- Kategori
- Kültür - Sanat
İyimserlikten kayıp hayallere

"Kayıp Hayaller " adlı yapı 10.İstanbul Bienali 2007
"Küresel savaş çağında iyimserlik" sloganıyla ortaya çıkan 10. İstanbul Bienali, 2007 yılında birçok mekanda halka sunulmuştu. Ayrıca, güncel ve toplumsal konuları işlemesi bakımından da halkla bütünleşmesini kolaylaştırmıştı. Ancak; terörün tırmanışa geçmesi ve Kuzey Irak üzerine müdahale edilmesinin gündemin baş sayfasına yerleşmesi gibi nedenler, bienalin iyimserlik mesajının ciddiye alınmamasına neden olmuş ve inandırıcı bir mesaj olarak algılanmasına engel olmuştu. Halkın ellerinde Türk bayrakları ile sokağa çıkarak intikam yeminleri etmesi, olaylarda müttefik bilinen Amerika'nın başaktör olarak ilan edilmesi bu ortamın oluşmasında temel nedenlerdi. Oluşan tabloda, Avrupa Birliği taraftarları ile savaş yerine barışçıl çözümü savunanlar seslerini çıkaramaz hale gelmişlerdi.
Gelecekte enerji sıkıntısına düşecek batının, petrolün bulunduğu Ortadoğu bölgesini işgal planı olarak görülen küreselleşme kavramı, kendini kabul ettirmekte ve taraf bulmakta zorlanmaktadır. Özellikle doğulu toplumlarda; küreselleşme kavramı, ulus devlet kavramını sorgulaması, devletçilik politikalarını ekonomiden çıkararak serbest piyasaya açması olarak nitelendirilmektedir. En önemlisi neoliberalizm denilen çıkarcı ekonominin, batı desteğiyle ve iktidarlar aracılığıyla devlet politikalarına yerleştirilmesi olarak tanımlanmaktadır. Küreselleşme ile başlayan serbest piyasa ekonomisi; bankalar ve üretimde söz sahibi diğer kurumların devlet elinden çıkarılarak özelleştirilmesi, tarım ile hayvancılık sektöründeki kırılmalar şeklinde özetlenebilecek sorunlar yaratarak dünyada ve Türkiye'de geleceğe karşı bir karamsarlık havası oluşturmuştur. Oluşan atmosfer içerisinde kitlelerde eskiye duyulan bir özlem uyanmış ve Kurtuluş Savaşı ruhu aranır olmuştur. Bu durum, batıyı tek ve ezeli düşman olarak görme anlayışıyla da birleşince, halk üstünde bir içine kapanma süreci başlatmıştır.
Bienalin küratörü Hou Hanru'nun bienal tanıtım yazısında Kemalizm ideolojisini tepeden inme bir yaklaşım olarak nitelemesinin ve bienalden çok bu açıklamanın tartışılması da oluşan bu ortamın sonucuydu. Oysa Hou Hanru, dünya ile bütünleşmek olarak açıklanan, küreselleşme kavramının çelişkilerini tartışmaya açmak istiyordu. Bu nedenle Atatürkçülüğün mirası olan Atatürk Kültür Merkezi binasını bienal mekanı olarak seçmişti. Çünkü; son zamanlarda AKM binası, iktidarın güç gösterisi için yıktırılmak istendiği tartışmalarıyla gündeme gelmişti. Hou Hanru'da bu tartışmaları küreselleşme kavramı üstünden ele alarak, "Yakmalı mı? , Yakmamalı mı?" ismi ile izleyenlere sunmuş ve dikkatleri yapının üstüne çekmek istemişti.
Bienal dönemi, AKM binasında sergilenen Portekizli sanatçı Didier Fiuza Faustino'nun "Kayıp Hayaller" adlı yapıtıda karamsar bir çalışma idi. Sanatçı; ahşap bir iskeletten oluşan, üstünde "Avrupa" yazılı suntalarla tamamlanan, kulübeyi andıran bir tür yapı yaratmış. İlk bakışta iskambilden evleri hatırlatan bu Avrupa yapısı, bir dış etkiyle hemen yıkılacak bir görünüm sunmaktadır. Yanıp yıkılabilen görüntüsü, sesin geçtiği fakat görüntünün geçmediği ahşap malzemenin ana malzeme olarak alınması ve ortaya çıkan yapının bütününe "Avrupa" adının verilmesi sanatçının karamsarlığını da açığa vurmaktadır. Ahşap yapı, bugünün Avrupalı Portekiz'i, yere saçılan harflerde AB üyesi bir ülkenin kayıp hayallerinin simgesidir. Sanatçının bu politik çalışması, bienalin politika temasına uygun düşüyordu.
Portekizli sanatçı Didier Fiuza Faustino, 1968 yılında doğmuş, çocukluğunda ailesi daha iyi yaşam şartları için Portekiz ’den Fransa ’ya göç etmek zorunda kalmıştır. Bu dönem içerisinde Portekiz diktatörlükten Nisan Devrimi ile kurtulmuş, sosyalist bir yönetiminde başa geçmesiyle hızlı bir yeniden yapılaşmaya geçmiştir. Diktatörlük yönetiminin kötü izlerini silmeye çalışan ülke, demokrasi arayışıyla AB üyesi olur. Birliği umut olarak gören Portekiz, liberalleşmeye başlayan politikalarla başka bir değişime doğru yol almaya başlar. Geçmiş dönem rakamları azda olsa düzelmeye başlar, işsizlik rakamları geriler, kişi başına düşen gelir artar. AKM binası 1970’lerde inşa edildikten sonra bir yangınla tahrip olmuş ve özverili bir çalışmayla sanki bir zümrüdüanka kuşu gibi küllerinden yeniden doğmuştur. Portekiz’in diktatörlük sonrası hızlı gelişmeleri de adeta bir zümrüdüanka kuşunun küllerinden yeniden doğması gibidir ve AKM binasının modernleşme çalışmaları dönemindeki yeniden doğuşuna benzer bir tablo çizer.
Zaman geçtikçe Portekiz ekonomisinde, AB üyeliği umulan mucizeleri beklenildiği gibi gerçekleştiremez. Aksine, iyileşmeler sadece rakamlarla sınırlı kalır ve halka yansımaz. Portekiz’in yerel yaşantısı, özellikle tarımı, değişen politikalardan fazlasıyla etkilenir. Tarım işçileri, değişen tarım politikasını yürüyüşlerle protesto etmeye başlarlar. Çünkü; kar yapan kuruluşları, birer birer özelleştirilmiştir. En kötüsü ise; Portekiz, birlik içerisinde kendi zararına karşı durumlarda da söz sahibi olamıyor ve bu nedenle kendi lehine oy kullanamıyordur.
Aslında; Portekiz’in demokrasiyi, refahı arayışı ve bunu AB’de görmesiyle Türkiye’ye benzemektedir. Türkiye’de batılı olmak, uzun yıllar önemsenen bir politika olmuş, Avrupa’ya hep hayranlık duyulmuş ve bunun içinde AB’ye üye olmak bir ön koşul olarak görülmüştür. Ancak bu hayranlık, Portekiz gibi mutlu bir sonla bitmemiş, 1959'dan itibaren başvurulmasına rağmen, üyelik süreçleri uzadıkça uzamakta ve kurulan hayaller yerini güvensizliğe bırakmaktadır.
Didier Fiuza Faustino, “Stairway to Heaven” ve “Casa Nostra” gibi çalışmalarında olduğu gibi bu çalışmasında da bugünde gördüğü dünyayı, bu doğrultuda edindiği izlenimleri, değişik şekillerle inşa ettiği yapılarda ifade etmeye çalışmaktadır. Birey, hızlı toplumsal değişim sürecince kendi mutluluğunu, huzurunu yakalamak için çabalarken içinde bulunduğu ve olmak istediği durum arasında çelişkilerle bocalamakta ve güçsüzleşmektedir. Gelinen tıkanmışlık ve bilinmezlik karşısında, bireylerden başlanarak giderek toplumsallaşan bir kaos oluşmasına engel olunamamaktadır. Birey, bu noktada ya çelişkileriyle yüzleşerek tam demokrasiyi gerçekleştirmek için bir mücadeleye katılacaktır ya da kendi güçsüzlük ve güvensizliği içerisinde sonu gelmeyen düşlere kapılarak yaşamını sürdürecektir. İşte bireyin ve toplumun içindeki güvensizliklerini ve kaybolan hayallerini, sanatçı Didier Fiuza Faustino yapmış olduğu bu yapıyla vücutlaştırmıştır. Kendi halkının, Türkiye halkının ve dünyadaki diğer toplumların yaşadığı sıkıntıları, yaptığı bu yapısı ile anlatmaya ve aktarmaya çalışmaktadır.
Faustino’nun inşa ettiği yapıyı bireyin vücudu kabul edersek, sürekli dile getirilen güvensizlik ve umutsuzluk havası onu kemirip kurutacaktır, en ufak bir dış etkende yıkılıp yok olacaktır. Hızlı değişim dönemlerinde birey; doğru kararlar alarak, kendi içinde doğru gözlemler yaparak doğru yöne yönelebilecek ve böylece kargaşa ortamından sağlam olarak çıkabilecektir. Bireyin atacağı doğru adımlar, kaos ortamının ondan çok şeyler alıp götürmemesinde ve kendine yabancılaşmadan erdemlerini korumasında önemli bir rol taşıyacaktır. Bu da ilkeli, kararlı, dürüst ve özgüvenli bir karakter gerektirmektedir. Bireyin kazandığı özgüveni, tüm bireylerin kazanmasıyla toplumsal bir birlik ve beraberlik ile sarsılmaz bir güç sağlanacaktır. Böylece; güçlü bir toplum olarak, dışarıdan gelen dayatmalar karşısında doğru seçimlerde bulunabilecek ve kişiler, ayakta kalarak kayıpları olsa da dimdik gitmesi gereken yolu görebilecektir.
Bu açıdan bakıldığında, Faustino’nun çalışması kendi içinde karamsarlık yanında bir iyimserlikte taşır. Bu ise, bienalin temasıyla uyuşmaktadır. Sanatçı, "her zaman kaderi değiştirebilecek bir umut olacaktır" mesajını seyircilere yansıtmak istemektedir. AB'ye üye olmakla her şeyi başarmış olmayı, çocuksu bir yetinmecilik anlayışına sıkıştırmak veya tersi olarak, çabalar sonucunda birliğe üye olmamayı da, ancak bu kadarını yapabilecek bir yetinmecilik anlayışına sıkıştırmak gibi sonuçlar çıkarmak, hem bireyi hem de toplumu istediği, hayal ettiği gelişmeden alıkoyacaktır. Bu da teslimiyetçilik olacağından, kadercilik gibi kötü alışkanlıklar doğuracağından, toplumdaki bireylerin yani iskeleti oluşturan ana parçanın; bilinçli, ilkeli ve ahlaklı özelliklerinin yakalandıktan sonra kendi içinde sağlamlaştırılmasını zorunlu kılmaktadır.
Sonuç olarak Didier Fiuza Faustino’nun çalışması; kendi içinde pek çok ilkeyi, inancı, geleneği ve sorunu barındıran devletlerin, hızlı teknolojik, toplumsal değişim sürecinde modernleşirken varolabilmek için, sağlam ilkelere dayanan birey ve toplum ilişkisinin varlığına dikkat çekmek istemektedir.