- Kategori
- Anne-Babalar
Kaderci babalar

Fransız Sokağındayız…
Severek gittiğim yerlerden biri. Ramazan Ayı nedeniyle oldukça sakin. Benim gibi sakinliği seven biri içinse biçilmiş kaftan. Canlı müzik yapan bir yerde bu sefer farklı birkaç hayat öyküsüne tanık oluyorum. Yanlış tercihler, bedelini ödeyerek tükenen ömürler, sabır göstermek zorunda kalanlar, zor yaşam şartlarında mücadeleci ruhlar, şehrinden uzak kalarak çalışıp çocuğuna kendi yaşayamadıklarını yaşatma hevesinde olan yüreği kocaman babalar.
Yirmili yaşların başında yapılan yanlış tercihlerin, kültür farklarının zaman içinde yaşandıkça yanlışlarını gören insanlar. Yapacak bir şey yok diyor dilleri, ama belli ki içten içe kederleniyor kalpleri. Anlaştığını zannederek şimdi çocuk dediğimiz yaşta evleniyorlar. Arkasından kendileri daha henüz büyümekte iken çocuk sahibi oluyorlar. Ama enteresan olan yanlışlarda yapsalar çocuklarının değerini ve bir çocuk sahibi olmanın sorumluluğunu hemen taşıyabilip adapte oluyorlar.
Onlar çok kalabalık bir aile. Bütün kardeşler zaman içerisinde hayatın sunduğu farklı seçeneklere yöneliyor. İçlerinden biri anlatıyor. O diğerlerine göre oldukça duygusal ve hassas. “Paylaşacak kimse kalmıyor zamanla insanın hayatında” diyor. Ama hala umutlu. Hayatın mucizelerine inananlardan. Tükettiği yılların ne şekilde geçtiğini umursamıyor. Alması gereken dersi almış ileriye bakıyor.
Şirin mi şirin üç tane çocuğu var. Resimlerini gösteriyor telefonundan ve onlardan bahsederken gözlerinin içinden okunuyor kocaman sevgisi. “Çocuk sahibi olunca anlarsın. Hayatta hiçbir şeyin onlardan fazla önemli olduğuna inanmıyorum” diyor. İnsan çocuğunu kucağında aldığında yaşadığı her şeyi bir kalemde unutabiliyormuş. Ve hatta çocuk sahibi olmak öyle bir şeymiş ki, hayatının anlam kazandığını o olduğunda anlıyormuşsun.
Tuhaf geliyor böyle düşününce. Ben tabiî ki hala onun istemediği bir hayatı nasıl bu kadar büyük bir sabırla sürdürdüğünü anlamanın peşindeyim. Bir evlat sahibi olmak kendini unutmak gibi bir şey mi? Sanırım çok farklı bir duygu. Onu anlamasam da anlamaya çalışıyorum. “Bunca yaşadığın mücadelenin bir mükafatı olmalı” diyorum. Senin de yüzün gülmeli. Öyle güzel cevap veriyor ki “mükafat çocuklarım ve onların sağlığı. Daha sonra başarılarını görmek, daha sonra iyi yerlere geldiklerini.”
Söz bitiyor o an. Söylenecek bir şey kalmıyor geriye. Ve anlıyorum ki, kaderine razı gelenlerin çocuğuna olan tutkusu, yapamadıklarını yapabilen bireyler yetiştirebilmek hevesiyle pekişiyor. Sen, ben, o bedel ödemiş olabilir. Ayşeler, Helinler, Fatmalar ödemesin. Bizden geçti belki de, onlardan geçmesin…
Anlaşamadığın insanla hayatını sürdürmek?
Hep imkansız gelirdi. Birazda anlamsız bulurdum aslında. Mecbur değilsin. Karşındaki ve sen mutsuzsan eğer çocuk için de bunun bir yararı yok. Çocuk nihayetinde alışır derdim hep. Bekar olmanın verdiği rahatlıkmış bu meğer. Başkalarını dinlemek bile öyle olmadığına karar vermeme yetti. Çocuktur alışır olmuyormuş. En ufak bir tartışmanın kıyısından bile etkilenip, o an taraf seçmek zorunda kaldıklarını hissediyorlar. Geçenlerde tartışırken mutfağın kapısından dinleyen 5 yaşındaki minik adam “ayrılırsanız babamda kalacağım” diyiveriyor ve arkadaşım hayretle şaşkınlık arasında ikileme düşüyor.
Bu yüzdendir ki çocuklar büyüsün öyle ayrılabilirim fikri ortaya çıkıyor. Akılları erdiği yaşta kendi iradeleriyle durumu değerlendirmeleri hem gelecekleri için, hem de o an ki ruh halleri için önem taşıyor. Fedakarlık, emek asıl bu noktada değer kazanıyor. Anlıyorum zorla da olsa devam ettirebilenleri. Ve kızmıyorum artık eskisi kadar. Yüreği dayanabilen hemen çözüm bulabiliyor. Ancak derin ve hassas düşünen zamanını beklemek zorunda, didiniyor.