- Kategori
- Edebiyat
Jöntürk
Yazarı: Ahmet Mithat Efendi
Jöntürk; Osmanlıların son döneminde yaşayan yenilik sevdalısı gençler, demektir. Eser, Ahmet Mithat Efendi’nin döneminin toplumsal sorunlarını sunduğu bir romandır. Roman millî, içtimai ve siyasî unsurları taşır.
1908-1909 yılları, Osmanlı toplumunun Batıyla yüzleşmesi sonucu toplumda meydana gelen değişikliklerin, farklı olaylarla ortaya çıktığı bir zaman dilimidir. Roman, Feminizm, kadın hakları, serbest evlilik, hürriyet, terakkî kavramlarının ve fikrî alt yapılarının Osmanlı toplumuyla çatışması ve bu çatışmalardan bir toplumun nasıl etkilendiğinden bahseder.
Olay 1315 yılında gerçekleşir. Plevne muhaberesinde esir olan Gazanfer Bey, harbiye mektebimizin bundan kırk, kırk beş sene evvel yetiştirmekte olduğu Erkan-ı Harbiye’nin en güzidelerinden biridir. İlimler günümüzdeki kadar gelişmiş değilse de matematik bu günkü kadar gelişmiştir. Bununla birlikte alim oğlu olmanın dahi pek büyük yardımı ile batı dilleri ve Farsça’da, Osmanlıca’da gayet iyidir. Eşi Dilşinas Hanım hayattadır. Dilşinas Hanım, bir Çerkez cariyesi olduğundan dolayı okuma yazma bilmese de pek güzel terbiye görmüştür. Ancak eşinin vefatından sonra kedere gömülür.
Gazanfer Bey, Dilşinas Hanımla Rusya muharebesinden önce evlenmiştir. Cenk meydanlarında dönüp dolaşan Gazanfer Bey Plevne’ye düşer. Plevne mağlubiyetinin ardından da esir düşer. Dilşinas Hanımla mektuplaşma imkanı doğar. Gazanfer Bey bilir ki bu mektubu karısı yazmamıştır. Çünkü okuma yazması olmadığı için mektubu da başkalarına yazdırmaktadır. O dönemde henüz kızların okumasına izin verilmiyordu. Okuyan kız çocuğu sayısı da pek azdı.
Gazanfer Bey de kızların okutulmasına karşıydı. Onlara sadece İslam ve insaniyet bilgilerinin öğretilmesi taraftarıydı. Kalemi ellerine almalarına izin verilmemesini savunurdu ama eşinin kendisine mektup yazamadığı onu bir başkasına yazdırdığı düşüncesi onu bu fikrinden caydırmıştı.
Bunun üzerine Gazanfer Bey kız çocuğu olursa okutacağı hakkında yeminler ediyordu. Eşi kız doğuranların daha şanslı olacağını savunurdu. Erkek evlattan daha önce büyükbaba yapacağını savunurdu. Derken bir kız çocukları dünyaya gelir. Gazanfer Bey çocuğa, ‘Ahdiye’ adını koymak istemiş fakat Dilşinas Hanım böyle bir ismi duymadığından itiraz etse de yine de bu ismi vermişlerdir. Ahdiye’nin doğmasından bir sene sonra Koleraya yakalanan Gazanfer Bey vefat eder. Vasiyetinde kızının okutulmasını ister. Ancak o dönemde kız çocuklarının okutulması için araç-gereçler günümüzdeki kadar çok değildir. Kızlar 11-12 yaşlarına kadar talim ve tedris eden bir mektepte okutulur. Birkaç hatimden başka tecvidli Kur’an da öğrendiler. Hatta bunun yanında dört işlem bile öğrendiler. Coğrafyayı duvarda asılı olan harita üzerindeki isimleri okumak derecesinde gördüler. Dinin farzlarını, vaciplerini, sünnetlerini, müstehaplarını öğrendiler. Ahdiye bunları öğrenmekle kalmayıp aynı zamanda annesine de öğretiyordu. Bu yaştan sonra kızların okulu bitiyordu. Medresede kız çocuklarına on ikisinden sonra eğitim verilmiyordu. Bazı eş dost Darulmuallimat’a verilmesini önerdiler. Ancak Dilşinas Hanım’ın oraya giden kızlar hakkındaki görüşü pek fenaydı. Buraya giden kızların açıklıkları, serbestlikleri annesini rahatsız etmişti.
Ahdiye’nin kütüphanesini Muhammediyeler, Ahmediyeler, Battal Gaziler teşkil ediyordu. Mektepten çıktıktan sonra komşuları Abdüllatif Efendi Ahdiye ve kiracılarının kızı Remziye’ye ders vermeyi kabul etti. Büyükçe bir okulun Arapça ve Farsça muallimi olan bu zat fazlasıyla güzel ahlak sahibi olduğundan haftada üç gün iki kıza ders vermeyi kabul etti. Validesinin koyduğu yasaklar yüzünden yeni eserler almaktan çekiniyordu Ahdiye. Refikası Remziye’nin böyle bir derdi yoktu. İstediği kitabı alıp okuyarak lezzete iştirak ediyordu. Ahdiye de bu lezzete iştirak etmek için gizlice onun odasında kitapları okuyordu. Kendi odasına böyle kitapları sokması yasaktı.
İşte 1315 (miladi 1897) senesinde meydana gelen düğün Ahdiye’nin düğünüydü. Bir Çarşamba akşamı kına gecesi yapıldı. Gecede hariçten çalgı çalmak, hele çengi oynatmak gibi şeyler Dilşinas Hanım’ın hoşlanmadığı şeylerdi. Yine de çalgısız düğün olmaz, diyen komşular çalgılarını getirerek çaldılar. Düğün gecesi damat gelmemişti. Kimse neden gelmediğini bilmiyordu. Düğün alayı da dağılmaya başladı. Damat Nurullah’ın babası oğlunu aramak için düğün evinden çıktı. Ancak kızı Zeliha’yı gelinin yanında bıraktı.
Nurullah berber çıkışında polisler tarafından götürülmüş, babası da doğruca karakola giderek oğlunu görmek istemişti. Ancak sorgulanmadan kimseyle görüştürülmeyeceği söylendi. Nurullah’ın odasından kitap götürmüşlerdi. Onun böyle zararlı kitap bulunduracağına ihtimal vermiyordu. Ancak nasıl olduğunu da anlayamıyordu. Birilerinin iftira ettiğini düşünse de kimin söylemiş olacağını bilemediler. Üç ay böyle geçti. Nurullah’ı cezalandırmışlar ve Akka’ya sürgüne göndereceklermiş. Babasının bile görmesine ancak vapur iskelesinde izin verilmişti.
Nurullah ve Ceylan çok iyi arkadaştır. Aslında bu Nurullah’a göre böyledir. Ceylan onun için özel duygular beslemektedir. Ceylan yeni usul eğitim almış çok iyi Fransızca bilen ve ailesi tarafından çok özgür yetiştirilmiş bir kızdır. Asıl ismi Aişe iken Fransızca ‘Lapiş’ kelimesinin Türkçesi olan Ceylan’ı kullanmaktadır. Ceylan hanım kendi felsefesinin esasını Avrupa’dan almış ama bazı tarafları eksik kalmış. Ceylan Avrupalı kızlardan bile daha özgür daha serbesttir. Bir akşam Ceylan’ın evinde Nurullah ile birlikte konuşurlar. Ceylan kadın haklarının kısıtlılığından bahseder. Erkek için normal olan şeylerin kadın içinde normal olmasını savunur. Konuyu özgür evliliğe getirdiler. Artık kızların da evlenecekleri erkekleri kendilerinin seçmesini savunur, Ceylan. Baba ve annenin bu konuda kızlarını serbest bırakmasını ister. Kızlar evleninceye kadar eşleriyle pek sık görüşememektedir. Ceylen buna da karşı çıkmaktadır. Ceylan’ın böyle serbest konuşması Nurullah’ı utandırmıştır.
Nurullah’ın babası Kaşif Efendi idi. Kaşif demek katib demekti. Katib demek her şey demekti. Gazete muharriri, kitap müellifi… Kâtib kelimesi bu günkü yazar kelimesinden daha üstün bir manaya sahipti. Her yolda yazı yazmasını bilirdi. Epeyce Fransızcası da vardı. İlmî ve kalemi gücü Kaşif Efendiyi gayet zeki, ileri görüşlü birisi haline getirmiştir. O zamanlar Namık Kemal ve arkadaşlarının Londra’da, Paris’te hürriyetten bahseden eserleri edinip okur ama bazı ihtiyatsızlar gibi alenen ortada yapmaz. Nurullah’ı da kendi gibi yetiştirmiştir. İnsanların hür olmasını sevmekle beraber herkesten çekinerek hürriyetle alakalı eserleri pek büyük bir lezzetle okur. Şimdilerde 24-25 yaşlarında olan Nurullah Hukuk Fakültesini bitirmiş ‘tez’ imtihanlarını vermekle meşguldür. Nurullah güzel ahlaklı, doğru sözlü, ibadetlerin gereğince yerine getiren bir kişiliğe sahiptir. Annesi ölmüştür fakat ona annelik yapan bir ablası vardır.
Ceylan’ın anası da babası da sağdır. Babası Kazım Bey bir büyük dairenin kethüdasıdır. Ceylan Türkçe’den evvel Fransızca’yı öğrenmişti. Ceylan Nurullah’a aşıktır. Onu elde etmek için de yapmayacağı şey yoktur. Nurullah evliliğe karar verir ve görücü usülüyle Ahdiye ile tanışır. Evlilik hazırlıkları başlar. Bunu hazmedemeyen Ceylan, babasının odasında bulduğu zararlı yayınlı kitapları toplar. Birkaç da mektup yazarak Nurullah’ın evine giderek onun odasına bu kitapları yerleştirir. Babasının ağzından da polise bir mektup yazarak Nurullah’ı tutuklattırır, hem de düğün gecesi. Nurullah’ın odasında arama yapan polisler zararlı kitap ve mektupları toplayarak giderler.
Üç ay tutuklu kaldıktan sonra Nurullah Akka’ya sürgüne gönderilir. Nurullah ‘jöntürk’ sıfatıyla suçlanmaktadır. Gemiye bininceye kadar babasıyla görüşmesine izin verilir. Vapurla Akka’ya varılır. Nurullah hiçbir aksi harekette bulunmayarak sürgün hayatına devam eder. Odada yalnız değildir. Yanındakilerin biri, Mısırlı Rıfkı Bey namında ellili yaşlarda bir adamdır. Diğeri de Hafız Kadri Efendi isminde genç bir tıbbıyeli olup, zararlı evrak okunup dinlenir iken basılmış olup mahkum olmuştur. Akka kalesine düştükten sonra Jöntürk olmaya başladığından, kendisinin bile haberi yoktur.
Hafız Kadri Nurullah’tan Fransızca öğrenir. Nurullah da Rıfkı Bey’den Mısır şivesiyle Arapça konuşmayı öğrenir. Nurullah haftada üç gün Mutasarruf Paşa’nın evine çocuklarına Fransızca öğretmek için gider. Ailesine gönderdiği mektuplar başta okunmaktaydı. Mutasarruf Paşa’nın evine gidip geldiğinden beri mektuplarını daha serbest şekilde yazar olmuştu. Buraya geleli daha üç ay olmuştu ki kendisini herkese sevdirmiş, herkesin güvenini kazanmıştı. Mösyö Kaun Nurullah’ı Mısır’a kaçırmaktan bahsetti. Başta sıcak bakmayan Nurullah bir gece ansızın ortadan kaybolur. Geceleyin şehirde hiç oyalanmaksızın vapurla Mısır’a giderler.
Rıfkı Beyden öğrendiği Arapçayla dikkat çekmeden konuşabilmekteydi İskenderiye’de. İskenderiye’de Abdülgaffar Sacid ile ortaklık ve devam ediyordu. Genç mülteci Mısır’da bir yandan şöhreti artarken, diğer yandan da evin geçimini sağlamaktaydı. Evine aldığı her eşya onu memnun ediyordu. Babasına telgraf çekerek onları da Mısır’a getirtti. Sırada eşi ve kayınvalidesi vardı. Bir müddet sonra onlar da Mısır’a geldi. Bu durumu öğrenen Ceylan kahrından intihar etti.
İskenderiye’de iltica etmiş olan Nurullah Bey ve ailesi ile Jöntürklerden birçoğu gurbet diyarında sekiz yıl mutlu ve refah içinde yaşamışlardır. Kanun-i Esasinin ilan edildiği haberi gelince İstanbul’a gitmeyi düşünürler. Ve geldiler de. Genel af ilanını İzmir de haber aldılar. Kendisini bildi bileli elemli bir kabus altında ezilmekte gördüğü, uyku halinde bırakmış olduğu vatanını uyanık halde görmek, onu şaşkınlığa uğratmıştı. Cuma günü vatansever büyük törende yerini aldı. Din ve devlet hainlerinin kıyafetlerini değiştirerek kaçtıkları, fakat diğer taraftan intikam pençesine düştüklerini gördü. İstanbul gazeteleri artık eskisi gibi yazılmıyor yazılan makalelere hayran kalıyordu. İstanbul’da kimse kendisini tanımıyordu. Kendisine bu iftirayı atanlar da suçsuz kalmamıştı. Ceylan’ın babası kendisini denizin derin sularına atmıştır.
Sonuç:
Günümüzde her şey, artık çok daha farklıdır. Kız çocuklarının okumasına izin veriliyor. Sınıfları erkeklerden çok kız öğrenciler dolduruyor. Kızlar istedikleri insanlarla evlenebiliyorlar. Tabi hala evleneceği insanları ailesi seçenler de vardır ve sayıları azımsanmayacak kadar çoktur. Suçlanan insanlar daha çabuk sorgulanabiliyor. Teknoloji sayesinde suçlu olup olmadığı büyük oranda bilinebiliyor. Günümüzde artık suçlular sürgün edilmiyor. Hapis veya para cezalarıyla cezalandırılıyorlar. Düşünce özgürlüğünün daha üstün olduğunu görüyoruz o günlere kıyasla.