​ İyi şanslar sevgilim (3) / Deneme / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Mayıs '12

 
Kategori
Deneme
 

İyi şanslar sevgilim (3)

Necati uyuyalı beri sadece 4 saat geçmişti ki telefon çaldı. Tilki uykusundan hemen uyanıvermişti: “Alo ben Necati!”.”Günaydın oğul” dedi karşıdaki ses. Necati dona kaldı. Kayseri’den babası arıyordu Pazar günü sabahı. Vücudundaki kaslar gerildi. “Günaydın baba” diyebilmişti bir on saniye geçtikten sonra ancak! “İyi uyudun mu? Seni rahatsız etmem ya!”. Aslında çok rahatsız olmuştu. “Yok baba… Ne vardı?”. Babasının sesi bir anda kayboldu. “Seni aramam için ilaha da bir şey  olması mı gerekiyor” dedi babası buz gibi.

Sen normalde pek aramazsın da!

Ben sana ne ettim oğul, niye benden nefret edersin?

 Annem nasıl? Sağlığı iyi mi?

 Anan çok iyi! Sen benim suhalime cevap ver!!!

Ne söyleyebilirim ki baba! Hem sonra söylesem neyi değiştirebilir? Yıllardır hangi birimiz diğerini anlayabildi ki sanki! Bir türlü BİZ olamıyoruz biz…

Anlamıyorum Necati! Ben sana ne edip, ne etmedim? Seni okutabilmek içün, yuvamın rızkı içün, gündüz gece çalıştım ben!

İşte sorun burada baba! Başka hiçbir şey yapmadın ve yıllar sonra karşıma dikilip ben senin babanım dedin. Ve bunun ne anlama geldiğini ya hiç bilmedin, ya da hiç önemsemedin.

Oğul sen aleme bi baksana. Benim diğerlerinden farkım ne? Hırkızlık edip seni utandırdım mı? Arsızlık edip rızkından çaldım mı? Tek gündüz gece direksiyon salladım ben, seni okutabilmek içün!

Sen kendince haklı olabilirsin baba! Ya ben baba, ben haksız mıyım? Yüzünü bayramdan bayrama bile göremiyordum. Okulda bana babanı nasıl tanırsın diye sorsalar, yalan söylemek dışında başka ne şansım vardı? Sen eve dönesin diye yıllarca ben burslu okumadım mı? Teşekkürler, takdirler getirerek ders yılı sonlarında yüzünü ağartmadım mı? ODTÜ İşletmeyi üçüncülükle bitirmedim mi?

Hep seninle gurur duyduk oğul, seni aleme misal gösterdik…

Ya baba bana bir kez olsun seni seviyorum, seninle gurur duyuyorum dedin mi? Demedin ya da diyemedin! Başarılarımın ne anlamı var ailem tarafından takdir edilmedikçe, söylesene?

Necati ne dersin sen? Anlamam ben seni…

Biliyorum… Birazdan çıkmam lazım baba. Neyse anneme, onu çok sevdiğimi söylersin.

Gelip buraya kendin de! Önümüz bayram…

Baba gerçekten çıkmam lazım…

Bizi ara o zaman sen.

Görüşürüz…

Ahizeyi kapattı Necati. Yazın yaz sıcağında birden titremeye başlamıştı. Hemen bir sigara yaktı ve derin derin içine çekti. Kendi sigarasının dumanları içinde kayboldu. Hiçbir şey düşünemiyordu. Elleri titriyor, sigara elinde titriyordu. Ağlamak istiyordu ama o hiç ağlayamazdı. O her şeyi başarır ama ağlayamazdı. O her şeyi başarır ama kendisini babasına anlatmayı başaramazdı. Çevresindeki tüm insan zenginliğine rağmen yalnızdı çok!  Bu yüzden hayatı boyunca kendi kendisinin arkadaşı olmuş, kendisini geliştirmiş, ve hayatta başarılı olmuştu. Babasını nadir gördüğü zamanların birinde, ki bu hep çilingir sofrasında olurdu,  babası demişti ki – o zaman Necati ortaokulu yeni bitirmişti- “oğul senden tek isteğim okuman ve böyük adam olman”. “Söz veriyorum baba!”. Sözünü de tutmuştu en azından okumak kısmını. Ama halen büyük adam olmanın ne demek olduğunu kavrayamamıştı. Belki de kavraması için henüz erkendi. Parasız yatılı olarak girdiği Kadiköy Anadolu Lisesinde okumuştu. Kayseri’den Robert Kolejlini kazanan belki de tek kişiydi ama paraları yetmemişti. O da Kadiköy Anadolu lisesini tercih etmişti hocalarının yardımıyla… Çok çalışkan, çok içine kapanık, ve de çok zekiydi. Öğretmenleri onu hep el üstünde tuttular.  Çünkü o aynı zamanda çok şanslıydı. Hep idealist öğretmenler tarafından yetiştirilmişti. Bu yüzden Bilkent üniversitesini tercih etmedi. O ciddi bir öğrenim hayatı geçirmek istiyordu. Ailesi ise Türkiye’deki her anne ve baba gibi çocuklarının doktor olmasını istemişlerdi. O ise İşletme bölümü okuyarak ileride başarılı biryönetici olmayı hedeflemişti. Mükemmele yakın bir seviyede İngilizce öğrenmeyi başarabilmişti. Bu sayede değişim programları ile iki kez yurt dışına staja gitmişti yine burslu olarak. Daha öğrenciyken Londra’da 3 ay, Amsterdam’da 2 ay yaşadı. THY’nın gazete ilanına başvurarak hayatının doğrusunu yapmıştı. 900 öğrenci arasından seçilip daha sonradan mecburi hizmetle çalışmak üzere THY’dan burs kazanmıştı. Öğrencilik hayatı boyunca –yine de- hep çalıştı. Lise öğrencilerine İngilizce ve Matematik özel dersleri verdi. Daha öğrenciyken iyi para kazanmaya başlamıştı. Bu arada Alman Kültür’e yazılıp Almanca öğrenmeyi de ihmal etmemişti. Ders notları çok yüksekti. Nitekim öğrenmeye aç bir öğrenciydi diğer arkadaşlarından farklı olarak. Ders çalışmaktan son derece zevk alır, arkasından yüksek notlar gelince başardığını hissederdi. Evet bir gün büyük adam olacaktı o, hem de en büyük olanından! Aynı zamanda sosyal bir öğrenciydi. Üniversite kulüplerine üye olmuştu. Halk dansları oynadı 4 sene, Türkiye çapında şenliklere katıldı. Oyunculuk dersleri aldı, tiyatro yaptı. O son derece her şeyi öğrenmeye aç bir kişilikti. Hayatı boyunca hiç durmadı, hep çalıştı, yaptı, etti, ve oldu. Her yaptığı işi de ciddiye aldı ve başarılı oldu. Alçak gönüllüydü kendince ama kendinden son derece de emindi. Çoğu kez ona ukala deseler bile o öyle düşünmüyordu. Lakin haklıydı o, başarmak onun soyadıydı: Necati Başarır. Birden aklına Özüm geldi. Uyanalı beri 2 saat geçmesine karşın onu hiç düşünmediğini fark etti ve utandı. Dün geceyi anımsadı ve elini kalbine götürdü. Kalp atışlarını dinledi. Kalbi sanki daha mı hızlı çarpıyordu yoksa ona mı öyle gelmişti. Cihangir’deki 45 m2’lik evinin ilave 20 m2’lik terasına çıktı ve bir keyif sigarası yaktı. Haliç’e baktı tepeden. Sonra gözlerini Aksaray yönüne çevirdi. Süleymaniye camisini gördü. Hava 30 derece civarındaydı ve güneş tam tepedeydi.Günlerden Pazar, saat öğlen bir, İstanbul’u seyretti ve duyumsadı gözleri açık. Bir noktadan sonra İstanbul’u görmez oldu gözleri. Aklında bir şiir “İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı”; gözlerini kapattı. Ve deniz mavisi gözleriyle karşılaştı Özüm’ün. İçinden iyi ki varsın diye geçirdi: “İyi ki varsın”. 

VII

Günün akıp gitmesi için, için için yalvarmıştı. Sabahtan beri kaç kez aynanın karşısına geçmişti o da bilmiyordu. Yüreğindeki kuş gün boyunca hiç susmamıştı.  Temizlik yapılırken Özüm hiç alışıldık olmadık bir biçimde annesine yardımcı olmuştu. Günlerdir olduğu gibi, bu işe de konsantre olmakta güçlük çekmiş, ne yaparsa yapsın, vücudunun tansiyonunu düşürememişti. Nafile olarak o gün bunun için  birçok kere duş da almıştı. Tenine düşen her soğuk damla birdenbire buharlaşarak yok olmuştu. Telaşesi saatler geçtikçe daha da artıyor ve beklemekte olduğu buluşma anı bir o kadar gecikiyordu. Favori şarkılarını işitmiyordu kulakları. Uğultu halinde bir evvelki gecenin dalgaları çınlıyordu kulaklarında. Necati’yi aramamak için ant içmişti. Amacı sadece hissettiklerini duyumsamak ve bir sonuca varmaktı. Garip olan ne hissettiği hususunda sonuca varmak şöyle dursun, en ufak fikir dahi yürütememişti. Sanki böyle bir şeye karar vermek en mühimsiz bir ayrıntıydı hayatının şu döneminde… Oysa rasyonel olabilmek için beynine ne kadar da yüklenmişti. Ne de olsa hayat bu, ona bu fırsatı tanımamıştı. Bir CD daha sonlanmıştı. Saatine baktı; buluşma anına yarım saat kalmıştı ve o henüz süslenmemişti bile.

 VIII

Pazartesi sabahı uyandığında duygularının yoğunluğuyla bütünleşik üzerinde tatlı bir yorgunluk vardı Necati’nin. Melodi üstüne melodi duyuyordu kulaklarında: Queen’den “I want it all”, Deep Purple’dan “Smoke on the water”, hatta John Travolta ve Olivia Newton-John’dan “Hopelessly devoted to you”. Beyninde kocaman  mutluluk, düzgün dişlerini ortaya çıkarmıştı. Parmağını ısırdı hınzırca. “İşte yıllardır o beklediğim an da gelip çatmıştı” diye gerindi. Dışarıdan kuş melodileri yerine tabiki araba vızıltıları geliyordu. O bir şehirli olarak olağan hayatını sürdürecekti bu yeni gelen günde. Çalışma hayatıyla beraber alışageldiği kahvaltısız sabahına neşeli bir sigara ile başladı. Yutkunduğu balgam dünkünden farksızdı; garipsemedi. Başında hissettiği hafif uyuşukluk günün iyi geçeceğinin göstergesiydi sanki. Yüzünü yıkadı, dişlerini fırçaladı. Saçları sahibinin hışmına uğramışçasına kıpkısa ve dimdikti. Noktasal küpelerini çıkarttı kulaklarından.  Ne de olsa o gün iş günüydü ve küpeye yer yoktu koskoca müdürün hayatında. “Kahvem ve sigaram” diye fırladı evden.  “Nihayet bugün buluşacağız. Dün bir gün sanki bir ömür kadar uzun geçti görüşmeyince….”.

 

 
Toplam blog
: 631
: 293
Kayıt tarihi
: 10.04.11
 
 

Eric'i külden yarattım. Tamamıyla benim eserim. Söyleyeceği çok sözü, söylemek istediği az sözü. ..