- Kategori
- Öykü
İyi şanslar sevgilim (12)

XXVIII
Üçüncü ay dönümleri gelip çatmıştı kapıya. Özüm için gayet hızlı, Necati için bir işkence yavaşlığında geçen üç gün nihayet son bulmuştu. Üzerinde hiç konuşmamışlardı karşılıklı. Her ikisi de o güne kadar birbirleri için yapacakları sürpriz konusunda ketum davranmışlardı. İlişkilerindeki en güzel yanı birbirlerini rahat ve bağımsız bırakabilen doğallıklarıydı nitekim. Hiç biri diğerine hükmetmek şöyle dursun, karşısındakini değiştirmek çabasına bile girişmemişti. Gerçi ilişkilerin erken dönemlerinde çiftler böyle gereksiz işler ile uğraşmazlar, kendilerini ilişkilerinin sonlarına bırakırlar bu türlü şeyler için, ama bu iki kişi ilişki için doğuştan uyumlu kodlanmış olduklarından birbirlerine rol kesme gereği duymamışlardı, hem de hiç. İlişkilerinin diriliği ve büyüsü de bundan kaynaklanmaktaydı. Diğer başarılı yanları ise, ikisinin de ilişkilerinin gidişatı konusunda hiçbir bireyin, arkadaşın, dostun veya ebeveynin dolduruşuna gelmemiş olmalarıydı. Necati’nin içinde bulunduğu bunalım ilişkinin tabiatından kaynaklanmıyordu kuşkusuz ve Necati de bunun farkındaydı. Sebebini tam olarak bilmese de sebebin ilişki olmadığına dair düşüncesi katiydi. Aslı ne söylerse söylesin Necati’yi ikna edemez, onun kafasında bir tereddüt oluşturamazdı. Necati’nin Aslı’dan Özüm ’e bahsetmemiş olmasının tek nedeni onun gereksiz ayrıntılarla kafasını meşgul etmesini, özellikle aynı şirkette olmaları itibariyle, Özüm ‘ün yaşaması muhtemel kıskançlık bunalımlarını önlemekti o kadar. Aslı’yı da üzmek istemiyordu ve bu bağlamda en iyi çözüm ondan uzak kalmak olacaktı. Son görüşme dışında Aslı konusunda hata yaptığını düşünmüyordu. O olayda da sorumluluk kendisine değil fakat Aslı’ya aitti. Necati farkında olmasa da Aslı’yı ve en önemlisi kıskanç bir kadın zekasını küçümsüyordu. Erkeklerin en zayıf yanı kadın zekasını küçümsemeleridir zaten. Necati de bu anlamda genelden farklı davranmayı başaramamıştı.
Özüm ise bütün bunlardan habersiz yoğun bir tempoda çalışırken, derinindeki bebekle beraber gelen değişimlerin onda yarattığı olumlu farklılıklarla yaşamaya alışmakla meşguldü. Nitekim bebek ve yoğun iç temposu onu iyiden iyiye yormaya başlamıştı. Hayatında görülmemiş ölçüde iki yeni kilo almıştı ki Özüm gibi kendine imtina eden güzel bir kadın için bu normalde intiharla eş değerdi. Yine de Özüm sükunetle karşıladı bu durumu. O kadar sakin, o kadar mülayim, o kadar cazibeli bir kadın olmuştu ki bu haliyle dünyada ona aşık olmayacak erkek yoktu artık. Muhtemelen çevresindeki erkelerin sayısı artmaktaydı ama o bunun sebebini eserlerindeki yaratıcılığa vuruyor, kendisini bir ressam olarak bir üst mertebeye erişmiş olarak değerlendiriyordu. Zaten bu erkekleri fark etmenin onun için herhangi bir değeri yoktu. Çünkü hayatı boyunca onların çabalarına mazur kalmaktan çok sıkılmış, bir kerecik bile şımarmayı aklından geçirmemişti. Hikmet bey ve Gül hanımın en büyük başarısı, kızlarını yetiştirirken onu fiziksel özelliklerini değil ancak iç güzelliğini önemsemesi ve geliştirmesi gerektiği konusunda verdikleri eğitimdi. Bunda Hikmet beyin başarısından çok Gül hanımın öğrettiği ve onun da kendi ailesinden öğrendiği, sağlam ahlak kurallarının Özüm üstündeki pozitif etkisinin başarısı söz konusuydu. Baba ne kadar çabalarsa çabalasın bir anne kadar etkili olamaz çocuklarının üzerinde. Daha doğrusu aile bir takım çalışmasıdır. Başarı için mutlak katılım ve toplu çaba gereklidir. Bu anlamda Özüm de ailesi kadar etkili olmuştur kendi kişilik yapısında; yani yaradılışı da önemliydi Özüm ’ün. Özüm ile Necati arasındaki en büyük fark Özüm ’ün yaşam inancının, Necati’nin ise yaşam hırsının olmasıydı. Necati, sırf bu yüzden, yani Özüm ile ilişkisi başlayalı beri yaşama karşı hırsını kaybettiği için, bunalıma girmişti. Aslında görüldüğü üzere sebep Necati’nin sandığından çok daha basitti ama ne var ki Necati‘nin bunu keşfetmesi belki yıllar alacak, belki de yıllar geçse de o bunu hiç öğrenemeyecekti.
Akşam olduğunda Özüm inci küpelerini ve kolyesini takmış, gelinliği andıran beyazlıkta, edebi aşmayan ön ve arka dekoltesi açıkta uzun tuvaletini giymiş, makyajında son rötuşlarını yapıyordu. Sadeliğini ve gözlerindeki maviliği ortaya çıkaran mavi ve tonları ağırlıktaydı makyajında. Elbisesini tamamlayan beyaz rugan ayakkabı satın almıştı kendine ve her zamankilerden farklı olarak yüksek ökçeli bir ayakkabıydı. Bu topuklarla Necati’den bile uzun olabilirdi. Annesine verdiği sözü tutmuş kendisine ve Necati’ye birer mavi boncuk almıştı. Bunları alırken elbisesinde bileklerinin boş görüneceğini düşünerek bir çift inci bilezik de satın almayı ihmal etmemişti. O her ne kadar doğal dalgalı kızıl saçlarını severse sevsin, kuaförü Ömer ona sürpriz yapıp bu geceye has yepyeni yaldızlı bir topuz yapmıştı. Her şey bittiğinde ve aynaya baktığında kuaförüne sadece “harikulade” diyebilmişti. Her şey için hazırdı artık Özüm, şimdi tek eksik Necati’ydi…
XXVIV
Necati inanılmaz derecede mutluydu o gün. Kendisini yüzünü yıkarken yüzüne çarptığı su kadar taze ve berrak hissediyordu. Uzun yıllardan beridir ilk defa saat 7’de uyanmıştı normal insanlar gibi. Her zaman yaptığı gibi sigarasına sarılmamış, kendisini aklamaya, paklamaya koyulmuştu. Yataklarında mışıl mışıl uyuyan Özüm ’ü seyretti bir süre. Yorganı o kadar üzerine çekmişti ki sütun gibi uzanan bacaklarından biri dışarıda açıkta kalmıştı. “Belki de resmedilebilir ve ölümsüzleştirilebilir bu an” diye düşünmüştü. Sonrasında onu başka biriyle paylaşma düşüncesi onu ürkütmüş ve düşüncesinden o an vazgeçmişti. O gün işler onun için çocuk oyuncağıymışçasına kolaylıkla ve çabucacık bitivermişti. Öğlen dört gibi erken çıktı THY’den. Önce Galeria’ya gidip KIĞILI’ dan sipariş etmiş olduğu yeni takım elbisesini üzerine geçirdi. Farklı bir tarz denemişti: Çok ince beyaz çizgili mavi bir takım elbise satın almıştı bu kez. Kravatını o günkü modaya uygun kalın boğazlı ve düz, alev renginde seçmişti. Mağazada olan herkes, kadın erkek dahil, ona hayran kalmışlardı gördükleri manzara karşısında. Geniş omuzlu, slim bir erkeğe dünyada en yakışan kıyafet kesinlikle takım elbiseydi. Saçalarını bir evvelki gün kısacık kestirmişti. Ayrıca günün önemine uygun olarak kendisini minik bir pırlanta küpeyle ödüllendirmişti. Galeria’dan ayrılmadan önce en son Özüm’ün hediyesini aldı bir dükkandan. Kasım ayının sıcak, güneşli bir günüydü. Işık İstanbul’u aydınlatıyor, Necati’nin gözünü kamaştırıyordu. Öyle ki sahil boyunca denizin mavisi tıpkı Özüm ’ün gözleri rengindeydi. Keyfine dayanamayıp Sarayburnu ’nda arabasını sağa çekip İstanbul manzarasını karşısına alarak keyifle bir sigara içti. Sonrasında gözlerini kapatıp İstanbul’u dinledi. İçindeki huzura sarıldı, kucakladı onu. Martı sesleri kulağında melodiler oluşturdu. Arabasına atlayıp arabasını Taksim’e, Beyoğlu Halep pasajına doğru sürdü. Çok sevdiği Kemal abisini görecekti orada. Cihangir’de park yaptıktan sonra Beyoğlu sinemasına keyifle yürüdü ara sokaklardan. Eskicileri geçtikten sonra Galatasaray lisesinden tırmandı biraz yolu uzataraktan. Ak saçlı, mavi gözlü Kemal abisi masaların birine oturmuş gazetesini okuyordu Beyoğlu sineması kafesinde. Göz göze geldiler. “Oooh! Necati hoş geldin” diye karşıladı onu soyadı gibi Karadenizli sevinciyle. “Hoş bulduk Kemal abi!”.
- Bakıyorum da çok canti olmuşsun! Şiişt yoksa yeni bir yengemiz mi var??!!
- Suçluyum Kemal abi! Daha önce uğrayıp haber vermeliydim…
- Neyi???
- Ben aşığım…
- Bak sen otur şöyle bir… Kızım bize iki çay getirir misin, biri yarım olsun! Eeh öyleyse, şimdi anlat bakalım.. Kimmiş bu kız?
- Bir ressam adı Özüm…
- Bak sen! Bu aleme takıla takıla kendine sanatçı bulmuşsun.
- Aslına bakarsan onu bu alemden bulmadım. Bizi Mustafa ve Naz tanıştırdı.
- Ne güzel…
- Bugün üçüncü ay dönümümüz…
- Sen en son ne zaman gelmiştin bakiiim?
- 5 ay olmuş Kemal abi, hani müdür olduğum gün gelmiştim.
- Vayy be! Zaman nasıl da geçip gidiyor. Peki iyi misiniz?
- Hem de çok! Nasıl anlatacağımı bilemiyorum…
- Anlatma o zaman! Yengeyi getir o anlatsın!!!
- Hani senle Ayşe abla nasılsanız biz de öyleyiz…
- Ayşe de çok sevinecek bu işe! Söylesene ailenle aran nasıl? Limone mi yine?
- Onları unuttum ben; bundan sonra benim ailem Özüm!
- Yani ciddisiniz.
- Evet; beraber yaşıyoruz…
- Ya kızın ailesi? İstanbul dışındalar mı?
- Hayır burada oturuyorlar, Yeşilyurt taraflarında…
- Necati helal olsun sana be! Her zaman değişik işlerin adamısın sen…
- Hocamız kim! İşler nasıl?
- Bizi biliyorsun işte. Son dönemlerde sinemanın tadı, tuzu yok! Eskiden en çok bileti öğrencilere keserken şimdilerde değişti bu durum, tam bilet çoğunlukta amma iş yok ortada! Rekabet çok! Hangi filmin tutacağı da belli olmuyor artık, kestiremiyoruz ki o filmi oynatalım. Her taraf alışveriş merkezi oldu. Dağ taş sinema! Hiç keyfimiz yok sorarsan…
- Üzüldüm çok! Bir şeyler yapılamaz mı? Kültür sanat ortamı yaratsan bu kafede; ünlü yönetmenler, oyuncular çağırsan?
- Eskisi gibi değil işler, bildiğin gibi değil! Eskiden müşterilerin çoğu öğrenciydi ve soluğu Taksim’de alırlardı. Ama artık kendilerine organizasyonlar yapıyorlar, kulüpler kurup ya da DVD kiralayıp film seyrediyorlar. Hem sonra öğrenci dediğin kim ki fakir fukaralar; sinemaya bu kadar para ayırırlar mı? Tadı kaçtı bu işlerin, hem de çok! Şimdi bizi boş ver de bu kadar şık nereye gideceksiniz akşam?
- Taksim Sanatevi ’nde yer ayırttım.
- Güzel, güzel, sevindim Necati! Mutluluğu çoktan hak etmiştin sen…
- Sağol Kemal abi! Ben yavaştan kaçayım… Söz sana Özüm ’ü getireceğim
- Seviniriz, selam söyle…
- Sen de! Ayşe ablayı ve kızları öp benim için… Görüşürüz…
XXX
Günlerden Cuma, akşam saat 8 sularında Taksim Sanatevi’ne vardıklarında iki mutlu aşık, Özüm ve Necati, ışıltılar saçarak, görkemli bir biçimde içeri girdiler. Sanki tüm romantik insanlar gibi onlar da o akşam için bu mekanı seçmişti. Sıraselviler’den İstanbul’a kuşbakışı bakan bu restoranda Necati cam kenarından bir masa ayırtmıştı. O gece dolunay da söz konusuydu ve bu durum ikisinin yüzüne ayrı bir aydınlık getirmişti. Siparişlerini alan şık garsonun nazik tavırları, içerideki insan kalitesinin yüksekliği, canlı performansla gerçekleşen caz nameleri, İstanbul’un bir tablo misali yanlarında duruşu, kısacası her şey mükemmele yakındı böyle önemli bir günde. Her ikisinin de birbirlerine anlatacak heyecanları ve duyguları en üst seviyeye çıkmış olmasına karşın her anı sindire sindire, acele etmeden yaşadılar. İkisi de ayrı ayrı ve bütün olarak kendileri çok mutlu hissetmekteydiler. Birbirlerinin gözleri üzerinden kurdukları sessiz, sağlam iletişimi Necati cümleleriyle bozdu.
- Sana ne kadar güzel olduğundan bahsetmiş miydim hiç?!!!
- Tanıştığımızdan beridir hem de her gün!
- Ama bugün gözlerin bir başka parlarken mum ışığının aydınlattığı yüzünde, kırmızı dudakların, kusursuz burnun ve kulakların, uzun ince boynun, geniş omuzların, beyaz elbiseni taşıyan inanılmaz ölçüde olgun kadın vücudun tıpkı kuğu estetiğinde, sen muhteşem bir kadınsın Özüm. Seninle tanışmadan önce eve dönmek benim için ne kadar zorsa, şimdi ise bir o kadar sabırsızca! Gündüz boyunca bekledikten sonra akşam seninle evde buluşmak, tüm günün yorgunluğunu ve hatta hayatımın yorgunluğunu gözlerinde unutmak… Bazen düşünüyorum da seni ne çok sevdiğimi yeterince ifade edebiliyor muyum diye???
- Bence bir çok konuda olduğun gibi bu konuda da çok başarılısın!!!
- Anlatmak istediğim; senden önce ben meğerse cehennemde yaşıyormuşum ki şimdi sayende cennette hissediyorum…
- Seni seviyorum Necati Başarır...
- Ben de seni ve seni sevdiğim için de kendimi!!!
- Ben bizi daha çok seviyorum; geçen gün Naz’a da söyledim: Bizim sırrımız BİZ olmak! Ne önce sen, ne de ben, önce BİZ olmak! Herkes ağız birliği yapmışçasına bendeki olumlu değişimden bahsediyor ve ben de onlara BİZİ referans veriyorum. Seninle beraber ben mutlu insan olmanın ötesinde mutlu bir kadın oldum…
- Ben ise kibirli, mutsuz ancak başarılı bir erkekten çok farklı bir insana dönüştüm. Özüm ben pek anlatmadım ama çocukluğumdan bu yana şeytanın bacağını kırabilmek, talihimi değiştirebilmek için öyle sistematik ve planlı çalıştım ki yaşamayı ama mutlu yaşamayı hiç aklıma getirmedim bile. Daha doğrusu yaşamayı hep bir mücadele zannettim ben. Ve seninle tanışmadan evvel kendimi mutlu zannediyordum. Oysa şimdi anlıyorum ki gerçekte ne kadar mutsuzmuşum…
- Oysa ben hiç fark etmemiştim senin mutsuz olduğunu…
- Ben de bundan bahsediyorum; ben de farkında değildim ki!!!
- Sana bir şey itiraf edebilir miyim Necati?
- Tabi ki…
- Herkes senin son dönemde durgunlaştığından bahsediyor. Oysa ben bunu fark edemiyorum…
- Bocalıyorum Özüm, senden ayrı olduğum zamanlarda kendimi kötü hissettiğim doğru.
- Anlamıyorum; bu kadar mutluyken niye kendini kötü hissediyorsun sanki???
- Anlamaman çok normal aslında! Sen ve ben birbirimizi çok sevsek de gerçekte birbirinden çok farklı 2 kişiyiz! Seni örnek alalım: mükemmele yakın bir aile ortamından geliyorsun. Annen ve baban seni seviyor ve her şeyden önemlisi seni ve duygularını anlıyor ve destekliyor. Benim cephemden bakıldığında sen uzaylı gibisin!
- Uzaylıdan neyi kastediyorsun?
- Sana bir soru soracağım daha iyi anlayacaksın anlatmak istediğimi… Ailenin senin hayatında yüzde olarak payı ne?
- Bilmiyorum, hiç düşünmedim…
- O zaman şimdi düşün!
- Çok zor soru bu… %80 desem?!
- Benim cevabım ise sadece %10!!! Şimdi anladın mı?
- Belki biraz; peki niye onları hayatına sokmuyorsun??? Aileni neredeyse hiç aramıyorsun!!!
- Çünkü onlara kendimi ifade edemiyorum; beni anlamıyorlar!!! Ben babamla 2 çift lafı bir arada konuşamıyorum… Ben onları, onlar da beni sevmelerine karşın birbirimizi anlamıyoruz…
- Bu senin için feci olmalı!!!
- Tam olarak ne hissettiğimi ben de bilmiyorum… Bu yüzden onlardan uzak duruyorum…
- Yine de ben senin hayatına girdikten sonra kendini daha mutsuz hissetmeni halen tam olarak anlamış değilim!!!
- Korkuyorum!
- Benden mi?
- Hayır! Seni mutlu edememekten!
- Ama ben çok mutluyum…
- Ben seni baban Hikmet bey gibi mutlu edemeyebilirim…
- Nereden çıkarıyorsun bunları???
- Ben sizinki gibi bir aile ortamından gelmiyorum
- Bence abartıyorsun durumunu. Dünyada ailesiyle mutlu olmayan bir sen değilsin bu bir! İkincisi ben seninle tanıştığımdan itibaren, öncesinde hiç mutlu olmadığım kadar mutluyum ve üçüncüsü, beni dansa kaldırmazsan gerçekten mutsuz olacağım şimdi ben!
Sam Brown’un STOP şarkısı dans edilebilecek en güzel slow parçalardan biridir zaten! Bir reverans hareketiyle izin istedikten sonra belinden yakaladığı gibi Özüm ’ü piste taşıdı. Gözlerdeki uyum adımlara indi.Bir süre sonra sahne hakimiyetini ele geçirdiler. Kabul etmek lazım ki Necati yılların halk dansları disipliniyle pistte Özüm ile harikalar yaratıyordu. Adımlar rayına oturduktan sonra kollar çalışmaya başladı. Özüm erkeğinin yönlendirmeleriyle kendini bırakmış, kah o kolda, kah öteki kolda, bazen kolların arasında, bazen de yere doğru uzanmış buluyordu kendisini. Coşan pisti görünce solist de şarkıyı gırtlak yaparak ve emprovize ederek uzatıyor, loş pistte dans, oturmakta olan müşterilerin göz zevkine dönüşüyordu. İşletmeciler başta korkarak izlediği bu dansı zaman geçtikçe kaygıdan uzak, önyargısız, ve hükümsüz seyrederek tat aldılar. Hatta öyle ki restoranın gelecek planlarına bu geceyi örnek olarak kayıt ettiler hafızalarına. Müzik bittiğinde alkışlar koptu. Bu alkışlardan Necati ve Özüm ‘ün yanı sıra solist ve müzik topluluğu da nasibini aldı. Çiftimiz mağrur tavırlarla herkesi selamladıktan sonra yerlerine geçtiler. Özüm heyecanlı ve gurur dolu bakışlarla Necati’ye gözleriyle teşekkür ediyordu bu muhteşem dans için. Necati ise karşılığında Özüm ’ün elini öptü.
- Sanki film gibi yaşadıklarımız Necati, sanki uyanmadığımız hülyalı bir rüya gibi. Bazen ben de korkmuyor değilim bu rüya bir gün bitecek diye ama böyle durumlarda yüreğime yöneldiğimde endişem bir anda kayboluyor. Orada öten kuşlar yeni doğmuşçasına cik cik ve neşeli. İnsan aşık olduğu ve sevdiği için niye korksun ki! Aşkı, sevgiyi yaşamak ayrıcalıklı bir şeymiş meğer. Kendimi o kadar sevgi dolu hissediyorum ki bazen karıncaları görünmez yanaklarından öpmek istiyorum…Babam ben küçükken bana hikayeler anlatırdı ve bu hikayelerde prens ve prensesler yoktu. Her sınıftan mutlu insanlar vardı ve bir keresinde şöyle demişti: Yaşamın güzelliği insanların güzelliğine bağlıdır. İnsanın güzelliği ise onun duygularına. İnsan güzel olmak istiyorsa mutlu olması yeterlidir.
- Baban büyük adam! Bunu oturmasından, kalkmasından, konuşmasından ve hatta konuşmamasından anlayabiliyorsun… Annenlere gittiğimizde ben neden o kadar az konuşuyorum biliyor musun?
- Kendini yabancı hissediyorsun!
- Bir bakıma evet! Yabancı değil fakat farklı hissediyorum. Ama daha ötesinde; evde mutluluğun sesini dinliyorum. Aile olmanın anlamını, önemini ve süreçlerini öğreniyorum…
- Bu kadar karmaşık değil ki!
- Sizin için öyle olduğu kesin. Benim için ise ders aldığım bir sınıf. En çok da babanı gözlemliyorum.
- Siz erkekler karmaşıksınız! Babamın da seni gözlemlediğine eminim…
- Siz kadınlar duygularınızla yaşıyorsunuz; biz ise beynimizle!
- Peki sayın beyin, şimdi sıra hediyenizde! Garson bey, garson bey! Merhaba; size öğlen teslim ettiğim hediye paketini getirebilir misiniz?
- Nasıl! Öğlen burada mıydın?
- Evet…
- Peki nereden bildin burada yemek yiyeceğimizi;süprizdi!
- Küçük bir araştırma! Mustafa’ya yumurtlamışsın… Kızgın gözlerle bakma bana; sürpriz hediyem sürpriz kalmayacak kadar büyüktü ve taşıyamazdık. Aah işte geldi! Teşekkür ederim!!!
- Nedir bu? Resim mi?
- Aç da bakalım neymiş!
- Bu ortadan kesilmiş bir elma resmi!
- Sadece o kadar mı? Dikkatli bak!
- Elmanın çekirdek bölümünde bir – bir-bir BEBEK! Hem de çok güzel bir bebek! Yoksa, yoksa YOKSA!!!!
- Ben hamileyimmmm!!!!!
Necati dona kaldı. Gözleri kocaman açılmış bir şekilde, ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilemeden bir Özüm ’e, bir de resme bakıyordu…
- Sen hamilesin; öyle mi?
- Baba olacaksın Necati!
- Ben bunu tahmin etmemiştim!
- Ben de! Annem uyarmasaydı anlayamayacaktım bile…
- Ne söyleyeceğimi bilemiyorum!
- Yoksa sevinmedin Mİ?????
- Ben, ben, hiç baba olmayı düşünmemiştim… Emin misin?
- Doktora gittim senden habersiz; kusuruma bakma; süpriz olsun istedim!!!
- Gerçekten oldu!
- Bu kadar mı?
- Sevindim ben…
- Ama hiç öyle görünmüyorsun!!!
- Şoku atlatmayı çalışıyorum; yani sen ve ben, anne ve baba mı oluyoruz??!!
- Aynen öyle! Artı bize yeni bir birey katılacak yaklaşık yedi ay sonra!
- Bu demek oluyor ki…
- Ne demek oluyor?
- Biz evleneceğiz!
- BİLMEM! BUNU İSTİYORSAN ŞAYET!
- Özüm ’cüğüm gözlerinde hayal kırıklığı okuyorum. Beni hemen yargılama lütfen! Sen anladığım kadarıyla bu durumu bir süredir biliyorsun, oysa ben öğreneli birkaç saniye geçti. Hayatımda aldığım en sürpriz hediye bu!! Daha yeni birbirimize alışırken bir üçüncü kişinin aramıza katılacağını öğrenmek! Kolay değil…
- Beni sevdiğini biliyorum. Ben de seni seviyorum ve bu sevginin bir meyvası dünyaya gelecek. Ben bundan daha güzel bir şey düşünemiyorum hayatta!!
- Haklısın!! Beni bağışla! Seni seviyorum Özüm! Hediye için teşekkür ederim… Hayatımda aldığım en büyük hediye…
- ÇERÇEVEYİ Mİ KASTEDİYORSUN???
- Öneminden bahsetmiştim ŞİMDİ SIRA SENİN HEDİYEN DE!
- Ne kadar şirin bir hediye kutusu bu! Aah!!! Tek taş yüzük bu!!!!
- Benimle evlenir misin Özüm?
- EEEVEEET! Evlenmez olur muyum sevgilim, sayın baba adayım! NE ZAMAN??????