bir şehir, şehri ikiye bölen, çağıldaya çağıldaya akan bir nehirüstündeki köprüsü ile ışıltılı mağazaları muhteşemdi. Mağazalar birbirinden ışıltılı, Avrupa'da hep vardır böyle yerler ama bu şehir bambaşka, gerçekten görülmeye değer, tarih kokan modernizm ile etkileyici idi. Kış ayı havalar erken kararıyor tabi, otobüs durağında uzun süre bekleyip üşüdük ama sonunda otobüs geldi ve otele kendimizi attık.
Kendimize güvenimiz iyice arttı, ertesi gün öğle saatlerinde otelden ayrılıp Venedik şehri, rüyaların şehri için yola koyulduk. Yol yordam bilmediğimiz için önce Venedik Marco Polo havalanına gidecek olan arabayla karayolundan önce havaalanına ulaştık. Vakit epey ilerlemişti. Yaklaşık iki saat sürecek bir deniz otobüsü yolculuğundan sonra San Marco meydanına ulaştık. Akşam karanlığına iki saatten biraz fazla zaman vardı ama Venediğin tam ortasında San Marco meydanında karnavalın tam ortasındaydık. İnsanlar eski Venedik tarzını anımsatan çeşitli kostümler giymişlerdi. Farklı yerlerden farklı müzik nağmeleri, kostümlü insanlar ile fotoğraf çektirmek isteyen turistler ve çeşit çeşit maskeler. Herkeste bir telaş, kanallar şehri, gondolların şehri, şövalyelerin, gemici gezginlerin, tarihin tanıklık ettiği korsan gemicilerin şehri.
Kalabalık meydanda herkeste bir heyecan, şen kahkahalar, içilen kadehler, çekilen fotoğraflar, tam bir renk cümbüşü, soğuk hissedilmiyor bile. Renklerin birbirine girdiği meydanda bir süre gezdik, geçmişi hayal etmeye çalıştık, gözlemledik. Yeni bir yer görmenin heyecanı ilefotoğraflar çektik. Hava kararmaya başladı. Dar sokakalardan, kanalların üstündeki köprülerden geri dönüş yolculuğumuz başladı. Şehrin dar sokaklarına, mağazaların olduğu kalabalıkların içine daldık. İnsanlar birbirlerini yararak yürüyorlardı. Mağazalaın lüksü, ışıltısı gözlerimizi kamaştırıyordu.
Gitgide soğuyan havaya rağmen, hızlı adımlarla, içimize işleyen ayazda kanallardaki tek tük gondola binmiş insanları görerek köprülerden aktık geçtik. Dar sokakların, ara sokakların hepsi kalabalık, herkes bir yanda, bir yönde. Dışı harabeye dönmüş evleri uzaktan görünce ister istemez yaşanmışlıklar ürkütücü geliyor. Temelleri sular içinde bu eski şehrin yollarında adımlarımızı hızlandırıyoruz. Yetişmemiz gereken bir tren var. Hızlı adımlarla dar sokakların her bir tarafında birçoğu terkedilmiş eski binalar korsan gemicileri hatırlatıyor. Sanki korsanların ayak sesleri geliyor. Tren garına vardığımız zaman o samimi hava bizi rahatlatıyor ve Venedik maceramızı noktalıyoruz.