​ Kaan’ın Gelişi 3: Pazartesi, Darüşafaka / Bebek - Çocuk / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Ekim '12

 
Kategori
Bebek - Çocuk
 

Kaan’ın Gelişi 3: Pazartesi, Darüşafaka

Kaan’ın Gelişi 3:  Pazartesi, Darüşafaka
 

 

1 Ekim 12/Pazartesi

Pazartesi sabahı saat 5.30’da uyandık . Gelin hanım, oğlum, biz (eşim ve ben) ve gelinin kardeşi  ve kızkardeşi … Darüşafaka’da ki hastaneye  iki arabayla gideceğiz. Birinci arabada Oğlum şoför makamında, yanında eşi, arkada biz. Öteki arabada Gelinin kardeşleri…

Böyle erken erken yola çıkmamızdaki neden belli. İstanbul’da , Amerkalı’ların “rush hour” dedikleri iş saatlerinde  trafiğe çıkarsanız bir saatte gideceğiniz yere iki saatte  gidebilirsiniz. Bunun için mümkün olduğu kadar erken yola çıktık. Doktorları öyle istemişler; ama ne yazık ki , TEM yolu üzerinde İstanbul’un  ünlü trafiğine yakalandık. Arabanın hızı düştü, düştü.. 50 km- 30 km… yer yer durakladık.

Bu arada anladım ki, İstanbul trafiğine çıkanların kulakları , trafiğin akışı hakkında bilgi veren Radyo İstasyonlarındaydı. Oralardaki spikerler durmadan hangi yolda trafiğin durduğunu; hangi yoldan gidilmesi gerektiği hakkında bilgi veriyorlardı. Ama ne yazık ki ana yolda bile çaresizdiniz. Sık sık görülen trafik kazaları da yoldaki trafiği engelliyordu…

Neyse, belki bir buçuk saatlik bir debelenmeden sonra Darüşafaka’daki hastaneye vardık. Ünlü hastane dışardan pek belli olmuyor ama yedi katlı büyüklüğünde bir yapı… Önce , hastanın girişi yapıldı (zaten bekleniyordu; ön bağlantılar yapılmıştı.)  Görevli bizi Birinci kattaki  Hasta odasına götürdü. Aslında hasta odası dememeliyim; Ne diyebilirim , Hamile Odası mı; Doğum Odası mı… bazı terimler konusunda acemiyim…

Oda çok güzeldi. Modern bir anlayışla düzenlenmişti. Renkler gayet huzur verici… Işıklı ve yatak bu amaç için çok uygundu. Biraz sonra , gelen hemşeriler , gelinimizi doğum için hazırladılar; damar yolu açıldı; serum bağlandı ve Doktorun gelmesi beklendi… Doktor (Ünlü bir Profesördü) çeşitli nedenlerden gecikti… Onun yerine bir çok çalışan bayanlar geldiler gittiler; odanın temizliğiyle ilgilendiler; hastanın bir arzusu olup olmadığını sordular. Ama , “timing” şaştı … Doğumu yapacak Doktor, doğumun öğleden sonra yapılacağını söylemiş , ister istemez razı olduk… Beklenildi…

Öğle için bir şeyler yemek istedik. Zemin katta bir kafeterya vardı. Yemekler sınırlı ama zevkliydi; ama çok pahalıydı. Normaldir. Buraya gelen insanlar ayak takımı değil, tümü de “well to do” insanlar…

Hastane , ünlü türkücü İbrahim Tatlıses’in uzun süren tedavi gördüğü hastane… Özel bir hastane ve Devlet’le de anlaşması yok. Burada sadece , özel sigortası olanlar ve parası olanlar tedavi olabiliyor.  Yani Devletin yardımına, korumasına ihtiyacı yok… Çok sayıda yurt dışından özellikle Arap ülkelerinden gelen hasta gördük… Evet, İbrahim Tatlıses için gelen hayranlarının , akrabalarının bahçede nasıl lahmacun yaptırıp, dağıttıklarının öyküsünü  de dinledik…

Hastane ferah, temiz… Modern anlamda yürütülen bir hastane… Kusur bulmaya çalışmak boşuna. Ancak kusur, işin içine girince görülebilir ama buna bizim hakkımız yok. Türkiye’de her alanda işler çok büyüdü ve karmaşıklaştı… Artık herkesin her şeyi anlaması olanaksız. Ama bu gibi , çok iyi uzmanların çalıştığı bir hastanede niçin fakir fukaranın da tedavi göremeyeceği sorusunun  yanıtı yok. Çünkü artık Türkiye’de parası olanlar farklı bir hayat sürüyorlar. Garipler de kendilerine göre…
Öğleden sonra , saat 2.30 civarında hemşeriler gelerek , hamile anne adayını ameliyat odasına alacaklarını söylediler . Biz çıktık; özel yeşil önlükler giydirmişler… İğneler yapmışlar. Hazırlamışlar. Saat üç sıralarında gelinimizi götürdüler. Onu götürürlerken, hemşireler : “Siz de  Ameliyathanenin kapısında bekleyebilirsiniz… 15-20 dakika sonra bebeği görebilirsiniz..” dediler. Büyük bir hevesle , aşağıya ameliyathanenin kapısına geldik. O arada birkaç kaç kez ameliyathanenin kapısı açıldı ve bekleyenler çığlık çığlığa yeni yavrularını, torunlarını karşıladılar, bağırlarına bastılar…

Biz çok bekledik… Bir yarım saat geçti. Oturacak hiçbir şey yok. Benim dizler tutmaz oldu. Neyse orada da bir hemşire yardım etti; oturacak bir yer gösterdi … (Antrparentez, madem ki orada beklemeye izin veriyorlar, hiç olmazsa bir iki bank koysalar iyi olur…İşte ukalalık bu ya! Hadi orada da bir kusur bulduk)

Ondan sonra endişeler başladı. “Niye gecikti?”nin cevabı sonra anlaşıldı. “Epidural  Anestezi- uyuşturma ile anne adayını uyutma girişimi başarısız olmuş! (Niye) , ondan sonra total anesteziye başvurulmuş ve sezeryan böyle uygulanmış; bu da işi uzatmış… Sezeryanın ne olduğunu biliyorsunuz. Kadının karnını yarıyorlar ve çocuğu öyle alıyorlar. Bu çeşit ameliyatlar ABD’e %20 civarındayken; biz de %80 civarında… Bu konuda da görüyorsunuz Amerikadan çok ilerdeyiz. İyi mi, kötü mü onun takdiri size…

Ve geldi . Kaan efendi sonunda , küçücük yatağında , Asansörün kapısından arzı  endam etti… Aman Efendim , ne feryat figan… Yani , ne demişler :
“Doğarken ağlayarak doğduk; gülenler divanedir…” diye.

Bende de bir gözyaşları… Bir ağlamak… Aman yarabbi… Bu kadar mı duygulu olurmuş..
Ne demiş bir bilge: “Dünyaya gelen her çocuk, Allahın insanlardan umudunu kesmediğini gösterir…” İşte öyle. İşte eser meydanda.

Bir güzellik , bir yakışıklılık… Biraz babasına benziyor ama, yani dedesine de az benzemiyor. Tam aynalı, taraklı Çerkez delikanlısı… Simsiyah saçlarıyla, neredeyse babası alıp, ameliyathanenin kapısından berbere götürecek… Feryat figan, etrafı yıkıyor… Ne istediği belli.. Hemşireler , “Hadi , bakalım anne ile yavruyu buluşturalım..”dediler.  Yavruyu aldılar , özel bir odaya götürdüler. Orada yıkayıp, yavruyu yeni hayatına hazırlarlarmış. O zamana kadar da anne odasına geldi. İyi, gözleri biraz süzgün ama mutlu… Bekledi, sorular sordu ve kapı açıldı. Anne ile yavrusu birbirlerine kavuştular… sarıldılar. Sonra üçü birden, baba, anne, yavru… Durmadan resimler çekiliyor. Bir fotoğrafçı tutmuşlar bu da yeni moda imiş… Ameliyathane dahil, her yerde herkesin belki binlerce resmini çekti… Yeni adet böyleymiş…

Ondan sonra , artık yavrunun ilk yemeğine ilk sütüne sıra geldi; bizi dışarı çıkardılar.. İçerden kavga kıyamet, sesler geliyor ve dedikodular… Süt gelmiyormuş, onun için bağırıyormuş… Ses kesildi; süt gelmiş… Ondan sonra durmadan çocuk bağırdıkça, anne telaşlı, baba şaşkın, kah Doktorları çağrıldı, kah hemşireleri… Onlar da alışkan oldukları için… Hop diye damlıyorlardı içeri ve hazik elleriyle anneyi, babayı, ve yavruyu sakinleştiriyorlardı…

Sonra saate baktık… Doğalı bir saat oldu dedik… Kaan Efendi , bir saatlik dünyalı…

Şimdi , telefon ediyorum da, babasının anlattığına göre artık, gülücükler bile veriyormuş. Kaç günlük oldu. Siz hesaplayın… Günler gelip geçiyor. Evet, Kaan Efendi, seninle İstanbul’un nüfusu ve Dünyanın nüfusu bir kişi daha arttı… Hoş geldin, sefalar getirdin… Herkese mutluluklar verdin… Seni seviyoruz. (Devamı var)

 

 

 
Toplam blog
: 2579
: 848
Kayıt tarihi
: 24.10.10
 
 

Mesleğim eğitimcilik… Şimdi artık emekli bir vatandaşım… biraz şairlik, biraz hayalcilik, biraz s..